Ürdün’de kadınlar hak mücadelesi ile gelenek baskısı arasında

Ürdün’de kadınların güçlendirilmesi yalnızca yasal metinlerle kazanılacak bir mücadele değil; toplumsal geleneklerin ve baskının kırılmasıyla mümkün. Aksi hâlde yasalar, kadınların onurunu ve güvenli yaşam hakkını koruyan canlı bir gerçeğe dönüşemiyor.

BERAA MUAYTA

Amman- Ürdün’de kırsal bölgelerde kadınlar, yazılı hukuk ile aşiret gelenekleri arasındaki sert çarpışma arasında yaşamlarını sürdürüyor.

Toplumsal damgalama sistemi, sessiz bir baskı aracına dönüşürken, kadınlar aile yapısının “dağılacağı” korkusuyla haklarından vazgeçmeye zorlanıyor.

Barış Toprağı Kalkınma ve İnsan Hakları Derneği Proje Direktörü Lana Abu Sunaynah ile Ürdün’deki kadınların durumunu konuştuk. Lana Abu Sunaynah, kâğıt üzerindeki yasalar ile sahadaki gerçeklik arasındaki uçurumu değerlendirdi.

*Sahadan baktığınızda, özellikle şehir merkezlerinden uzak bölgelerde Ürdünlü kadınların yaşadığı gerçeklik ile yasalar arasındaki farkı nasıl gözlemliyorsunuz?

Yasalar ile sahadaki gerçeklik arasındaki uçurum çok büyük. Ürdün’de kâğıt üzerinde örnek sayılabilecek yasalar var; ancak asıl sorun uygulamada, prosedürlerde ve hukukun ötesindeki alanlarda ortaya çıkıyor.

Uzak köylerde ve marjinal bölgelerde kadınların çoğu haklarının farkında bile değil. Haklarını bilmeyen bir kadınla bu hakları konuşmak neredeyse imkânsız. Ürdün toplumu doğası gereği aşiret temellidir ve bu gerçeklik çoğu zaman hukukun önüne geçer. Böylece yasalar, geleneklerin, örfün ve aile baskısının gölgesinde geri çekilir.

*Mevcut kalkınma projeleri gerçekten ataerkil zihniyeti kırabiliyor mu, yoksa bazen yalnızca mevcut sistemi mi makyajlıyor?

Kalkınma projeleri ikiye ayrılıyor. Bir kısmı gerçekten farkındalık yaratmayı hedefliyor. Bu uzun soluklu, yıllar süren bir süreçtir; özellikle çocuk yaşta evlilik gibi hassas konularda zihniyet dönüşümü zaman ister.

Diğer projeler ise yalnızca mevcut durumu süslüyor, sistemin köklerine inmiyor. Gerçek değişim, kadının yaşamına doğrudan dokunan ve onu hakkını savunabilir hâle getiren değişimdir. Finansman bittiğinde etkisi de biten projeler, yalnızca vitrin çalışmasıdır. Kalıcı etki bırakan projeler ise toplumsal bilinci dönüştürenlerdir.

*Şiddet yalnızca fiziksel saldırı değildir. Sessiz şiddet olan “damgalama” ile nasıl mücadele ediyorsunuz?

Toplumsal damgalama, kadınların karşılaştığı en tehlikeli ve sessiz şiddet biçimidir. Bu çifte bir damgadır: Hem şiddetin kendisi hem de şiddeti ifşa eden kadının dışlanması.

“Üstünü örtmek” kavramı toplumumuzda kutsallaştırılmış ve kadını susturmanın aracına dönüşmüştür. Kadına sürekli “Çocukların için katlan”, “Sen onu kızdırmışsındır” denir. Oysa şiddetin hiçbir gerekçesi olamaz. Sessizliği kırmak en büyük mücadeledir; çünkü kadın toplumun bakışından ve “rezil olma” korkusundan çekinir.

*Sığınma evleri gerçekten koruma sağlıyor mu, yoksa bazen mağduru cezalandıran bir yapıya mı dönüşüyor?

Sığınma evleri geçici bir çözüm olarak “zorunlu bir kötülük”tür. Mevcut hâlleriyle çoğu zaman mağduru cezalandırırken, fail özgürce dolaşmaya devam eder.

Geçmişte kadınlar, “koruma” adı altında cezaevlerine gönderiliyordu. Bugün bazı ilerlemeler olsa da hâlâ kadını izole eden bir sistem söz konusu. Gerçek çözüm, daha fazla sığınma evi değil; failin cezasız kalmasını önleyen, kadını psikolojik ve ekonomik olarak güçlendiren bütüncül bir koruma sistemidir.

Akraba evlilikleri ve aşiret bağları durumu daha da karmaşık hâle getiriyor. Şikâyet, yalnızca eşe değil tüm aşirete karşı açılmış bir savaş gibi algılanıyor. Bu baskı, birçok kadını haklarından vazgeçmeye zorluyor.

*Kadınlara yönelik ayrımcı yasaları değiştirmeye çalışırken en büyük engel nedir?

En büyük engel, “damganın siyasallaştırılmasıdır.” “CEDAW” ya da “toplumsal cinsiyet” gibi kavramlar, değişimi engellemek için bilinçli olarak şeytanlaştırılıyor.

Biz Barış Toprağı’nda farklı bir yol izliyoruz. Aşiret liderleri ve kanaat önderleriyle çalışarak aşireti kadınlara karşı bir baskı aracı olmaktan çıkarıp bir koruma mekanizmasına dönüştürmeye çalışıyoruz. Bu yöntemle sosyal güvenlik yasasında değişiklikler yapıldı ve 308. maddenin kaldırılması sağlandı. Bu, sahadan gelen baskıyla hukukun toplumsal adaletin kapısını aralayabileceğini gösteriyor.

*‘STK’lar bağışçı gündemlerine bağlı’ eleştirilerine ne diyorsunuz?

Biz bağışçının ne istediğini beklemiyoruz; sahadaki ihtiyaçları esas alıyoruz. Yerel özel sektör ve toplumla güçlü ortaklıklarımız var. Fonları, kendi önceliklerimizi destekleyen araçlar olarak kullanıyoruz. Bizim pusulamız bağışçı değil, kadınların onurudur.

*Dijital alanda aktivist kadınlara yönelik saldırılarla nasıl mücadele edilebilir?

Dijital alan doğal olarak bir savaş alanı değildir; ancak hızla bir psikolojik yıpratma alanına dönüşebilir. Bu nedenle psikolojik destek, hukuki destek kadar hayati önemdedir. Yasalar var; asıl sorun etkin uygulanmalarıdır. Aktivist kadınları yalnız bırakmayan bütüncül bir destek sistemi şarttır.

*Şiddetle yüz yüze olan kadınlara mesajınız nedir?

Tek ve net mesajım şudur: Sessizlik çözüm değildir. Sessizlik seni korumaz; şiddeti besler. Bugün susarsan, yarın bu şiddet kızına, gelinine ya da başka bir kadına yönelebilir. Şiddetin hiçbir bahanesi yoktur. “Onu kızdırdın” ya da “Evin için katlan” gibi cümleler kabul edilemez. Bu ev senin de evin ve güven içinde yaşama hakkın var.

Ürdün’de kadınların mücadelesi yalnızca parlamentodaki yasa tartışmalarından ibaret değildir. Bu, evlerin içinde başlayan bir bilinç mücadelesidir. Kadınların onuru, sahte “örtbas” kültürüne ve çağın gerisinde kalmış geleneklere kurban edilemez.