İran’da 18’inci gün: Dijital abluka ve kitlesel şiddet devam ediyor

İran’da ülke çapındaki ayaklanmanın 18’inci gününde, ağır silahların kentlerde kullanıldığı, internetin bilinçli şekilde kesildiği ve yaşananların insanlığa karşı suç boyutuna ulaştığına dair tanıklıklar ve uluslararası tepkiler artıyor.

Haber Merkezi – Bugün İran halkının ülke genelindeki ayaklanmasının 18’inci günü. Sekiz gündür 90 milyon insan, benzeri görülmemiş bir internet kesintisi ve iletişim kısıtlaması altında bulunuyor. Dün bir doktorun aktardığı birebir tanıklığın yayımlanması, uygulanan baskı stratejisinin yeni boyutlarını ortaya çıkardı. Doktor, anlatımında kullanılan silahların niteliğindeki temel farklara dikkat çekiyor; saçma ya da plastik mermi yerine ağır silahlar ve gerçek mermi kullanıldığını vurguluyor.

Kent ortamında yurttaşlara karşı ağır silahların kullanılması, iktidarın kolluk protokollerini terk ederek “askeri temizlik” aşamasına geçtiği anlamına geliyor. Bu durum, rejimin artık protestoları sivil bir olgu olarak görmediğini; sokaklara, dış düşmanla yürütülen bir savaş cephesi gibi yaklaştığını gösteriyor.

Bu doktorun tanıklığı, şiddetin zirveye çıktığı ve gerçek mermilerin kullanılmaya başlandığı anda internetin eş zamanlı olarak kesildiğini doğruluyor. Burada internetin kesilmesi, protestocuların koordinasyonunu engellemeye dönük basit bir güvenlik önlemi değil; suçun lojistik tamamlayıcısıdır. Rejim, bilgi karartması yaratarak, uluslararası denetim olmaksızın ölümcül gücü kullanmak için “altın bir fırsat” oluşturmuş ve doktorun binlerle ifade edilen rakamların çok ötesinde olduğunu söylediği felaketin boyutlarını gizlemeye çalışmıştır.

Kentin üst kesimlerinde kurumuş kan izleri, ardından belediye araçlarıyla yapılan temizlik, morgların protestocuların cenazeleriyle dolu olması ve perişan, yaslı aileler; varlığını sürdürebilmek için tüm toplumsal sözleşmeleri ayaklar altına alan bir rejimin tablosunu çiziyor.

“Yakın mesafeden gerçek mermi” ve özellikle “gözlerin hedef alınması”, amacı değişim isteyen bir kuşağı “kalıcı olarak sakat bırakmak” ya da “fiziksel olarak ortadan kaldırmak” olan sistematik bir vahşeti ortaya koyuyor.

İnternet kesintisinin gölgesinde

Ülke genelinde internetin kesilmesi, basit bir güvenlik önlemi değil; “insanlığa karşı suçun medya ayağıdır”. Bu koşullarda halkın dış dünyayla bağlantısının koparılması, yalnızca bağımsız bilgilendirme kanallarını kapatmakla kalmamış, aynı zamanda baskıcı uygulamalar üzerinde uluslararası denetimi de ortadan kaldırmıştır. Bu karanlık ortamda yüzlerce yurttaş sessizlik içinde gözaltına alınmış, işkence görmüş ya da katledilmiştir ve ortada hesap soracak bir merci kalmamıştır.

Suçu meşrulaştırmak için kullanılan dil

Devlet medyasında (IRIB, Fars, Mehr, Tasnim, Asr-e İran vb.) yayımlanan metinlerde, protestoları meşruiyetten arındırmayı amaçlayan bir kavramlar bütünüyle karşı karşıyayız. “Provokatör” ve “kargaşa çıkaran” gibi ifadelerle rejim, sivil protesto hakkını ortadan kaldırmakta ve protestocuyu bir güvenlik suçlusu olarak sunmaktadır.

“IŞİD terörü” ve “satılmış unsurlar” gibi ifadeler ise, geleneksel kesimlerin dini ve ulusal duygularını kışkırtmak amacıyla kullanılıyor; böylece 18–28 yaş arası gençlere ateş açılması meşrulaştırılmaya çalışılıyor.

Rojhilat Kürdistan, Tahran, İsfahan ve diğer kentlerden gelen saha raporları, boyutları 2009’daki Kehrrizak gözaltı merkezi olaylarını dahi aşan bir felaketi ortaya koymaktadır.

Tıbbi ve insan hakları kaynaklarının tanıklıkları, İslam Cumhuriyeti’nin örgütlü yöntemlerle protestoculara karşı “hedefli katliam” yürüttüğünü göstermektedir. Cenazelerin belediye otobüsleriyle taşınması, morglar yerine soğutuculu konteynerlerin kullanılması ve baş ile kalbe doğrudan ateş edilmesi; bunun yalnızca bir baskı değil, toplumun bir kesimini “fiziksel olarak ortadan kaldırmaya yönelik planlama” olduğunu ortaya koymaktadır.

İran devleti internetin kesildiği bu süreçte suçu dünya kamuoyunun hafızasından silmeye çalışmaktadır. Ancak bağımsız tanıklıkların sayısı, sızdırılan görüntüler ve ölü sayısındaki büyük tutarsızlıklar 2 binden 12 binden fazla kişinin yaşamını yitirdiğine dair değişen rakamlar, krizin dehşet verici boyutlarını gözler önüne sermektedir. Bu tablo, yalnızca bir iç güvenlik meselesi değil; uluslararası kovuşturmaya konu olabilecek açık bir “insanlığa karşı suç”tur.

Baskının ithali

İnternetin engellenmesine rağmen, protestoların ve kitlesel katliamların sürdüğüne dair parçalı bilgiler dünya gündemindeki yerini koruyor. Güvenilir Kürt kaynakları, Haşdi Şabi güçlerinin İran’a sevk edilmeye devam ettiğini bildiriyor.

Yayımlanan bilgilere göre, özellikle Kataib el-Nuceba, Asaib Ehl el-Hak ve Kataib Hizbullah’a bağlı Haşdi Şabi güçleri, İslam Cumhuriyeti’ne karşı halk ayaklanmasını bastırmak amacıyla Kirmanşah eyaletindeki Hüsrevi (Manzariye) sınırından, Mehran kapısı üzerinden İran’a giriş yapmaktadır.

Irak Başbakanlık Ofisi eski sözcüsü İntifaz Kanbar, Haşdi Şabi’nin baskıdaki rolünü doğrulayarak bunu “insanlığa karşı suç” olarak nitelendirmiştir. Irak hükümetini eleştiren İntifaz Kanbar, “Bağdat Şii milislerin maaşlarını ödüyor; dolayısıyla Irak devleti bu suçların doğrudan sorumlusudur” ifadelerini kullanmıştır.

Arena News’in haberine göre İran, Kürdistan Yurtseverler Birliği’nden Haşdi Şabi güçlerinin Kürdistan Bölgesi sınırlarından İran’a geçişine izin verilmesini talep etti. Ancak KYB’nin bu geçişlere izin vermediği bildirildi.

Küresel diplomasi ile İran’daki ‘varoluş krizi’nin çatışması

13 Ocak tarihli diplomatik raporlar ve güvenlik analizleri, küresel güçlerin İran’daki iktidarın geleceğine dair siyasi söyleminde köklü bir değişime işaret ediyor. İngiliz istihbaratı, Avrupa hükümetleri ve uluslararası kuruluşlar tek bir noktada birleşiyor: “İslam Cumhuriyeti yapısal olarak geri dönüşü olmayan bir noktaya ulaştı.”

İngiltere gizli servisi MI6’nın eski başkanı, mevcut krizi “temel bir kriz” olarak tanımladı. Bu değerlendirmeye göre İran yönetimi, Ali Hamaney’in uzlaşmaz çizgisi ve toplumsal rızayı yeniden üretememesi nedeniyle ölümcül bir çıkmazdadır.

Almanya Şansölyesi de, diplomatik sabrın tükendiğini gösteren sert bir dille, yaygın şiddetin bir rejimin “siyasi ömrünün sona erdiğinin kesin kanıtı” olduğunu ifade etti. Bu açıklamalar, Batı’nın artık İslam Cumhuriyeti’ni “istikrarlı bir aktör” olarak görmediğini ve çöküş sürecinin başladığını gösteriyor.

Avrupalı yetkililer ve eski istihbarat başkanlarının açıklamaları da İran rejiminin “geri dönülmez” bir aşamaya geldiğini teyit ediyor.

Uluslararası Eğitim Örgütü (EI), öğrencilerin ve çocukların hedef alınmasını kınayarak yeni bir kamuoyu baskısı dalgası başlattı. Sivillere karşı “savaş mühimmatı” kullanılması, İran dosyasını bir iç krizden “uluslararası suç” statüsüne taşıdı.

Brüksel ve Londra, katliamın “korkunç boyutlarına” dikkat çekerek yeni ve felç edici yaptırım paketlerini gündeme getirdi. Bu yaptırımlar, baskı makinesinin mali damarlarını kesmek amacıyla enerji, finans ve yazılım gibi sektörleri hedef alıyor.

İran’daki iktidar, “internet karanlığında katliam” stratejisini seçerek müzakere masasına dönüş için tüm köprüleri fiilen yıkmıştır. Analistlere göre, şiddet bir devletin tek resmi dili haline geldiğinde, çöküş artık bir ihtimal değil, tarihsel bir zorunluluktur.

Birleşmiş Milletler İran İnsan Hakları Özel Raportörü Mai Sato, yaygın internet kesintisini, kasıtlı bir bilgi boşluğu yaratma stratejisi olarak değerlendirmektedir. Mai Sato, bu uygulamanın şiddet görüntülerinin yayılmasını engellemek ve gerçek can kaybı sayısının (muhtemelen resmi rakamların çok üzerinde olan) belgelenmesini zorlaştırmak amacıyla yapıldığı uyarısında bulunmaktadır.

İnsan hakları raporlarına göre 12 binden fazla kişi katledildi

Resmi rakamlar yaşamını yitirenlerin sayısını 2 bin olarak doğrularken, saha ve insan hakları raporları 12 binden fazla kişinin hayatını kaybettiğine işaret ediyor. Bu istatistiksel uçurum, rejimin dijital alanda uyguladığı “yakıp yıkma politikası” ve ülke genelindeki internet kesintisinin bir sonucudur.

Time dergisi, dijital ablukaya rağmen İran’dan sızdırılan video ve fotoğraflara dayanarak ülkedeki güvenlik atmosferini “savaş hali”ne benzetmiştir: ağır silahlarla dolu sokaklar, yaralılarla dolup taşan hastaneler ve cenazelerin baskısı altında işlevsiz hale gelen sağlık merkezleri.

Time, eleştirel bir bakışla, İslam Cumhuriyeti’nin bilgi sansürünün yalnızca bağımsız doğrulamayı engellemediğini, aynı zamanda devletin suçları örtbas etme stratejisinin bir parçası olduğunu vurguluyor. Bu rapor, artan uluslararası tepkilerle birlikte, İran’daki mevcut krize acilen bağımsız hakikat araştırma mekanizmalarının dahil edilmesi gereğini bir kez daha gündeme getiriyor.