Abdullah Öcalan’ın mesajları ve kadınlara anlattıkları
Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın son bir yıl içindeki mesajları, kadınları toplumsal dönüşümün öznesi ve barış ile demokratik siyasetin öncüsü olarak konumlandırıyor.
SARYA DENİZ
Haber Merkezi- Dünya, 8 Mart Dünya Kadınlar Günü’ne tarihsel bir kırılma anında giriyor. Bölgesel savaşların iç içe geçtiği, vekalet çatışmalarının derinleştiği ve otoriter rejimlerin güç kazandığı bir dönemde kadınlar, yalnızca hak mücadelesi değil, doğrudan yaşam mücadelesi de veriyor. Ortadoğu’da Rojava’ya dönük baskılar, İran’daki savaş ve küresel ölçekte artan kadın katliamları, cinsel saldırılar, savaşın ve krizlerin en ağır faturasının yine kadınlara kesildiğini gösteriyor. Ancak aynı zamanda sınırları aşan bir dayanışma hattı da büyüyor: Kadınlar, ataerkil ve militarist düzene karşı örgütlenerek hem bulundukları coğrafyalarda hem de uluslararası alanda ortak bir direniş zemini kuruyor.
Kadın direnişinde en somut örnek
8 Mart yaklaşırken, özellikle barış sürecinin başlamasıyla birlikte Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın kadınlara yönelik mesajları ve bu mesajların neredeyse tüm dünyada takip edilmesi Türkiye’de ve Ortadoğu’da kadın mücadelesinin ideolojik kaynaklarını tartışmaya açan politik bir hamle niteliği taşıyor. Abdullah Öcalan’ın 1990’lı yıllarda kadın örgütlenmesiyle somutlaşan, 1999 sonrası İmralı savunmalarıyla paradigmatik bir çerçeveye kavuşan “kadın özgürlükçü paradigması”, Kürt siyasal hareketinin örgütsel dönüşümünde belirleyici bir eksen haline gelirken, öz savunma, eşbaşkanlık, akademi modeli ve “kadının toplumsal sözleşmesi” gibi başlıklarla kurumsallaştırılmaya çalışıldı. Bu paradigmanın en somut örneği ise Rojava’da yaşam buldu.
Toplumsal özgürlüğün ön koşulu
Bugün Ortadoğu’dan neredeyse tüm dünyada yankılanan ‘jin, jiyan, azadi’ sloganının kullanımı elbette tesadüfi değil. Yılların mücadelesi ve direnişinin bir yansıması. Rojava’da kadınların merkezinde yer aldığı devrim Kürt hareketinin uzun süredir savunduğu özgürlük ve demokratik paradigma ile doğrudan bağlantılı ve tam da bu yüzden hedefte. Abdullah Öcalan’ın şekillendirdiği kadın özgürlüğü anlayışı, sadece siyasi bir söylem değil, toplumsal dönüşümün temel taşı. Kadınların özgürlüğünü toplumsal özgürlüğün ön koşulu olarak gören Abdullah Öcalan’ın felsefesi, öngörüleri tam da Rojava’da pratiğe dönüşüyor. Kadınlar Abdullah Öcalan’ın vurguladığı paradigmanın öznesi olarak yalnızca mücadelede değil, yaşamın yeniden inşasında ve demokratik toplumun kurulmasında merkezi bir rol üstleniyor. Bu nedenle, Rojava’daki savaş ve saldırılar, yalnızca bir toprak mücadelesi değil; Abdullah Öcalan’ın kadın özgürlüğü perspektifine ve toplumsal dönüşüm vizyonuna yönelik sistematik bir saldırı olarak okunuyor.
Abdullah Öcalan bütün savunma ve mesajlarında kadınların yalnızca siyasal özne değil, aynı zamanda toplumsal yeniden inşanın kurucu gücü olarak konumlandırılması öne çıkıyor. Abdullah Öcalan, Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı’nın ardından birçok kez kadınlara mesajlar yolladı. Bu mesajlarda kadınların nasıl bir hat izlemesi gerektiğine işaret ediyor. 2025’te gönderdiği bu mesajların bazılarını tekrar hatırlayalım.
Jineoloji Akademisi’ne mektup
Abdullah Öcalan’ın Jineoloji Akademisi’ne yolladığı kapsamlı mesaj dikkat çekiyor. 2025 yılının Mayıs ayında Jineoloji Akademisi’ne ulaşan mektup, Abdullah Öcalan’ın kadın özgürlüğü mücadelesine dair derin düşüncelerini bir kez daha gözler önüne seriyor. Abdullah Öcalan, “yarım kalan projem” olarak tanımladığı kadın çalışmasının bugün Jineoloji aracılığıyla önemli bir mesafe kat ettiğini vurgulayarak, kadınların toplumsal dönüşümün merkezindeki rolünü bir kez daha hatırlatıyor. Mektup, yalnızca Abdullah Öcalan’ın kuramsal perspektifini değil, aynı zamanda erkek egemen toplumda kadınların özgürleşmesinin hem bir bireysel hem de toplumsal sorumluluk olduğunu ortaya koyuyor. Kadın özgürlüğü, Abdullah Öcalan’ın tanımıyla sadece bir hak değil, toplumsal yaşamın ve demokratik bir toplumun temel yapıtaşı; bu mektup Rojava’da ve Kürt hareketinde bu ilkenin nasıl pratiğe dönüştüğünü gösteren önemli bir belge olarak öne çıkıyor:
“Çocukluğumdan beri kadınların en iyi arkadaşı, en iyi yoldaşları olmak için çabaladım. Annemle olan ilişkimde bile özgür kadın arayışım görülebilir. Çocukluk hayallerime bağlı kalarak yaşadım ve kadın özgürlük mücadelesini ortaya çıkarttım. İlk İmralı adasına getirildiğimde, ‘kadın çalışmam yarım kalan bir projedir’ demiştim. Bu çalışmam artık tamamlanmıştır ve geriye bunu gerçekleştirmek kalıyor. Kadın özgürlük mücadelesi çok önemli bir miras yarattı. Bu miras bugüne kadar binlerce şehit vererek geldi ve önemli bir değer oluşturdu. Bilinmesi gerekir ki, ben hep kadınların yaşaması ve yaşatılmasını istedim ve onların her kaybı bana hep acı verdi. Benim için ‘tanrıçanın oğlu’ dediler. Ben de hep kadınlara layık bir oğul olmak istedim. Temel mücadele ilkemi bu belirledi. Kadınlar için ‘umut ilkesini’ geliştirdim. Her kadın özgürleşmeli dedim. Ben de kendimi bir erkek olarak özgürlük ölçüsünde şekillenen etik ve estetik ölçülerle terbiye ettim. Sosyalizmin temel ilkesi kadın özgürlüğüdür dedim. Bir erkeğin sosyalist olma ölçüsü de kadınla doğru yaşamasını bilmesidir. Bu sosyalizmin temel ilkesidir. Tarih boyunca yaşanan sosyalist deneyimlerde bu ilke hep eksik kaldı. Marks’tan Stalin’e Mao’dan Lenin’e kadar tüm öncü liderlerin kadınlarla ilişkisi iyi incelenirse bu hakikat daha iyi kavranacaktır.
Yarım kalan projem
Yarım kalan projem Jineoloji ile de yol aldı. Ben bu kuram ve kavram ile kadın sorununu doğru tanımlamak istedim. Budha’nın dediği gibi; ‘toplumun sırtındaki hançeri çıkarmadan hiçbir şey yapamazsın.’ Evet toplumun birçok sorunu var, ama sırttaki hançer kadın köleliğidir ve bu hançeri çıkarmadan hiçbir sorunu çözemezsin. Jineoloji bu amaçta önemli bir yol aldı. Değerli bir emek harcandı. Şimdi bu emeğin yeni süreçle beraber daha da anlam kazanması gerekir. Kadın varlığının doğru tanımlanması ve kadın kimliği, varlığı özdeşlik yöntemi ile ele alınmalıdır.
Kadın kendisini inşa edebilmeli
Simon diyor ya; ‘kadın doğulmaz kadın olunur.’ İnşa edilen kadın kimliğinin cinsiyetçi öğelerden arındırılması gerekir. Kadınlar bunun için yoğunlaşmalı. Tıpkı V. Woolf’un dediği gibi; kadının kendisine ait bir odası olmalı. Kendisi hakkında düşünmeli ve kendisini inşa edebilmelidir. Kadın olmanın ne kadar zor olduğunu bilerek bunu belirtiyorum. Erkeğin sürekli tecavüz kültürü altında yaşarken kendini özgürce inşa etmek kadın için zordur. Ama kadınlar bu yakıcı gerçeği benim kadar acı çekerek, öfkelenerek hissediyor mu, bilemiyorum. Ben bu öfke ile her gün kendimi düşünsel olarak yeniliyor, çözüm üretiyor ve kadının özgür yaşayabilmesi için yaşıyorum. Yaşamın anlamı bende böyle gerçeklik kazanıyor.
Kuramlar geliştirdim
Feministler, ‘neden Kürt kadın hareketinin başında bir erkek var’ diye sorguluyormuş. Haklılar, keşke kadınlar bu öncülüğü başarsaydı. Ben de bunu çok isterdim. Maalesef Kürt hareketi dışında da genel olarak da henüz bu öncülük ortaya çıkmadı. Ben sürekli özgür kadın nasıl olmalı diyerek projeler, kuramlar ürettim; kadın özgürlük ideolojisini ve Jineoloji’yi geliştirdim, bunu örgütlü güce kavuşturdum. Erkeği dönüştürmek ve kadınla toplumu özgürleştirmek için uğraştım, çabaladım. Tanrıçalara layık bir oğul olmak için bunu yaptım. Beni bu gerçeğimle doğru anlamalarını beklerim.
Geliştirmeye çalıştığımız ‘Barış ve Demokrasi’ sürecine kadınların öncülük yapacağını biliyorum. Onlar şimdiye kadar kazanılan başarıların yarısından daha fazlasının sahibidir. Bundan sonra da öncülük yapacaklarına inanıyor ve diyorum ki; her zaman ihtiyaç duyduğunuz kadar sizinle yaşamaya ve sizinle olmaya devam edeceğim.”
‘Kadınlar özgülüğe yürüyorlar’
Abdullah Öcalan mitinglerden kadın buluşmalarına kadar birçok eylem ve etkinlikte kadınlara mesajlarını iletti. Bunlardan biri de Ekim ayında ‘Umutla Özgürlüğe Yürüyoruz’ sloganıyla Ankara’ya yürüyen kadınlara gönderdiği mesajdı. Kadınların yürüyüşünü, toplumsal çözüm sürecine önemli bir katkı olarak değerlendiren Abdullah Öcalan, şöyle diyordu:
“TJA’lı kadınların başlatmış olduğu ‘Umutla özgürlüğe yürüyoruz’ yürüyüşünün demokratik müzakerelere önemli bir katkı sunacağına inanıyorum.
Ben müzakereci demokrasinin bir gereği olarak konuşuyor, hareket ediyorum. Müzakereci demokrasi, uygarlığın 300 yıl savaşıp, kan dökmesinin ardından geliştirdiği güncel çözümdü.
Müzakere her ilişkide gereklidir ve esas alınmalıdır. Erkek-kadın ilişkilerinde bu yöntem esas alınabilir. Geleneksel ilişkide erkek hükümdardır, kadın ise buyruk ve itaat altındadır. Bu buyurganlık kabul edilemez. Kadınlar bunu kabul etmediği için özgürlüğe yürüyorlar.
Kadınlar için devletle, toplumla, aileyle, erkekle sorunlarını müzakereyle çözmelerini öneriyorum. Kimse birbirine otoriter ve buyurgan dil temelinde yaklaşmamalıdır. Eşitlikçi bir dil hepimize kazandıracaktır.
Bu temelde ‘Umutla Özgürlüğe Yürüyoruz’ yürüyüşündeki tüm kadın yoldaşları saygıyla selamlıyor, emekleri ve özgürlüğe olan bağlılıkları için kutluyorum.
3 Ekim 2025”
25 Kasım mesajı
Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan 25 Kasım Kadına Yönelik Şiddete Karşı Mücadele Günü dolayısıyla paylaştığı mesajında da kadın özgürlüğü ve ataerkil sisteme karşı mücadele perspektifine odaklanıyor. Abdullah Öcalan, kadınların toplumsal sorunların çözümünde aktif rol almasını, örgütlenmesini ve cesaret göstermesini vurguluyor:
“Toplum tek katmanlı bir sınıf yapısı değil çok katmanlı, tarihsel, cins temelli bir savaş alanıdır. İnsanlığın ilk ve en büyük sorunu, kadının köleleştirilmesiyle başlayan kadın etrafında oluşan toplumsallığını hedef alan karşı devrimidir. Bugün yaşanan aile içi şiddet, kadın cinayetleri, ataerkil baskı hepsi bu tarihsel saldırının güncel izdüşümüdür. Kadın etrafında oluşan toplumsallığa, komünaliteye saldıran kastik yapı, daha sonra Mezopotamya’daki tanrılar meclisine, ardından Sümer rahiplerine, oradan da firavunlara ve krallara dönüşerek toplum üzerindeki ataerkil baskıyı süreklileştirmiştir.
Günümüzde kadın kapitalizmin en değerli ‘hammaddesi’ durumundadır. Bedeni pazarlanıyor, kişiliği pazarlama konusu yapılıyor. Ruhu bile istilaya uğramış, erkek istilasına uğramış kadın, ataerkil zihniyetin sırtına vurduğu bu kölelik hançeriyle yaşıyor. Binlerce yıllık bir uygarlık savaşını yarattığı erkek egemen toplumsallık hiyerarşi, şiddet ve çatışma üretmektedir. Devletli erkek uygarlığı kadının dilini, üretimini, bedenini, sonra tüm toplumu elinden almıştır. Bu gerçeklik görülmeden özgürlük için adım atılamaz.
Kadın köleliği daha da derinleştirildi
Erkek egemen sistemin kadına yaşattığı sorunsallık anlaşılmalı ve çözümlenmelidir. Kadın cinayetleri, aile içi şiddet, kadına yönelik şiddet, ayrımcılık sömürü düşünüldüğünde köleleşmenin düzeyi sandığınızdan daha fazladır. Kadın tamamen düşürülmüştür. Gerçekliği çarpıtılmıştır. Kadınların takı olarak kullandıkları bilinen halhallar, burnuna takılan hızmalar hepsi köleliğin işaretleri, izleri olarak tarihten günümüze aktarılmıştır. Kapitalist modernitede kadın köleliği daha da derinleştirilmiş, sistem kadını süs ve pazarlama malzemesine dönüştürmüştür. Bu sistematikleştirilen kölelikten çıkmak ve özgürleşmek için çok derin bir yoğunlaşmaya, örgütlenmeye ihtiyaç var.
Kadın öncü olmalı
Kadın özgürlüğünü merkeze almayan hiçbir toplumsal özgürlük hamlesi gerçek bir devrim olamaz. Kadın erkek ilişkilerini dehşet buluyorum. Biz kadın özgürlüğünü merkeze alarak ilişkileri çözümledik. Çalışmalarımızın büyük bölümünü kadın çalışmaları oluşturmaktadır. Kadın erkek ilişki ve çelişkisini çözmek önemlidir. Biz kadın özgürlüğünü engelleyen, kadını her şeyiyle köleleştiren erkek egemenliğini derinlemesine çözümledik. Özgürlük sosyolojisini geliştirdik. Kadın olmanın zor olduğu, kurtuluşun kolay olmadığı ortada ama kadınlar buna cesaret etmek durumundadır. İnsanlığın sırtına saplanmış erkek egemenliği hançerini çıkartıp eşit, özgür ve demokratik bir yaşamı inşa etmenin öncülüğünü yapmalıdır.”
Kadınlara 8 Mart mesajı
Abdullah Öcalan, 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü dolayısıyla kaleme aldığı mesajında kadın özgürlüğünü sosyalizm, demokrasi ve toplumsal dönüşümün temel şartı olarak tanımlıyor. Kadın sorununu insanlık tarihinin en köklü meselesi olarak değerlendiren Abdullah Öcalan, erkek egemen uygarlık anlayışının aşılmadığı bir dünyada ne gerçek demokrasinin ne de sosyalizmin mümkün olabileceğini savunuyor. Tarihsel, mitolojik ve ideolojik göndermelerle örülü mesajında, kadınların kurucu öznesi olması gerektiğini ifade ediyor:
"Kadını olduran topraklarda insan gerçekliğini tüm çıplaklığı ile yaşadığınızın farkındayım. Büyüleyici değerinden hiç vazgeçmediğim sizlerle yaşamın bu hali, herhalde beni ayakta tutan temel yaşam ilkem oldu. Ama ilk defa görkemli, özgür gerçekliği de en az diğer bir Mezopotamya ilki olacaktır, hatta olmuştur.
Kadın özgürlük meselesi bütün önemini koruyor. Demokratik komünalist süreç ana kadın toplumsallığının güncellenmiş halidir. Toplumsal gerçekliğe de ancak bu yöntemle varılır. Tecavüz kültürü aşılmadıkça; felsefe, bilim, estetik, etik, din alanlarında toplumsal hakikat açığa çıkmaz. Yeni dönem toplumun derinliğine gömülü erkek egemen kültürü yıkmadıkça Marksizm’in de kanıtladığı gibi sosyalizm başarısı da mümkün olmayacaktır. Sosyalizme kadın özgürlüğünden gidilir. Kadın özgürlüğü olmadan sosyalist olunmaz. Sosyalizm olmaz. Demokrasi olmadan sosyalizme gidilemez. Benim sosyalizm ile ilk sınavım bir kadınla nasıl konuşacağımı bilmektir. Bir kadınla nasıl konuşacağını bilmeyen sosyalist olamaz. Bir erkeğin sosyalistliği bir kadınla kurduğu ilişki biçimi ile ilgilidir.
Kadın evrenin ta kendisidir
Kutsallık kadına aittir. Kadın evrenin ta kendisidir, erkek ondan sapmadır, sapmış bir gezegendir. İlk önce çocuğa seslenmek için dili üreten kadındır. Kültürü üreten de kadındır. Toplumun doğuşunu sağlayan da kadındır. Kutsallık ve Tanrısallık ona aittir. Kadınlar için dört katmanlı kadın kurtuluş ideolojisi geliştirdim. Bir teoridir. Ana kadın kültürü, tanrıça çağı M.Ö. 10.000 ile 4000 arasındadır. Tek tanrılı dinler Babil ile başlar. Babil destanı kadının köleleştirilme destanıdır. Babil yaratılış destanı Mezopotamya mitolojisinin temel taşlarından birisidir.
M.Ö. 4000-2000 arası kadın kültürü, kadın kaybetmeye başlıyor. Ana kadın kültürü yıkıldıktan sonra Mitaniler’le birlikte saray kadını doğdu. Nefertiti de saray kadınıdır. O süreçteki saray kadını günümüze doğru ev kadını haline getirildi. Sati kültürü ve geleneği var biliyorsunuz. Sati kültüründe kadınlar ateşe atılır ve yakılır. En uygulama 1832’dedir. İngilizler bu kültüre son vermiştir.
Yeniden doğuş önemlidir. Kadın biyolojik olarak değil, toplumsal, kültürel ve tarihsel olarak ele alınmalıdır. Simone De Beauvoir’in söylediği gibi kadın doğulmaz, kadın olunur. Ben evliliğe ve aşka karşı değilim ama her gün aşk adına korkunç cinayetler işleniyor. İnsan aşık olduğu kişiyi öldürür mü? Aşk bu değil. Biliniyor; birçok kadın bu ilişki nedeniyle intihar etti.
Arınmamız lazım
Bir de özgür kadın kültürü var. Sizler bu kültüre yakınsınız şimdi. Kadınlar anne olmayı, eş olmayı aşmaya çalışıyor. Ancak hala özgürlük kültürünün yüzde 10’u ile idare ediyorsunuz. Esas olan zihniyetle savaşmaktır. Erkek egemen toplum yapısı kadınlar için birçok sorun yaratıyor. Şiddet var, sömürü var, ensest var, tecavüz var, kızlar öldürülmeye açık. Yarın öbür gün çocuklar öldürüldüğünde ne yapacaksınız? Sati kültürü derken bunu kastediyorum. Bu kültürle, bu zihniyetle savaşacaksın. Böyle tortularınız var. Bu tortulardan arınmanız lazım.
Kadın sorunu Kürt sorunundan daha derin bir sorundur. Kürt sorunundan daha bir kadın sorunu var ortada. Biz sadece bunun küçük bir başlangıcını yaptık. Savaş ve çatışma kültürü en başta kadına yöneliktir. Bu kültürü bir nebze de olsa geriletmek mücadelenin dinamosudur.
Dönemin ruhu demokratik siyasettir, dili de barış dilidir. Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı aynı zamanda kadınlar için de bir rönesanstır. Ortak yaşama inanan ve çağrıma kulak veren kadınları güncellenmiş ve başarmış; Mem û Zîn ve Derweşê Evdî aşkıyla selamlıyor, 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü'nü kutluyorum.
Sürekli selam ve sevgilerimle."
Barış Anneleri’ne mesaj
Barış Anneleri Konferansı’na da mesaj gönderen Abdullah Öcalan, annelerin barış mücadelesindeki rolünü selamlarken kadınların yalnızca “anne” kimliğiyle değil, özgür kadın bilinciyle mücadele etmesi gerektiğinin altını çiziyor. Abdullah Öcalan, toplumsal sorunların temelinde kadının tarihsel olarak köleleştirilmesinin yattığını ifade ederek çözümün ise demokratik komünal bir yaşamın inşasında ve barış sürecinin güçlendirilmesinde olduğunu getiriyor:
"Ben, en çok annemden öğrendim. Hayatın gerçeğini, sabrı ama en çok da onurlu dik duruşu… Bu onur ve dik duruşun sahibi olan Barış Annelerini selamlıyor konferansınıza başarılar diliyorum.
Kadınlar nasıl istiyorsa öyle yaşamalı ama özgür yaşama da cesaret etmeleri gerekir. Kadınlara saygımın bir gereği olarak ‘özgürlük düşüncede başlamalı’ ilkesini esas aldım.
Barış mücadelesinin en ön saflarında yer alan ve yaşamı savunan barış anneleri olarak her zaman barış ve özgürlük mücadelemizin en ön saflarında yer aldınız. Tabii ki anneler olarak mücadelemizdeki yeriniz tartışılmazdır. Ancak geleneksel toplumun kadına dayattığı anne olmak eş olmak durumunu aşmanın önemli olduğuna inanıyorum. Sizler annelik kimliğiniz yanında aynı zamanda özgür kadın kimliği ve bilincinizle mücadele etmelisiniz.
İlk anacıl toplumun çıktığı bu coğrafya aynı zamanda ilk toplumsal sorun ve çelişkilerin de çıktığı mekandır. İlk toplumsal sorun ve çelişki kadını köleleştirmesi ile başlamıştır. Kadının köleleştirilmesi ile toplumun köleleştirilmesi at başı gider. Bilinenin aksine köleleşme, devletin ortaya çıkması ile değil kadının köleleştirmesi ile başlamıştır. Gelişen bu çelişki ve toplumsal sorun bugün yaşadığımız sorunların kaynağını oluşturmaktadır.
Bu sorunsallıktan çıkmanın yolu demokratik komünal bir yaşamı hep birlikte inşa etmektir. 27 Şubat’ta başlattığımız Barış ve Demokratik Toplum çağrısı kadın hareketine, Barış Annelerine de görev ve sorumluluk yüklüyor. Yeni bir dönem başlıyor. Demokratik komünal sisteme dayalı sosyalist bir yaşamı örgütlemek barış ile mümkün olacaktır. Bu vesile ile tüm Barış Annelerimizi selamlıyor çalışmalarında başarılar diliyorum."
Son mesaj
Abdullah Öcalan, 27 Şubat’ın birinci yıl dönümünde yayımlanan mesajında ise yalnızca silahlı mücadelenin sonlandırılması ve demokratik siyasetin güçlendirilmesine dair bir irade ortaya koymakla kalmıyor; aynı zamanda yeni dönemde kadınların demokratik toplumun inşasındaki rolüne işaret eden stratejik bir çerçeve de sunuyor. Mesajında kadınların toplumsal dönüşümdeki kurucu rolünü özellikle vurgulayan Abdullah Öcalan, kadın öncülüğünde gelişen demokratik toplum deneyiminin yeni dönemin belirleyici dinamiklerinden biri olacağını ifade ediyor. Bu bağlamda kadınları “demokratik entegrasyonun en özgürlükçü parçası ve itici gücü” olarak tanımlayan Abdullah Öcalan, mesajında şu değerlendirmelere yer veriyor:
“Kadınlar, hiçbir toplumun ve devletin dikkate almadan kendini sürdüremeyeceği toplumsal güçlerin başında gelir. Günümüzde aile içi şiddet, kadın cinayetleri, ataerkil baskı, hepsi kadının köleleştirilmesiyle başlayan tarihsel saldırının güncel izdüşümüdür. Bu nedenle kadınlar demokratik entegrasyonun en özgürlükçü parçası ve itici gücüdür.”
Kadınların örgütlü iradesi ve dönüştürücü gücü
Kadın özgürlüğünü yeni bir siyasal ve toplumsal düzenin kurucu zemini olarak ele alan Abdullah Öcalan mesajlarında şiddetin ve çatışmanın geride bırakıldığı, demokratik siyasetin esas alındığı bir dönemde kadınların öncülüğünün belirleyici olacağını vurguluyor. Rojava deneyiminden Jineoloji çalışmalarına, Barış Anneleri’nden 8 Mart ve 25 Kasım mesajlarına kadar uzanan hatta, kadınların hem tarihsel kölelik zincirini kırma hem de demokratik toplumun inşasında aktif özne olma iddiasını ortaya koyan Abdullah Öcalan, çizdiği tabloda kadın özgürlüğünü merkeze almayan hiçbir barış ve demokrasi projesinin kalıcı olamayacağını yineliyor. Yeni dönemin ancak kadınların örgütlü iradesi ve dönüştürücü gücüyle şekillenebileceği fikri bugün tartışılamaz bir gerçeklik olarak önümüzde duruyor.