8 Mart: Kadın direnişi ve küresel mücadele
Bölgesel çatışmaların ortasında bu yıl kutlanan 8 Mart Dünya Kadınlar Günü, kadınların gerici küresel ve bölgesel cinsiyet politikalarına karşı süregelen direnişinin bir sembolü olarak anlaşılabilir.
ŞİLAN SAQZİ
Haber Merkezi- Geçtiğimiz yıl boyunca dünyanın dört bir yanındaki kadınlar, kolektif tarihler bağlamında hem yasal ve kurumsal ilerleme işaretlerinin görüldüğü hem de eşitliğe karşı güçlü ideolojik ve yapısal direnişin yeniden ortaya çıktığı karmaşık bir süreç yaşadı. Bu dönemde kadınların durumu tek yönlü bir gelişme olarak değil, özgürleşme çabalarının güçlenmesi ile geriye dönüş eğilimlerinin aynı anda ortaya çıktığı bir tablo olarak değerlendirilebilir. Bu durum yalnızca kadınların bedenleri ve haklarını değil, aynı zamanda cinsiyet, siyaset, güvenlik ve modern insan olmanın anlamı üzerine yapılan tartışmaları da etkiledi.

Kadın haklarında gerileme
Küresel veriler incelendiğinde geçen yıl yayımlanan önemli raporlar çok yönlü bir tablo ortaya koydu. BM Kadın Birimi’nin raporuna göre, dünya ülkelerinin yaklaşık dörtte birinde kadın haklarında gerileme yaşandı. Raporda bu durumun, demokrasideki gerileme ve cinsiyet eşitliğine karşı çıkan güçlerin yükselişiyle bağlantılı olduğu belirtildi. Pekin Konferansı’ndan sonra cinsiyet eşitliği için yaklaşık otuz yıldır süren çabalara rağmen yaşanan bu gerileme, kadın haklarındaki ilerlemenin doğrusal ve garanti olmadığını, siyasi ve toplumsal krizler karşısında gerileyebileceğini gösterdi.
Geçtiğimiz yılın en önemli sorunlarından biri, çıkarılan cinsiyet eşitliği yasaları ile bu yasaların uygulamadaki durumu arasındaki giderek büyüyen fark oldu. Dünya Bankası’nın bir raporuna göre, cinsiyet eşitliğine ilişkin yasal düzenlemelere sahip ülkelerde bile bu yasaların uygulanması oldukça zayıf kalmaktadır. Bugün dünyadaki kadınların yüzde beşinden daha azı, gerçekten eşit ekonomik haklara sahip oldukları ülkelerde yaşamaktadır. Bu durum, cinsiyet politikaları açısından bir tür “örtülü tehdit” yaratmaktadır. Çünkü bu yasalar kadınlara özgürlük sağlamaktan çok, onları yasal ve kurumsal kısıtlamalar içinde bırakabilmektedir. Sonuç olarak, görünüşte koruyucu olan bazı yasalar pratikte kadınların gerçek haklarını güvence altına almakta yetersiz kalmaktadır.

Teorik ve felsefi açıdan bu durum, son dönem akademisyenlerin “cinsiyet eşitliğine karşı tepki” olarak tanımladığı ve dünyada cinsiyet karşıtı düşüncelerin yeniden güç kazandığını tartıştıkları yaklaşımla açıklanabilir. Bu güçler yalnızca cinsiyet eşitliği politikalarını geri çekmeye çalışmakla kalmaz, aynı zamanda kendilerini “geleneksel değerlerin koruyucuları” olarak konumlandırmaya da çalışırlar. Radikal feminist filozof Judith Butler gibi düşünürlere göre ise bu tepki, yalnızca yasal haklara karşı bir hareket değildir. Aynı zamanda ataerkil sosyo-kültürel düzene bağlı olan cinsiyet normlarını yeniden kurma ve eşitlikçi hareketlere karşı eski egemenliği yeniden kazanma çabası olarak da anlaşılabilir.

Kadın bedeni ve özgürlükleri üzerinde yapısal şiddet
Yasal olarak tanınan haklar ile bu hakların zayıf uygulanması arasındaki uçurum ve gerici cinsiyetçi güçlerin yeniden güç kazanması, Ortadoğu’da farklı biçimlerde ortaya çıkmıştır. İran’da, Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Konseyi’nin özel raportörü, ülke genelindeki protestoların bastırılmasının ve katı “örtü ve iffet” yasalarının uygulanmasının ardından kadınlar ve kız çocuklarının durumunun kötüleştiğini rapor etmiştir. Eleştirmenlere göre İran İslam Cumhuriyeti yönetimi, kadınların bedenleri ve özgürlükleri üzerinde yapısal bir şiddeti kurumsallaştırmış, bu durum pratikte kadın haklarının yalnızca kısıtlanmasına değil, aynı zamanda ciddi biçimde tehdit edilmesine yol açmıştır.
Bunun yanında, bağımsız raporlar Kürt kadınlarına yönelik insan hakları ihlallerinin de arttığını göstermektedir. Tutuklamalar, mahkemeye çağrılmalar ve kamuya açık yapısal infazlar, son bir yılda yoğunlaşan cinsiyet ve ulusal baskının örnekleri olarak gösterilmektedir. Ocak 2026’da yalnızca Rojhilat Kurdistan’da güvenlik güçleri tarafından en az 20 kadın katledildi. Bu veriler, kadınlara yönelik şiddetin yalnızca bir cinsiyet meselesi olmadığını, aynı zamanda güvenlik politikaları ve baskıcı güç yapılarıyla da bağlantılı olduğunu göstermektedir. Radikal feminist bir bakış açısına göre bu olaylar, tek tek yaşanan vakalar olarak değil, siyasi güç ilişkileri ve devlet yapısı içinde yer alan sistematik cinsiyet eşitsizliğinin bir sonucu olarak değerlendirilmelidir.
Taliban yönetimindeki Afganistan ise, kadın hakları açısından en kritik alanlardan biri olmaya devam etmektedir. Taliban yönetimi altında kadınların eğitim, çalışma ve kamusal hayata katılımı üzerindeki yaygın yasaklar sürmekte, son dönemde ise ifade özgürlüğüne getirilen kısıtlamalar ve işkence ile bedensel cezayı öngören yasalar yürürlüğe girmiştir. BM İnsan Hakları Yüksek Komiseri’ne göre bu durum, fiilen “cinsiyet ayrımcılığına yakın bir rejim” yaratmıştır.
Kadınların toplumun güvenlik ve barış inşasındaki rolü
Buna karşılık, Federal Bölgesel Hükümeti, BM Kadın Birimi tarafından, Kadınlar, Barış ve Güvenlik konulu Güvenlik Konseyi’nin 1325 sayılı Kararını uygulama çabaları nedeniyle övgüyle karşılanmıştır. Bu adım, toplumsal cinsiyet politikasına yeni bir vizyon kazandırmaktadır: Kadınların barış ve güvenlik süreçlerine aktif ve örgütlü katılımı, yalnızca bireysel haklar olarak değil, ulusal ve toplumsal güvenliğin temel unsurları olarak görülmektedir. Bu yaklaşım, sınırlı ve zorlu olsa da, yalnızca yasaları değiştirmeyi değil, aynı zamanda kadınların toplumun güvenlik ve barış inşasındaki rolünü yeniden tanımlamayı amaçlayan bir “politik feminizm” perspektifini göstermektedir.
Batı dünyasında kadınların siyasi ve toplumsal katılım göstergelerinde hafif bir artış gözlendi. Örneğin, parlamentolardaki kadın temsili yüzde 27’ye yükseldi, bazı ülkelerde bu oran rekor düzeyde olsa da, gerçek eşitlikten hala oldukça uzak. Eleştirel bir bakış açısıyla bu durum, siyasi kurumlardaki ilerlemenin çoğunlukla sembolik olduğunu göstermektedir. Ekonomi, kültür ve iktidar yapılarında yapısal değişiklikler olmadan kadınların statüsü pratikte eşit hale gelmemektedir.
Radikal feminist felsefe açısından bu durum, tarihsel bir cinsiyet paradoksu olarak değerlendirilebilir. Bir yandan yasal talepler, uluslararası raporlar ve hükümet politikalarının bazı bölümleri kadın haklarında ilerlemeye işaret ederken, diğer yandan gerici ve baskıcı cinsiyetçi kurumlar ataerkil güç sistemini yeniden güçlendirme kapasitesine sahiptir.
Bu paradoks, cinsiyet ve gücün yalnızca yasal yapılarda değil, aynı zamanda toplumun kolektif sosyal hafızasında ve normatif beklentilerinde de derinlemesine yerleştiğini gösterir. Bu yerleşim, yalnızca yüzeysel veya yasal reformlarla çözülemez, aksine güç mekanizmalarının ve cinsiyet kimliğinin radikal bir şekilde yeniden anlaşılmasını gerektirir. Bu yaklaşım, Judith Butler gibi düşünürlerin çalışmalarında açıkça görülmektedir.
Aynı zamanda, son bir yılda dünya genelinde kadın direnişi ve feminist hareketlerin tek boyutlu veya etkisiz olmadığını vurgulamak önemlidir. Latin Amerika, Afrika, Asya ve Ortadoğu’daki kadın deneyimleri, cinsiyete dayalı direnişin çok çeşitli biçimlerde ortaya çıktığını göstermektedir. Ayrımcı yasalara karşı mücadelelerden, siyasi ve ekonomik kurumlara katılım ve uluslararası destek ağları kurma çabalarına kadar uzanan bu direniş, birçok ülkede siyasi ve kültürel gücü elinde tutan gerici cinsiyetçi güçlere doğrudan karşı bir duruş oluşturmaktadır.
Siyasi katılım, özgürlük ve güvenlik için mücadele
Radikal feminist kuramcıların perspektifinden bakıldığında, son 12 ayda kadınların durumunu sadece insan hakları verilerinin toplamı olarak görmek yetersizdir. Bu süreç, küresel güç ilişkilerinde cinsiyetin yeniden tanımlanmasına yönelik kolektif bir talep olarak değerlendirilmelidir. Çağdaş tarihin önemli bir döneminde, dünyanın dört bir yanındaki kadınlar, siyasi katılım, özgürlük ve güvenlik için verdikleri mücadelelerle, kadın haklarının yalnızca yasalarla güvence altına alınamayacağını, aynı zamanda yönetim, ekonomi ve kültür kurumlarında derinlemesine yeniden düşünülmesi gerektiğini göstermiştir.
Son olarak, bölgesel çatışmaların ortasında bu yıl kutlanan 8 Mart Dünya Kadınlar Günü, kadınların gerici küresel ve bölgesel cinsiyet politikalarına karşı süregelen direnişinin bir sembolü olarak anlaşılabilir. Bu hareket, cinsiyet adaletinin ikincil bir mesele değil, her türlü barış, güvenlik ve sürdürülebilir kalkınma için temel bir ön koşul olduğunu göstermeyi amaçlamaktadır. Eğer bu mesele ciddiye alınmazsa, kadın haklarının gerilediği ve eşitliğe ulaşmak yerine artan siyasi ve ekonomik krizlerin karmaşasına sürüklenen bir dünyayla karşı karşıya kalınacaktır.