Savaşın görünmeyen yüzü: İran’da işçiler hedefte
İran’daki savaşın etkileri en ağır biçimde işçi sınıfını vuruyor; saldırılar, enflasyon ve işsizlik emekçileri derin bir geçim krizine sürüklüyor.
PERŞENG DOLETYARİ
Haber Merkezi- İran’da devam eden savaş, resmi söylemde “hassas hedefleme” ve “sınırlı askeri operasyon” olarak sunulsa da, toplumsal gerçeklikte kendisini şiddetin alt sınıfların gündelik yaşamına kaydırılması şeklinde gösteriyor. İran’da bu kayma en çok işçilerin yaşamında görülüyor; işyeri — fabrika, rafineri, atölye ya da bir inşaat sahası — ekonomi ile savaşın kesişim noktasına dönüşmüş durumda. Görünürde “altyapı” olarak adlandırılan şey, aslında işçilerin ekmek kazandığı, yaşadığı ve artık can verdiği yerin ta kendisi.

İşçiler savaşın merkezinde
Somut örnekler, üretim tesislerine yönelik saldırıların istisna değil, savaşın bir parçası olduğunu gösteriyor. Nakde’deki un ve nişasta fabrikasına yönelik saldırı en az 11 işçinin hayatını kaybetmesine yol açtı. Yaklaşık 2500 kişiye istihdam sağlayan bu fabrika, bir anda hem “iş gücünün” hem de “üretim kapasitesinin” ortadan kaldırıldığı bir noktaya dönüştü.
İsfahan’daki Cey Sanayi Bölgesi’nde ısıtma-soğutma ekipmanları üreten bir fabrikada 15 işçinin öldürülmesi de “askeri hedef” ile “çalışma alanı” arasındaki sınırın fiilen ortadan kalktığını gösteriyor. Artık işçi savaşın kıyısında değil, doğrudan merkezinde yer alıyor.

Üretim alanları yok ediliyor
Kazvin’de Abgine Cam Fabrikası’na yapılan saldırı sonucu en az 12 işçinin yaralanması ve Kum’da 110 çalışanın bulunduğu hafif beton fabrikasının tamamen yıkılması 7 kişinin ölmesi ve onlarca kişinin yaralanmasıyla sonuçlandı. Bu durum da savaşın sistematik biçimde çalışma alanlarına nüfuz ettiğini gösteriyor. Bu örnekler ortak bir modeli ortaya koyuyor: üretimin yok edilmesi, istihdamın ortadan kalkması, geçim kaynaklarının istikrarsızlaşması ve sonunda toplumsal şok.
Savaş binlerce işçi için işsizlik anlamına geliyor
Melayer’de kağıt fabrikası ve sanayi depolarına yönelik saldırılar sonucu işçilerin ölmesi ya da Rey Şehri rafinerisinde işçi ölümlerinin yaşanması, işçilerin yalnızca işsizlikle değil, doğrudan ölümle karşı karşıya olduğunu gösteriyor. Ancak işçilerin ölmediği durumlarda bile savaş, onların yaşamını “askıda” bırakıyor. Bunun en açık örneği, inşaat projelerinin büyük ölçüde durmasıdır; raporlara göre projelerin yüzde 80-90’ı durdurulmuş durumda. Bu, hiçbir birikimi ya da kurumsal desteği olmayan binlerce gündelik işçinin anında işsiz kalması anlamına geliyor.
Üretim zinciri tehdit altında
Ulaşım sektöründe altyapı ve navigasyon sistemlerindeki aksaklıklar sürücüleri fiilen işsiz bırakıyor. Tarım ve hayvancılıkta ise yem teminine ilişkin endişeler tüm üretim zincirini tehdit ediyor. Bu durumda savaş yalnızca askeri bir olay değil, yaşamı “yıpratıcı bir bekleyiş” haline getiren toplumsal bir duruma dönüşüyor: ne iş var, ne gelir, ne de normale dönüşe dair bir ufuk.
Bu krizin en derin boyutlarından biri ilaç sektörüne yönelik saldırılar. Hamedan’daki ilaç fabrikalarının bombalanması ve en az 8 ilaç şirketinin zarar görmesi, yalnızca bir sanayi aksaması değil; doğrudan yaşam zincirinin hedef alınmasıdır. Bir eczacının işyerinde öldürülmesi ya da Andimeşk’teki İmam Ali Hastanesi’nin işlevsiz hale gelmesi, meselenin artık sadece “işçi” ya da “üretim” değil, tüm toplumun yaşam krizi olduğunu gösteriyor.
Savaş kırılgan zemin üzerinde ilerliyor
Oysa savaş öncesinde bile İran’da ilaç eksikliği kronik bir sorundu. İlaç sektörünün 150 trilyon tümen borcu, döviz teminindeki aksaklıklar ve yüzlerce ilacın bulunamaması, savaşın zaten kırılgan bir zemin üzerinde gerçekleştiğini ortaya koyuyor. Bu koşullarda sektörde çalışan işçiler, hem ilaç üreticisi hem de ilaç yokluğunun mağduru durumunda.
Enflasyon ve geçim çöküşü: savaş sofrada
Savaş öncesinde yüzde 60’a yaklaşan enflasyon, savaş koşullarında merkezi bir mekanizmaya dönüşüyor. Fabrikaların yıkılması, arzın bozulması ve devlet harcamalarının artması fiyatları yükseltiyor. İşçiler için bu, acımasız bir denklem: sabit ya da sıfır gelir + hızla artan giderler = yoksulluğa düşüş.
Hayati ilaçların fiyatı bir milyar tümeni aşarken ya da gıda kıt hale gelirken, işçiler temel ihtiyaçlarını kısmak zorunda kalıyor. Savaşın makro düzeyden bireyin bedenine ve günlük yaşamına indiği nokta tam da burası.
Savaş öncesi verilere göre İran nüfusunun yaklaşık yüzde 40’ı yoksulluk sınırının altındaydı. Savaş bu durumu sadece ağırlaştırmıyor, derinleştiriyor. Sigortasız çalışan işçiler, inşaat işçileri, sürücüler ve hizmet sektörü çalışanları en büyük zararı görüyor. Buna karşılık güç yapısına yakın ya da kayıt dışı ekonomik ağlara erişimi olan kesimler krize daha kolay uyum sağlayabiliyor. Bu da savaşın kriz yaratmanın yanı sıra onu eşitsiz biçimde dağıttığını gösteriyor.
Tüm bu veriler, altyapı ve üretim tesislerinin hedef alınmasının “savaşın içselleştirilmesi” olarak tanımlanabilecek bir sürecin parçası olduğunu ortaya koyuyor. Bu süreçte savaş sınırları aşarak toplumun içine taşınıyor: fabrikalar kapanıyor, insanlar işsiz kalıyor, hastaneler kriz yaşıyor ve piyasa enflasyonla sarsılıyor. Böylece savaş günlük yaşamda yeniden üretiliyor.
İşçiler savaş ekonomisinin görünmez kalkanı
Daha derin bakıldığında, işçilerin bu savaşta “görünmez kalkan” haline geldiği görülüyor. Yıkım, yaptırımlar ve askeri harcamalar altında kalan sistem, ayakta kalmak için yükü en alt katmana yani emek gücüne aktarıyor.
Nakde ya da İsfahan’daki fabrikaların bombalanması sadece işçilerin ölümü ya da işsizliği değil; aynı zamanda ekonominin yeniden kurulma yükünün yine işçilerin omuzlarına bırakılması anlamına geliyor. İşini kaybeden işçi, enflasyon altında yeniden iş bulmak zorunda kalıyor üstelik çökmekte olan bir piyasada. Bu, yapısal bir çelişki yaratıyor: işçi hem yok ediliyor hem de sistemin devamı için ona ihtiyaç duyuluyor.
Bu durum “işsiz çalışma” olarak adlandırılabilecek yeni bir olguyu doğuruyor: becerisi ve kimliği olan ama çalışacak alan bulamayan işçiler. Örneğin Kazvin’deki cam işçisi ya da Hamedan’daki ilaç işçisi, işyeri yıkıldıktan sonra kolayca başka bir işe geçemiyor. Bu kişiler ne üretime katılabiliyor ne de sistemden tamamen kopuyor; arada kalmış bir emek gücüne dönüşüyor.
Toplumsal kimlik krizi
Bu tablo, özellikle inşaat sektöründeki duruşla birlikte “askıda proletarya”yı büyütüyor. Kalıcı işi olmayan, sosyal güvencesi bulunmayan ve geleceğe dair perspektifi olmayan bir kesim. Bu noktada ekonomik kriz, toplumsal kimlik krizine dönüşüyor.
Savaşın etkisi işyeriyle sınırlı kalmıyor, ailelere de yansıyor. Gelir kaybı çocukların eğitimini, tedavi masrafları sağlık süreçlerini, ekonomik güvensizlik ise aile içi ilişkileri etkiliyor. Bu anlamda bir fabrikanın ya da hastanenin vurulması, dolaylı olarak bir neslin geleceğini hedef alıyor.
Daha derin bir düzeyde, savaşın en son yerleştiği alan “işçinin bedeni” oluyor. Bu bir metafor değil, somut bir gerçekliktir. Saldırılarda yaralanan işçiler, pahalı ilaçlar nedeniyle tedavi olamayanlar ya da yetersiz beslenme sonucu hastalananlar, savaşın insanın biyolojik varlığına kadar indiğini gösteriyor. Bu noktada işçi bedeni üç krizin kesişimidir: doğrudan şiddet (saldırılar), ekonomik şiddet (enflasyon ve işsizlik) ve yapısal şiddet (sosyal güvencesizlik).
Bu koşullarda savaş, eşitsizliği yeniden üretip derinleştiriyor. Özellikle kayıt dışı çalışan işçiler en ağır darbeyi alıyor. Örneğin Merivan’da işi duran bir inşaat işçisi ya da altyapı sorunları nedeniyle çalışamayan bir sürücü, finansal kaynaklara erişimi olan kesimlere kıyasla çok daha hızlı yoksullaşıyor. Bu da savaşın geçici bir kriz değil, uzun vadeli bir eşitsiz kaynak dağıtım mekanizması olduğunu gösteriyor.
Yıpratıcı bir hayatta kalma hali
Bu süreç devam ederse, işçileri ani bir çöküşten çok “yıpratıcı bir yaşam” bekliyor. Güvencesiz işler, enflasyon karşısında eriyen ücretler ve zayıflayan sosyal destekler.
Bu noktada mesele ilerlemek değil, hayatta kalmaktır. Sonuç olarak işçiler bu savaşta üç çelişkili rolü aynı anda taşıyor: üretici, mağdur ve sistemin devamını sağlayan yük taşıyıcı. Bu çelişki krizin özünü oluşturuyor. Var olmak için emeğe ihtiyaç duyan sistem, aynı emeği yok oluş ve yıpranma sürecine sürüklüyor. Bu çerçevede işçiler savaşın kenarında değil, merkezindedir ama görünmeyen bir merkezde.