Erkek egemen sistem kadınları başarmaya zorluyor

Erkek egemen sistemin cinsiyetçi, faşist, toplumkırımcı, eko-kırımı ve yoksulluğu üreten varlığını aşma, şiddet kültüründen arınmış özgür eşit demokratik ve adil bir dünyayı yaratma ancak kadın özgürlük mücadelesi öncülüğünde mümkün görünmektedir.

BERİVAN ZİLAN

Yerküre; özgürlük eşitlik ve adaletin hüküm sürdüğü yaşamların ütopyalaştırıldığı, erkek devlet ve prototipi olarak şekillenen erkeklerden kaynaklı şiddetin tırmandırıldığı, kadın katliamlarının, sömürgeci politika ve uygulamaların, hak ve özgürlüklerin gasp edilmesinin, baskının ve eko kırımın-doğa talanının arttığı bir zamandan geçiyor. Böylesi zamanlarda hiç olmadığı kadar hakikatin görülmesi, toplumların zamanında ve yeterince aydınlatılması, bilinçlendirilmesi hayati önem kazanıyor.

Ortadoğu’da güç dengeleri yeniden şekilleniyor

Küresel ve bölgesel hegemon güçlerin iktidarlarını büyütmek ve kalıcılaştırmak için siyasi, askeri, ekonomik ve diplomatik hamleleri, ilişki ve çelişkileri gündemde öncelikli yerini almaya devam ediyor. Bu kapsamda ABD-Çin görüşmesi dikkat çekti. Ukrayna savaşında bir anlaşmaya varamayan Rusya’nın da Çin ile görüşeceği belirtilmekte.

Enerji koridorları ve projeleri çekişmesinde sert mücadele zeminlerinin başında gelen Ortadoğu’da; Gazze, Suriye, Lübnan saldırıları ardından; 28 Şubat’tan bu yana somut olarak ABD-İsrail ile İran savaşı yaşanıyor. Ateşkeslerle frenlenmiş olsa da diplomatik pazarlıklarla karşılıklı askeri-ekonomik hamle ve saldırıların iç içe geçmesiyle sürmektedir. ABD ve İsrail’de gerçekleşecek seçimler yaklaşırken, hemen öncesi ve sonrasında İran savaşına dair hedefleri kapsamında yeni adımlar atıp atmayacakları, bu adımların neler olabileceği dikkatle takip ediliyor. İran rejimi, mevcut durumda yıkılmamışsa da nasıl bir seyir izleyeceği konusu, Ortadoğu’daki hegemonik denge, ilişki ve çelişkiler bakımından belirleyici önem taşımaktadır.

Yeni bir süreç ve artan belirsizlik

Bu bakımdan Türkiye devleti ve iktidarı da ciddi endişelerle açığa çıkması muhtemel sonuçlara göre içerde ve dışarda hamle yapmaya yönelmektedir. Bu kapsamda sürecin ilerleme durumu ve niteliği bakımından da önemini korumaya devam etmektedir.

Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan; “Kürtleri yaralı bırakarak Ortadoğu’yu yönetme…” stratejisini savunmalarda  ve çözümlemelerde derinlikli olarak değerlendirmiş, savaş içinde tutmaya mahkum kılınmak istenen Kürtleri bu kapandan çıkarma temelinde tarihi nitelikte çözüm arayışlarının, çabalarının sahibi olmuştur, olmaktadır.

Kuşkusuz küresel ve bölgesel iktidar güçlerinin Ortadoğu’yu hegemonik güç ilişkileri temelinde yeniden dizayn etme çabalarının Türk devleti için de taşıdığı tehlike ve riskler ortadan kalkmış değildir. AKP iktidarının deyim yerindeyse bütün düğmelere birden basmaya devam etmesinin temel nedeni bu gerçeklik olabilir. Dış politikada bir yandan telaşla ilişki ve ittifak arayışları ve adımlarını arttırırken, içerde süreci erteleme stratejisiyle yürütmesi; rüzgârın kendi iktidarları lehine esmesi beklentisi ve arayışı nedeniyledir. Bölgenin mevcut belirsizliği içinde yapabildiği kadar belirlenmiş takvime göre ilerletilen ya da yavaşlatılan, dondurulan bir süreç gerçekliği görüyoruz. Mevcut durumda çerçeve yasanın meclisin büyük çoğunluğunun oyuyla çıkması, tek başına süreçte yeni bir aşamaya geçilmesine yetmemiştir. Abdullah Öcalan’ın sürecin başlamasından bu yana fiilen yürüttüğü baş müzakereci pozisyonunun hala yasal düzenlemeye ve resmiyete kavuşturularak kamuoyuna duyurulmaması, stratejik düzeyde sistemli, planlı ve kasıtlı olarak yürütülen manipülasyon ve dezenformasyonlara devam edilmesi süreçte gelinen aşama itibariyle geriye düşmeyi de ifade etmektedir. Devlet, iktidar ve uluslararası güçler içinde süreci araçsallaştırma hedefi güdenlerin olduğu bilinen bir gerçektir. Sürecin ilerlemesi, yavaşlaması, dondurulmasına dair değerlendirmeler yapılırken; göz önünde bulundurulması gereken bir diğer yan da uluslararası güçlerin müdahale ihtimalidir. Ancak hâkim tutum olarak iktidar ve devletin süreci adım atmadan sürdürmeyi, zamana yaymayı esas aldığı, bu süre içinde Kürt özgürlük mücadelesi örgütlülüğünün olabildiğince parçalanmasının, tasfiyesinin hedeflendiği ve hükümetin öncelikli olarak iktidarda kalma, aile ve parti çıkarlarını koruma hesapları içinde olduğu anlaşılmaktadır.

Sürecin toplumsallaşmasının gereklilikleri

Her ne kadar Kürt halk örgütlülüğünün bölge dengelerinde artık inkâr edilemeyen düzeye gelmesi nedeniyle süreci başlatma zorunluluğu görülmüşse de örgütlü Kürt dinamiğinin taşıdığı değiştirici-dönüştürücü, demokratikleşme hedefleyen potansiyelinin korkuttuğunu da unutmamak, bunu zehirleme arayışlarının durmayacağını hesaba katmak gerekmektedir.

Bu yönüyle de süreçte gerekli hukuki ve siyasi adımların atılmamasının, devlet ve iktidarın sürece dair kendi ihtiyaçlarını ve hassasiyetlerini önceleyerek adımları geciktirmesinin, süreci toplumsallaştırmaya hala ihtiyaç duymamasının büyük riskler taşıdığı açıktadır.

On yıllardır süren savaş halinin Türkiye toplumu, halkları için ağır sonuçları her geçen gün daha fazla görünür olmaktadır. Kadınlara ve çocuklara yönelik suçlar ve bilançolardaki artış endişe uyandırıcı boyutlardadır. Artan cinnet hali, çeteleşme, mafyalaşma, çocuklara yönelik fiziki ve cinsel saldırılar, kadınlara yönelik şiddet ve cinayetlerin sıradanlaşması, okul cinayetleri, intiharlar ve kaygı uyandıran daha birçok olay mutlaka günlük haber konuları arasında yerini almaktadır. Tüm bu olaylarda hem en fazla kurban olarak seçilen hem de mağduriyeti en yoğun yaşayan toplumsal kesim; kadınlar ve çocuklar olmaktadır. Kürdistan’da bu duruma eklenen, özel savaş politikalarının sonucu olarak yaygınlaştırılan adı eğlence mekanları olsa da gerçekte uyuşturucu ve fuhuş merkezleri olarak işletilen yerler de paralel olarak yaygınlaştırılan medrese, kurs, cemaat evleri-okulları-yurtlarında da gençlerin ve çocukların suistimal edildiği, yaşamının zehirlendiği ve güvende olmadığı açıktır. Devletlerin cinsiyetçi zihniyetle oluşturduğu eğitim ve yargı sistemi adeta kadına yönelik şiddete teşvik ediyor, cesaretlendiriyor ve hatta tahrik ediyor. Araştırılabilen şüpheli kadın ölümlerinde; faillerin çoğunluğunun devlet görevlilerinden olduğu belirtilmekte. Emekli bir polise ait 10 yıldır işletilen 500 çocuğun gönderildiği bir medresede çocuklara yapılanlar karşısında kıyamet koparılması gerekirken tavır ve tutumların bu düzeyde gelişmemesi de düşündürücüdür. Aydınlatılan bu hakikatler karşısında; kadın örgütlenmelerinin önleyici çaba anlamında gerekli ortak planlama ve çalışma gündemlerinin olacağına kuşku yoktur.

Rojava’da demokratik entegrasyon ve kadın kazanımları

Rojava ve Suriye’de; Küresel ve bölgesel güçler arasında yapılan anlaşmalar sonucunda, ideolojik perspektifle ve stratejik hedeflerle 6 Ocak’ta Halep’ten başlatılan saldırılar sonucunda kaybedilen alanlar ve pozisyonlar olsa da öncelikli olarak ürkek, kaygılı, savunmacı psikoloji ve pozisyondan çıkmak gerektiği açıktır. Demokratik entegrasyon; en temelde devletlerin de atacağı hukuki-yasal adımlarla ilerletilecek bir süreç olarak tanımlanmaktadır. Suriye’de mevcut durumda, bir devlet yapılanmasından ziyade cihatçı örgütler koalisyonunun rejimi oturtmaya, şekillendirmeye çalıştığı bir dönemden geçmekteyiz. Böylesi bir geçiş sürecinde demokratik entegrasyonu geliştirmeye yönelmenin dezavantajları olsa da önemli avantajları olduğunu belirtebiliriz. HTŞ hükümeti; kurumsal yapı ve niteliğiyle bir devlet varlığına dayanmamasının en büyük dezavantajı olduğunu bilerek ve bu telaşla (Türk devletine de dayanarak), provokatif saldırılar geliştirmekte, asimilasyon politikalarını dayatmaktadır. Tarihte, kendini devlet ve iktidar olarak tanımlayan ama kadınlar, halklar ve inanç gruplarına yaklaşımda demokratikleşmeyen, temel insan hakları ve özgürlüklerini tanımayan ve uygulamaya yönelmeyen bir yapının kaybetmeye mahkûm olduğunun nice örneği bulunmaktadır. Bu anlamda Rojava ve Suriye’de demokratik halk mücadelesini örgütleme ve yürütmede radikal tavır ve tutum almaktan geri durulmayacağı görülmektedir.

Yeni Suriye’de kadınların kazanımları tartışma konusu

“Yeni” Suriye’de rejim ve devlet yapısı şekillendirilirken, geliştirilen her türden ideolojik, diplomatik, siyasi ve zaman zaman da askeri hamlelerin nasıl karşılandığı, karşılanacağıdır. Bu kapsamda kuşkusuz Rojava’da YPJ’nin varlığının anlamı ve önemi; başta halkımız, Kürt kadınları olmak üzere diğer halktan ve inançlardan kadınlar için tek başına ve sadece askeri yönüyle sınırlı değildir. Yaşamın özgürlük ve eşitlik temelinde örülmesi için kadın devrimi hedefiyle büyük bedeller vererek tarihi kazanımlar elde edildi. Siyasi, ekonomik, toplumsal alanlardan dışlanan kadın iradesi  açığa çıkarıldı, geliştirildi. Bu yönüyle de en önemli başlıklardan biri de: Rojava’da kadın özgürlük mücadelesi anlamında kat edilen gelişmelerin, siyasal ve toplumsal kazanımların nasıl korunacağı hususudur.

Rojhılat ve İran’da baskı politikaları sürüyor

Rojhılat ve İran açısından; Jina Emini’nin katledilmesinin yıl dönümü vesilesiyle açıklamalar ve eylemler oldu. Kürt kadın örgütlerinden oluşan Jina Platformu’nun çalışmaları sürerken, en son İran muhalefetinden kadınlarla da ilişki ve ittifak arayışlarının sonucu olarak değerlendirilebilecek bir ortak açıklama metni yayınlandı. Diğer yandan tarihi sorunun kökü olarak ifade edebileceğimiz Kasr-ı Şirin anlaşmasından başlayarak sonrasında başka anlaşmalarla da perçinlenen, önem taşıyan ama özenle gizlenen bir gerçeklik olarak; Kürtlerin uygulayacağı  strateji, alınacak pozisyon ve bunun zamanlamasının taşıdığı önem Jin Jiyan Azadi! serhıldanları ardından gizlenemez oldu. ABD-İsrail’in Şubat 2026’da başlattığı savaş ardından da çok yönlü değerlendirme ve analizler yapıldı. Bu anlamda savaş durumunda PJAK’ın üçüncü çizgi pozisyonundaki ısrarının en doğru tutum olarak Kürt halkı, öncüleri ve dostları tarafından takdir edildi. Bu çizgide ilkesel bir yaklaşım olması nedeniyle değişim olmayacağı anlaşılmaktadır. Ancak İran rejimi, meşruiyetini kaybetmiş, zayıflamış gerçekliğine rağmen demokratikleşmeye yönelmek yerine, savaşın ağır sonuçları altında yaşam mücadelesi veren kadınlara, Kürtlere ve muhalif kesimlere karşı idam, infaz, tutuklama, kaybetme, işkence gibi saldırıları çoğaltmaya yönelmektedir. Sınırları dışında da en yoğun saldırı geliştirdiği güç Kürt güçleri oldu. İranlı yetkilinin Türkiye ziyaretinde yaptığı açıklamalar, Kürdistan’a egemen ulus devletlerin ortak siyasi (ve açıklanmasa da gerekirse askeri) tutum ve iş birliğinin canlandırılmasına dönük bir arayış olduğuna işaret etmektedir. Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın son mesajında “Eğer İran rejimi Kürdistan bölgesine yönelik saldırılarını durdurmaz ve idam, yani asma politikasına son vermezse Kürtlerin gerici Molla rejimine son derece sert bir şekilde karşılık verme hakkı vardır.” değerlendirmesi yaptığı belirtildi. Bu mesajdan çıkarılması gereken çok sonuç olmakla birlikte mücadele yönteminde farklı yolların esas alınabileceği de anlaşılmaktadır.

Başur’da siyasi belirsizlik ve entegrasyon gündemi

Başur ve Irak’ta; bölge ve dünya açısından bu kadar kritik bir zaman aralığında Başur Kürdistan’da aylardır hükümet dahi kurulamamıştır. 21 Eylül’de ‘peşmerge güçlerinin tamamen birleştirilmesi ve reform sürecinin peşmerge bakanlığı çatısı altında tamamlandığı’ ilan edildi. Gerçekte bu birleşmenin ne kadar ulusal kaygılardan hareketle gerçekleştiği ya da ne kadar buna evirilebileceği, kalıcılaşabileceği önemli olacaktır. Irak’ta silahların devlet tekeline alınmasının tamamlanması tarihinde değişiklik yapılarak 30 Haziran 2027’ye ertelendi. ABD öncülüğündeki koalisyon güçlerinin resmi olarak Irak’tan çekilmesi ardından kendisiyle ne gibi sonuçları getireceği yoğun olarak değerlendirilmekte. Diğer bir önemli gündem başlığı da Şengal’e yönelik gelişmelerdir. Irak başbakanı Zeydi’nin 11 Eylül’de Şengal heyetiyle yaptığı görüşme ardından, Ezidilerin özsavunma yapıları YBŞ ve YJŞ başta olmak üzere siyasi ve idari statüsünün tanınması, özyönetim yapılarının korunması gibi kritik önemi bulunan konularda alınan kararlara ilişkin henüz resmi bir açıklama yapılmadı. Entegrasyona ilişkin resmi görüşmelerde alınan kararların detayları bilinmese de Devletler nezdinde alınan kararların önemli olduğuna kuşku yoktur. Ancak sürecin hem dışarıdan hem de yerel gerici yapılardan doğru müdahalelerine açık karakteri nedeniyle temkinli ve tedbirli yaklaşmak gerektiği açıktır.

Geliştirilen çok yönlü saldırılara rağmen; bu zorlu ve kritik süreçlerden varlığımızı koruyarak ve özgürlüğümüzü kazanarak çıkabilmek için; komünalist halk örgütlülüğünü ve özsavunmayı büyütmek olmazsa olmaz kabilindedir. Erkek egemen sistemin cinsiyetçi, faşist, toplumkırımcı, eko-kırımı ve yoksulluğu üreten varlığını aşma, şiddet kültüründen arınmış özgür eşit demokratik ve adil bir dünyayı yaratma ancak kadın özgürlük mücadelesi öncülüğünde mümkün görünmektedir. Çünkü bu sistem yaptıklarıyla, hedefledikleriyle kadınlara her gün onlarca mücadele gerekçesi ve başarma zorunluluğu için neden sunmaktadır.