İran Feminizmi, protesto siyasetinde yeni bir döneme işaret ediyor

Diasporadaki İranlı feministlerin ortak bildirisi, feminizmin tekil bir hak talebi olmaktan çıkarak, İran’daki sivil direnişi birleştiren kapsayıcı bir siyasal dile dönüştüğünü ortaya koyuyor.

SHEİLA GHASEMKHANİ

Haber Merkezi – Diasporadaki İranlı feministlerin bugün yayımladığı ortak bildiri, şiddete, ayrımcılığa ve baskıya karşı açık bir tutum alırken, yalnızca ahlaki bir duruş ya da sembolik bir empati beyanıyla sınırlı kalmıyor. Bildiri, İran’daki protesto siyasetinde yaşanan dönüşümün önemli bir göstergesi olarak değerlendiriliyor. Feminizm, bu metinde marjinal ya da tekil bir talep alanı olmaktan çıkarak, toplumsal direnişi örgütleyebilen alternatif bir siyasal mantık olarak konumlanıyor.

Son on yıllarda İran’daki birçok toplumsal protesto, ekonomik taleplerle sınırlandırılmış ya da dar siyasi çerçevelere sıkışmıştı. Ancak feminizm, cinsiyet, beden, ekonomi ve sivil özgürlükler gibi farklı baskı alanları arasında bağ kurabilen kapsayıcı bir siyasi dilin gelişmesine olanak sağladı. Bu bağ kurma kapasitesi, feminizmi bugün İran’daki sivil direnişin en güçlü söylemsel kaynaklarından biri haline getiriyor.

Feminizm ve yapısal şiddet

Çağdaş sosyal bilimlerde şiddet, yalnızca fiziksel saldırı ya da açık baskı biçimleriyle sınırlı görülmüyor. Yapısal şiddet kavramı, hukuki, ekonomik ve kültürel sistemlerin belirli toplumsal gruplara eşit bir yaşam olanağını sistematik biçimde nasıl engellediğini ortaya koyuyor. İran’da aile ve miras yasalarından mesleki kısıtlamalara ve zorunlu başörtüsü uygulamalarına kadar uzanan kurumsallaşmış cinsiyet ayrımcılığı, bu tür şiddetin somut örnekleri arasında yer alıyor.

İran feminizmi, şiddetin bu görünmeyen katmanlarına odaklanarak farklı baskı deneyimleri arasında ortak bir dil kurmayı başardı. Kadınların bedensel denetim, ekonomik güvencesizlik ve siyasi dışlanma deneyimleri; etnik, sınıfsal ya da toplumsal olarak marjinalleştirilmiş diğer grupların yaşadıklarıyla kesişiyor. Bu nedenle feminizm, tekil bir talep alanından ziyade, baskı sisteminin bütününü anlamaya yarayan analitik bir çerçeveye dönüşüyor.

“Jin Jiyan Azadî”den yaşam politikasına

“Jin Jiyan Azadî” sloganı, İran’daki çağdaş protesto tarihinin kırılma noktalarından biri olarak öne çıkıyor. İlk bakışta cinsiyet temelli bir talep gibi görünen bu slogan, kısa sürede ülke çapında bir direnişin ortak ifadesi haline geldi. Siyaset felsefesi literatüründe bu tür yönelimler, ölüm, bastırma ve disiplin mantığına karşı gündelik yaşamı, bedeni ve insan onurunu merkeze alan bir “yaşam politikası” olarak tanımlanıyor.

Bu bağlamda “kadın”, yalnızca biyolojik bir kimliği değil; denetim altına alınmış bir bedeni, kısıtlanmış bir yaşamı ve ertelenmiş bir özgürlüğü simgeliyor. Bu genişletilmiş anlam, sloganın kadınların ötesinde gençler, azınlıklar ve alt sınıflar tarafından da sahiplenilmesini mümkün kılıyor. Böylece feminizm, siyasetin periferisinden merkezine taşınıyor.

Beden, siyasal çatışma alanı

Otoriter sistemlerde beden, iktidarın en doğrudan uygulama alanlarından biri olarak öne çıkıyor. Devletlerin bedenleri, giyimi, doğurganlığı ve hareket alanını düzenleyerek siyasal düzeni yeniden ürettiği bu yaklaşım, İran’da kadın bedenine yönelik politikalarla somutlaşıyor.

İran feminizmi, bedeni siyasallaştırarak bu denetim mantığına itiraz ediyor. Zorunlu başörtüsüne karşı geliştirilen protestolar, yalnızca belirli bir yasal düzenlemeye değil, devletin bireylerin bedenleri üzerindeki tasarruf hakkına yöneltilmiş bir reddiye anlamı taşıyor. Bu yönüyle kadın bedeni, otorite ile özerklik arasındaki mücadelenin günlük hayatta görünür olduğu bir siyasal alana dönüşüyor.

Feminizm, talepleri birleştiren bir siyaset

Son yıllarda İran feminizminin en dikkat çekici yönlerinden biri, daha önce dağınık ve parçalı biçimde dile getirilen talepleri bir araya getirme kapasitesi oldu. “Jin, Jiyan, Azadî” söylemi, sınıfsal, etnik, ulusal ve kuşak farklılıklarını en azından sembolik düzeyde aşan ortak bir dil yaratıyor.

Örgütlü siyasal baskının klasik muhalefet biçimlerini sınırladığı bir ortamda, bu tür bir ortak söylem toplumsal direnişin sürekliliği açısından hayati bir rol oynuyor.

Şiddet, kolektif hafıza ve anlatı

Devlet şiddeti kısa vadede protestoları bastırsa da, uzun vadede toplumsal hafızada biriken adaletsizlik ve acı duygusunu derinleştiriyor. Feminizm, sokak baskısından hapis cezalarına ve gündelik ayrımcılığa kadar uzanan kadın deneyimlerini görünür kılarak bu kolektif hafızanın inşasında önemli bir rol üstleniyor.

Bu hafıza; sosyal medyada, protesto sanatında, edebiyatta ve sembolik eylemlerde yeniden üretiliyor. Durgunluk ve patlama döngüleriyle ilerleyen toplumsal hareketlerde, bu tür bir protesto hafızası gelecekteki seferberliklerin zeminini oluşturuyor.

Siyasi ekonomi ve cinsiyet eşitsizliği

İran’daki cinsiyet eşitsizliği, yalnızca kültürel ya da hukuki düzenlemelerin sonucu değil; ekonomik yapıyla da doğrudan bağlantılı. Kadınların düşük istihdam oranları, güvencesiz ve kayıt dışı işlerde yoğunlaşmaları ile ücret eşitsizliği, cinsiyet ayrımcılığının rantçı ve şeffaf olmayan ekonomik ilişkilerle iç içe geçtiğini gösteriyor.

Bu nedenle ekonomik boyutu dikkate alan bir feminizm, sınıf adaleti talepleriyle daha güçlü bağlar kurabiliyor. Kadın hareketinin işçi ve sendikal mücadelelerle yakınlaşması, kalıcı ve sürdürülebilir bir toplumsal direniş açısından kritik görülüyor.

Diaspora: Dayanışma ile temsil arasında

Diasporadaki İranlı feministlerin açıklamaları, kaçınılmaz olarak “kim kimi temsil ediyor?” sorusunu gündeme getiriyor. Bu soru önemli olmakla birlikte, diasporanın rolünü tamamen işlevsiz kılmak zorunda değil. Yerel aktivistlerle bağlarını koruyan diasporalar, taleplerin uluslararası alana taşınmasında ve küresel baskı mekanizmalarının harekete geçirilmesinde etkili olabiliyor.

Bu çerçevede diaspora, yerel mücadelenin yerine geçen bir aktör değil; içerideki sesleri çoğaltan ve yankılayan bir kolaylaştırıcı olarak tanımlanıyor.

İran’ın deneyiminden doğan bu feminizm, bedeni, yaşamı ve geleceği hedef alan baskılara karşı kapsamlı bir yanıt sunuyor. Dar kimlik sınırlarını aşan ve farklı baskı biçimleri arasında köprü kuran bu yaklaşım, tek eksenli taleplerin ötesine geçerek daha geniş bir siyasal ufuk açıyor. Diğer toplumsal hareketlerle bağını sürdürebildiği ölçüde, İran’daki en kalıcı sivil direniş biçimlerinden biri olma potansiyelini taşıyor.