İran savaşı ve ‘rejim değişikliği’ tartışması: Belirleyici olan halkın talepleridir
ABD ve İsrail’in İran’a yönelik söylemlerinin nükleer programdan siyasi yapının değişimine kadar genişlediği değerlendirilirken, diplomatik görüşmelerle eş zamanlı artan askeri gerilim dikkat çekiyor.
ŞEHLA MUHAMMEDİ
Haber Merkezi - İran, ABD ve İsrail arasındaki gerilime ilişkin değerlendirmelerde, askeri müdahale söyleminin nükleer programı sınırlama hedefinin ötesine geçerek siyasi yapının değişimi tartışmalarına kadar uzandığı ifade ediliyor. Maskat’tan Cenevre’ye uzanan görüşme trafiği sürerken eş zamanlı olarak askeri tansiyonun yükselmesi, diplomasi ile çatışmanın paralel yürüdüğünü gösteriyor. Analizlerde bu sürecin yalnızca iki taraflı bir kriz değil, Ortadoğu’da güç dengelerinin yeniden tanımlandığı daha geniş bir jeopolitik dönüşümün parçası olduğuna dikkat çekiliyor.
Bu kapsamda konuyu Ulusötesi Demokratik Kadınlar Platformu’nun bazı üyeleriyle tartışıyoruz: Bu savaş nereye varacak ve nasıl sona erebilir? Yoksa devam etmesini mi beklemek gerekiyor?
Bu savaş devam mı edecek yoksa sona mı erecek?
1991 yılından bu yana Ortadoğu’yu etkisi altına alan simetrik ve asimetrik savaşlar, geçmişteki çatışmalardan farklı bir tablo ortaya koyuyor. İran-Irak Savaşı gibi klasik savaşlara ya da Suriye’deki gelişmelere kısa bir bakış bile, bugün klasik olmayan bir savaşla karşı karşıya olduğumuzu gösteriyor. Bu savaş ne kalıcı bir barışa yol açıyor ne de gerilimi azaltıyor; aksine yapısal bir istikrarsızlığı derinleştiriyor.
Bu süreçte bölgesel ve bölge dışı aktörlerin her biri kendi çıkarlarını güvence altına almaya çalışıyor. Bu nedenle bu sürecin sona ermesine dair net bir perspektif de ortaya çıkmıyor. Çatışmaların şiddetinden daha kaygı verici olan ise, bu uzun süreli savaşları sona erdirmeye yönelik belirli bir stratejik çerçevenin bulunmamasıdır. Bitiş noktasına dair açık bir tanım olmadığında, yıpratma savaşlarının ortaya çıkması için zemin oluşur. Bunun işaretleri Ortadoğu ve çevre ülkelerin tamamında görülebilir.
Temel sorun, nihai hedefin ve ortak bir perspektifin olmamasıdır. Bu durumun anlaşılması, bizi “yeni dünya düzeni” kavramını yeniden düşünmeye yöneltebilir; çünkü bu düzenin şu anda yeniden çizildiği ve şekillendiği görülmektedir.
ABD’nin 15 maddelik planı hangi hedefleri içeriyor, ne ölçüde uygulanabilir; “İran’ı taş devrine döndürme” tehdidi nasıl bir stratejik mesaj veriyor ve mevcut krizlere rağmen İran ile diğer tarafların savaşın sürmesine dayanan tutumu bu çatışmanın neden uzadığını nasıl açıklıyor?
Donald Trump’ın ilk başkanlık döneminde, politikaları çoğu zaman “deli kral” teorisi çerçevesinde değerlendirilmişti; bu yaklaşım, rakipleri baskı altına almak için belirsizlik yaratmaya dayanır. Ancak son açıklamaları, dikkat çekici bir değişime işaret etti; zira uzun vadeli bir askeri programın sürdürüleceğinden söz etti.
“Taş devri” kavramının gündeme getirilmesi, yalnızca askeri bir tehdit olmanın ötesinde psikolojik ve toplumsal bir mesaj taşımaktadır. Bu mesaj, kamuoyunda korku yaratmayı ve hayati altyapıların çöküşü fikrini telkin etmeyi amaçlar. Ancak gerçekte, birçok insan için bu durum zaten somut biçimde deneyimlenmiştir: Çok katmanlı ekonomik ve çevresel krizlerden ilaç kıtlığına, ilaç sanayii gibi hayati altyapıların zarar görmesinden, özellikle otoimmün hastalıkları olan hastaların tedaviye erişimde yaşadığı zorluklara kadar pek çok etken, zor ve yıpratıcı bir yaşam tablosu ortaya koymaktadır. Bu koşullar bütünü, “taş devri” metaforuna benzetilebilecek bir yaşamı tarif etmektedir.
Trump’ın son açıklamaları, bir yandan durumu kontrol altında tuttuklarını ve zafer elde ettiklerini vurgularken, diğer yandan askeri operasyonların süreceğini belirtmektedir. Bu durum modern savaşların tipik bir paradoksunu yansıtır: başarı ilanı, fakat çıkış yolunun sunulmaması. Savaşın bitişine dair net bir takvimin bulunmaması ve nükleer silahların yayılmasını önlemekten siyasi yapısal değişimlere kadar dağınık hedeflerin öne sürülmesi, karar alma düzeyinde dahi bu çatışmanın nasıl sona ereceğine dair açık bir uzlaşının olmadığını göstermektedir. Bu hedef belirsizliği, savaşı sınırlı bir operasyon olmaktan çıkarıp sınırsız ve yıpratıcı bir projeye dönüştürmektedir.
Bu arada, küresel enerji güvenliğinde ABD’nin rolüne ilişkin söylemdeki değişim, özellikle Hürmüz Boğazı bağlamında, uluslararası düzenin geleneksel yapılarının yeniden tanımlandığını göstermektedir. Bu yeniden tanımlama, istikrar zemininde değil; ekonomik baskılar, toplumsal hoşnutsuzluklar ve jeopolitik rekabetler bağlamında şekillenmektedir.
Bu maliyeti yalnızca bölge halkları değil, küresel toplum da ödeyecektir
Bu noktada önemli olan, söz konusu savaşın yalnızca birkaç ülke arasındaki bir çatışma olmadığıdır; aksine bölgesel ve küresel ölçekte yeni bir düzene geçişin yansımasıdır. Gerçekçi bir değerlendirme ve açık hedefler olmadığı takdirde, savaşın daha derin, daha geniş ve daha maliyetli hale gelme riski vardır. Bu maliyeti yalnızca bölge halkları değil, küresel toplum da ödeyecektir.
Tarih, birçok modern devletin savaş koşullarında şekillendiğini göstermektedir. Kaynakların ve gücün örgütlenmesi ihtiyacı, yönetim yapılarının pekişmesine yol açmıştır. Ancak savaş ile devlet arasındaki ilişki basit değildir; karmaşık ve kimi zaman tehlikeli bir döngüdür: Savaş devleti kurar, devlet ise savaşı yeniden üretir. Bu döngü bugün Ortadoğu’da, İran, İsrail ve ABD arasındaki gerilimlerde de görülebilir.
Son olarak, bu gelişmelerin iç dinamikleri de göz ardı edilmemelidir. Toplumsal hoşnutsuzlukların kontrol altına alınması, İran’da, 7 Ekim öncesi İsrail’de ve Trump döneminde ABD’de bu sürecin şekillenmesinde önemli rol oynamıştır. Bu nedenle krizi anlamak için iç siyaset, jeopolitik rekabet ve savaş dinamikleri arasındaki ilişkiye çok katmanlı bir perspektifle bakmak gerekmektedir.
ABD ve İsrail’in İran’da siyasi yapıyı değiştirmeyi hedeflediği yönündeki tartışmalar ne ölçüde politikalarına yansıyor ve böyle bir senaryoda rol oynayabilecek bir muhalefet ya da yeni aktörler var mı, yoksa bu alanda hâlâ bir boşluk mu bulunuyor?
ABD ve İsrail’in askeri adımları için açıklanan gerekçelerden biri, İran’ın nükleer silaha ulaşmasını engellemekti. Ancak bu söylem kısa sürede “rejim değişikliği” tartışmalarına doğru kaydı. Müzakere sürecine bakıldığında, Maskat görüşmelerinden sonraki birçok toplantıya kadar, diplomasi devam ederken askeri gerilimin de arttığı görülüyor. Örneğin bu görüşmeler sırasında 12 günlük bir çatışma dönemi yaşandı; ardından sonuncusu Cenevre’de olmak üzere son aylarda yeni toplantılar yapıldı. Bu durum, müzakere ve çatışma hatlarının paralel biçimde ilerlediğini gösteriyor.
Bu çerçevede ABD’nin, kalıcı bir uzlaşıdan çok bölgedeki güç dengesini yeniden tanımlamayı hedeflediği görülmektedir. Bu süreç, Ortadoğu’nun jeopolitik dizilişinin yeniden şekillendirilmesi olarak değerlendirilebilir. Bu tartışmalarda çoğu zaman göz ardı edilen unsur ise halkın yaşadığı insani durum ve günlük yaşam üzerindeki baskılardır. Bu baskılar özellikle “Jin, Jiyan, Azadî” (Kadın, Yaşam, Özgürlük) ayaklanmasından sonra daha görünür hale gelmiştir.
Tarihsel açıdan bakıldığında, 1979 devrimi deneyimi, geniş bir toplumsal hareketin süreç içinde nasıl farklı sonuçlara evrilebildiğini göstermektedir. Günümüzde de bazı analizler, geleneksel ittifaklarda çatlaklara işaret etmektedir. Örneğin ABD ile bazı Avrupa ülkeleri arasında bölgesel krizlere yaklaşım konusunda görüş ayrılıkları bulunmaktadır. Bu farklılıklar askeri iş birliği, üslerin kullanımı veya çatışmalara ilişkin tutumlarda görülebilmektedir.
Öte yandan Irak gibi ülkelerin deneyimi, dış müdahale ve askeri koalisyonların uzun vadeli ve karmaşık sonuçlar doğurabileceğini göstermiştir. Hürmüz Boğazı çevresindeki gerilimler veya bölgesel koalisyon oluşturma girişimleri, bazı çevreler için bu ülkenin geçmiş deneyimlerini hatırlatmaktadır.
Belirleyici olan halkın rolü ve talepleridir
İç düzeyde en önemli sorunlardan biri, kapsamlı ve örgütlü bir alternatifin bulunmamasıdır. Hem ülke içinde toplumsal tabana sahip hem de uluslararası düzeyde güvenilir bir seçenek olarak öne çıkabilecek bir güç eksikliği hissedilmektedir. Böyle bir alternatifin yokluğunda, mevcut yapının zayıflaması bir güç boşluğu yaratabilir. Bu boşluk, demokratik bir geçişi kolaylaştırmak yerine mevcut durumun daha da güçlenmesine yol açabilir.
Bununla birlikte siyasi güçleri örgütleme yönünde bazı çabalar da görülmektedir. Yurtdışındaki toplantı ve konferanslar, bazı grup ve partiler arasında kurulan ittifaklar bu girişimler arasında yer alıyor. Ancak bu çabalar; kimlik temelli farklılıklar, grup içi rekabet ve toplumun farklı kesimlerini temsil etme sorunu gibi ciddi zorluklarla karşı karşıyadır.
Sonuç olarak belirleyici olan yalnızca devletler arası güç mücadelesi veya muhalefetler arasındaki rekabet değil, halkın rolü ve talepleridir. Tarihsel deneyimler, toplumun sesi ve gerçek talepleri göz ardı edildiğinde krizlerin çözülmediğini, aksine daha karmaşık ve maliyetli biçimlerde yeniden üretildiğini göstermektedir.