Egemen güçlerin savaş kararlarının bedelini kadınlar ve çocuklar ödüyor

Savaş kararı verenler egemen güçlerdir, ancak gerçek bedeli karar sürecine katılamayan gruplar, özellikle kadınlar ve çocuklar öder. Bu uçurum, meseleyi yalnızca insani değil, uluslararası sistemde temel bir siyasi ve ahlaki konu haline getirir.

PARSHANG DOLATYARİ

Haber Merkezi - ABD, İsrail ve İran arasındaki savaşın yanı sıra İran’ın Arap ülkeleriyle olan çatışmasının üzerinden neredeyse bir hafta geçti. Bu süreç, sadece Ortadoğu’daki güç dengesini değil, aynı zamanda “caydırıcılık” ve “bölgesel güvenlik” kavramlarını da yeniden tanımlıyor. Uzun yıllar biriken gerilimler, jeopolitik rekabetler, İran’ın nükleer programıyla ilgili anlaşmazlıklar ve çevre coğrafyadaki vekalet savaşları, artık açık savaş seviyesine ulaşmış durumda. Tarihsel deneyimler, 20. yüzyılın dünya savaşlarından Ortadoğu’daki çağdaş çatışmalara kadar, sonuçların esas olarak askeri cephelerde değil, toplumun sosyal dokusunda oluştuğunu gösteriyor.

Savaşın iki boyutu

Her savaşın iki boyutu vardır: Birinci seviye hükümetler ve ordular tarafından yönetilirken, ikinci seviyede kadınlar, çocuklar ve aileler savaşın etkilerini bedenleri ve zihinleriyle hisseder. İnsan güvenliği perspektifinden bakıldığında, savaş, “devlet güvenliği” önceliğinin “insan güvenliğinin” yerini aldığı durumlarda derin bir krize dönüşür. Bu süreçte, özellikle çocuklar ve kadınlar gibi siyasi gücü olmayan gruplar en savunmasız hale gelir; strateji tasarımına veya büyük karar alma süreçlerine katılamazlar, fakat en büyük insani, ekonomik ve psikolojik bedeli onlar öder.

Bu nedenle, savaşta kadınların ve çocukların durumunu incelemek, savaşın doğası ve İran ile bölgenin sosyal geleceği üzerindeki etkilerini anlamak kritik bir siyasi analizin parçasıdır. Ateşkesler sona erdiğinde çatışmalar durabilir, ancak aile yapısı, eğitim sistemleri, nesillerin ruh sağlığı ve ülkelerin sosyal sermayesi üzerindeki etkiler on yıllarca sürebilir. Bu yüzden, kriz sırasında kadınların ve çocukların rollerini ve karşılaştıkları zorlukları anlamak, savaşın gerçek derinliğini ve kapsamını ortaya koymanın anahtarıdır.

Okula saldırı: Açık bir insanlık trajedisi

Bağımsız kuruluşlar ve medya raporlarına göre, savaşın beşinci gününde 10 yaşın altındaki 181 çocuk hayatını kaybetti, 100 çocuk ise yaralandı. Hormozgan eyaletinin Minab kentindeki bir kız okuluna düzenlenen hava saldırısında 160’tan fazla kız öğrenci, öğretmen ve okul personeli yaşamını yitirdi veya yaralandı; bu, açık bir insanlık trajedisi olarak kayıtlara geçti. Bu rakamlar, toplumun en savunmasız kesimi olan çocukların savaşta maruz kaldığı ağır insan kaybını ortaya koyuyor. Etkili sığınak altyapısının olmaması, zayıf hava uyarı sistemleri ve eğitim kurumlarının çatışma bölgelerinde bulunması, çocukları diğer tüm gruplardan daha büyük risk altına soktu.

Öte yandan, devam eden çatışmalar bağlamında kadınlar sadece hava saldırılarından ve kentsel altyapının yıkımından kaynaklanan doğrudan tehditlere maruz kalmakla kalmıyor, aynı zamanda savaşın ikincil ve yapısal sonuçlarından da etkileniyorlar. Sağlık sisteminin göreceli çöküşü, ilaç kıtlığı ve sağlık hizmetlerinin, özellikle üreme sağlığı ve doğum öncesi bakım alanında aksaması, resmi savaş istatistiklerinde genellikle yansıtılmayan ek riskler yaratıyor. İç göç ve zorunlu göç, kadınları dezavantajlı bir konuma düşürerek fiziksel güvenliklerini, kaynaklara erişimlerini ve sosyal desteklerini aynı anda zayıflatır.

Savaş ve yakınların artan yükü

Ancak, zararın kapsamı fiziksel risklerle sınırlı değildir. Savaş, toplumsal iş bölümünü eşitsiz bir şekilde yeniden şekillendirerek, çocukların, yaşlıların ve yaralıların bakım yükünü büyük ölçüde kadınların omuzlarına yükler. Birçok erkek ya savaş alanında yer alırken ya da ekonomik ve güvenlik nedenleriyle normal yaşam döngüsünden uzaklaşırken, kadınlar aynı anda geçim kaynağı, aile kriz yöneticisi ve duygusal destekçi rolünü üstlenmek zorunda kalırlar. Bu "çoklu sorumluluklar", savaş bittikten yıllar sonra bile etkileri devam edebilecek derin psikolojik ve ekonomik yıpranmaya yol açar.

Savaşın siyasi ekonomisi açısından bakıldığında, kadınlar resmi işgücü piyasasından kademeli olarak dışlanmaya ve ekonominin gayri resmi ve güvensiz sektörlerine itilmeye maruz kalırlar. Hane halkı gelirindeki düşüş, savaş kaynaklı enflasyon ve dağıtım ağlarının bozulması, geçim güvenliklerini tehdit eder. Aynı zamanda, eşini, çocuğunu veya diğer aile üyelerini kaybetme deneyimi, kronik kaygı, depresyon ve sosyal istikrarsızlık duygusuyla birlikte gelen duygusal bir darbe vurur. Bu durum sadece bireysel bir sorun değil, aynı zamanda savaş sonrası sosyal yeniden yapılanma için yapısal bir meydan okumadır.

Birçok savaşın tarihsel deneyiminde kadınlar, toplumun hayatta kalmasının ve yeniden inşasının gizli direkleri haline gelmiştir, ancak bu rol genellikle kurumsal destek ve ekonomik ve sosyal haklarının güvencesi olmadan dayatılmıştır. Başka bir deyişle, savaş sadece siyasi coğrafyayı değiştirmez, aynı zamanda ailenin sosyal mimarisini ve toplum içindeki güç ilişkilerini de dönüştürür. Kadınların durumu, krizin derinliğinin belirleyici bir göstergesidir: destek yapıları ne kadar zayıfsa, ulusal yeniden yapılanma süreci o kadar zor ve kırılgan olacaktır. Ancak felaketin boyutları sadece ölü ve yaralı sayısıyla sınırlı değildir. Savaş aynı zamanda toplumların psikolojik ve sosyal yapısını da hedef alır. Çocuklar doğrudan şiddet, ebeveyn kaybı ve kronik güvensizlik deneyimine maruz kalırlar. Bu durum, kalıcı kaygıya, travma sonrası stres bozukluğuna, davranış bozukluklarına ve kuşaklar arası kimlik krizlerine yol açabilir. Bu zararlar, çatışmanın sona ermesinden yıllar sonra bile devam ederek, bir ülkenin insan sermayesini sessizce aşındırır.

Derin güvensizlik, sosyal kopma ve şiddet döngüsü

Kadınlar da ikili bir durumla karşı karşıyadır; bir yandan doğrudan savaş tehdidi altındadırlar, diğer yandan da ailenin temel direği olarak psikolojik ve geçim kaynaklarının yeniden inşasının yükünü taşırlar. Artan ekonomik sorumluluk, çocuk bakımı, yaşlı bakımı ve aile içindeki duygusal krizlerin yönetimi ek baskı yaratır ve bunun sonuçları kamusal alana ve sosyal yapıya yansır. Ailelerin parçalanması, iç veya dış göç, bakım verenlerin kaybı ve destek ağlarının çökmesi, yapısal güvensizlik içinde büyüyen bir neslin oluşmasına zemin hazırlar. Böyle bir nesil, kurumlara karşı derin bir güvensizlik, sosyal kopma ve şiddet döngüsüyle karşı karşıya kalabilir. Bu açıdan bakıldığında, savaş sadece askeri bir olay değil, aynı zamanda sosyal düzeni on yıllarca dönüştürebilecek bir süreçtir.

Sonuç olarak, savaşa girme kararı hükümetler ve askeri komutanlar düzeyinde alınsa da, gerçek bedeli karar alma sürecinde söz sahibi olmayan gruplar öder. “Karar verme gücü” ile “sonuçlara tahammül” arasındaki bu uçurum, kadın ve çocuk meselesini yalnızca insani bir mesele değil, uluslararası sistemde temel bir siyasi ve ahlaki mesele haline getiriyor. Mevcut kriz, askeri çatışmanın ötesinde, küresel hukuk düzeninin geçerliliğinin bir sınavıdır. Uluslararası toplum, formüle ettiği ilkeleri savunabilecek mi? Bu sorunun cevabı, insani hukukun siviller için bir kalkan olarak kalıp kalmayacağını veya savaş alanının kenarında sembolik ve etkisiz bir metne indirgenip indirgenmeyeceğini belirleyecektir.