Kadın, direniş ve örgütlenme: Cephede var, kararda yok- 3

Kadınlar cephede ve direnişte en ön saflarda yer alırken; liderlik ve karar mekanizmaları hala erkek egemen yapılar tarafından belirleniyor, kadınların askeri varlığı ise çoğu zaman geçici ve tanınmadan yoksun kalıyor.

MALVA MUHAMMED

Haber Merkezi - Ortadoğu’da kadınların askeri alandaki varlığı, bir ilerleme hikâyesi olmaktan çok, çelişkilerle örülü bir mücadele alanını yansıtıyor. Savaş anlarında silah altına alınan, direnişin sembolü haline getirilen kadınlar; barış ve yeniden yapılanma süreçlerinde görünmez kılınıyor. Irak’ta geçici birliklerden yerel direniş inisiyatiflerine, Filistin’de sembolleşen fedakarlıktan sınırlı temsile, Lübnan’da aidiyet temelli katılımdan dışlanan liderliğe ve Ürdün’de kurumsal açılımlara rağmen süren eşitsizliğe kadar uzanan bu tablo, kadınların sadece savaşın değil, aynı zamanda iktidarın dışında tutulduğunu gösteriyor.

Ortadoğu ülkelerinde kadınların seferber edilmesi meselesi, tarih, ideoloji ve toplumsal politikaların iç içe geçtiği karmaşık ve çok katmanlı bir konudur. Kadınların askeri güçlere katılımı ani bir gelişme değil; kültürel kısıtlamalar ve toplumdaki geleneksel rol algısı gibi birçok engelle karşılaşarak zaman içinde şekillenen bir sürecin ürünüdür.

Bu olguyu anlamak için yalnızca sayılara ya da resmi kararlara bakmak yeterli değildir. Kadınların mobilize edilmesinin ardındaki motivasyonların, devletlerin bu adımla ulaşmak istedikleri hedeflerin ve bunun uzun vadeli toplumsal ve siyasal etkilerinin de analiz edilmesi gerekir.

Iraklı kadınlar: Beyaz önlükten savaşın ortasına

     

     

Bağdat’ta kahramanlık yalnızca erkeklere ait değildi. 1970’li yıllarda, özellikle 1977’de, tıp, fen ve hemşirelik öğrencileri üniversite koridorlarında askeri üniformalarıyla dolaşıyor, subay rütbesi taşıyor ve silahlı kuvvetler içinde görev yapıyordu. Bu dönem, Iraklı kadının ‘güç alanına’ girişinin sessiz ama önemli bir adımıydı.

Ancak 1980’de başlayan İran-Irak savaşıyla birlikte tablo değişti. Savaşın şiddetlenmesiyle kadınlar ön cepheye çağrıldı, ardından sessizce geri çekildi. Daha sonra kadınlara askeri rütbe verilmesi durduruldu ve yalnızca sivil sözleşmeli statüsünde görevlendirilmeleri kararlaştırıldı. Yani savaş çıktığında kadınlar çağrılıyor, bittiğinde ise unutuluyordu. Katılımları geçici ve koşullu bir nitelik taşıyordu.

1990’lı yıllarda ise kadınlar bu hikayede sadece bir dipnot olmayı reddetti. 1993’te ilk bağımsız kadın askeri birlikleri ortaya çıktı. Kadınların yönettiği bu birlikler, erkek egemen kontrolün dışında yeni bir başlangıç anlamına geliyordu. Savaş eğitimi, taktik görevler ve artan bilinçle kadınlar yalnızca yetenekli değil, aynı zamanda hazır olduklarını da gösterdi. Ancak bu birlikler uzun süre kalıcı olamadı; daha çok savaş ve ambargo koşullarına bağlı geçici oluşumlar olarak kaldı.

2003 sonrası süreçte bu deneyim büyük ölçüde ortadan kalktı. Irak ordusunun dağıtılması ve yeniden yapılandırılmasıyla birlikte kadınların katılımı bireysel ya da sınırlı düzeyde kaldı. Kadınlar çoğunlukla idari ve sağlık alanlarında görev aldı, bağımsız kadın muharip birlikleri ise neredeyse tamamen ortadan kayboldu.

2005 yılında kadınlar yeniden silahlı kuvvetlere katılmaya çağrıldı, ancak geniş bir alan tanınmadı. Kadınlara çoğunlukla sağlık, idari ve muharip olmayan görevler verildi. Güncel raporlar, Irak ordusunda kadınların temsilinin hala oldukça düşük olduğunu, özellikle liderlik pozisyonları, eğitim ve taktik görevlerde ciddi bir eşitsizlik bulunduğunu ortaya koyuyor. Bu durum, sivillerin korunması ve toplumsal cinsiyete dayalı şiddetle mücadele gibi alanlarda ordunun etkinliğini doğrudan etkiliyor.

Kurumsal gerilemeye rağmen, dikkat çeken bazı kadınlar da oldu ordu içerisinde. Örneğin, Engam et-Temimi, yeni kurulan Irak ordusunda “kurmay tuğgeneral” rütbesi alan ilk kadın oldu. Bu durum kadınlar açısından sembolik bir başarıydı; ancak 1990’lardaki gibi bağımsız kadın birliklerinin geri dönüşü anlamına gelmedi.

2014’te IŞİD’in Irak şehirlerini işgal etmesiyle yeni bir çelişki ortaya çıktı: Devlet kadın birliklerini yeniden kurmadı, ancak kadınlar kendi yerel ve bağımsız girişimlerini oluşturdu. Irak sınırları içerisinde 2015’te Şengal’de kurulan Êzîdxan Kadın Birlikleri kadınların kendi kararlarını aldığı, öz savunma bilinciyle oluşturduğu ordu olması açısından önemli bir örneği teşkil etti. Kadınlar, katliamların ardından kendi toplumlarını savunmak için silahlandı. IŞİD çetelerine karşı Êzidi kadınları kendi öz savunmalarını örgütledi. Kadınlar katliamlara ve özelde de kadın kırımına karşı savaştı ve başardı.

Bugün veriler, ordudaki kadın oranının yüzde 5’i geçmediğini ve çoğunlukla medya ve sağlık alanlarında yoğunlaştığını gösteriyor. Komuta kademesi ise hala ertelenmiş bir hedef olarak duruyor.

Filistinli kadınlar: Sembol ile silah arasında

    

Mülteci kamplarının köşelerinde, çatlamış duvarlar ve uçak sesleri arasında Filistinli kadınlar, sessiz ama unutulmaz bir kahramanlık tarihi yazdı. Kadınların seferberliği burada her zaman resmi olmadı; ancak halkın kolektif hafızasında derin bir yer edindi. Mücadele eden kadın imgesi, ulusal onurla özdeşleşti.

1930’lardan itibaren Kudüs’te kadın direnişinin ilk izleri ortaya çıktı. Kadınlar, devrimcilere destek olmak ve silah kaçırmak için örgütlendi. 1936 Ayaklanması sırasında, mesajları ve silahları kıyafetlerinin altında taşıdılar. 1948’de ise Hulwa Zeydan, öldürülen eşinin tüfeğini alarak İsrail güçlerine karşı savaştı ve altı askeri öldürdükten sonra hayatını kaybetti.

1970’lerde genç kadınlar askeri eğitim kamplarına katıldı. Bu isimler arasında, bir askeri operasyonu yöneten ve bu süreçte yaşamını yitiren Dalal el-Mağribi öne çıktı ve ulusal bir sembole dönüştü. İntifadalar sırasında kadınlar ön saflarda yer aldı; baskıyla karşılaştılar, cezaevlerine atıldılar ama geri adım atmadılar.

Ancak tüm bu cesarete rağmen, liderlik ve üst düzey pozisyonlar erkeklerin tekelinde kaldı. Eşitlik iddiasında bulunan örgütlerde bile bu durum değişmedi. Gazze’de Hamas ve İslami Cihad bünyesinde kadın birimleri ortaya çıksa da bu katılım çoğunlukla gerçek bir güçlenmeden ziyade sembolik ve propagandaya dayalı kaldı.

Kadınlar, eğitim almalarına rağmen belirli rollerle sınırlandırıldı; ihtiyaç anında çağrıldılar, müzakere süreçlerinde ise geri planda bırakıldılar. Erkek egemen kültür, geleneksel bakış açısı ve toplumsal normlar, kadını lider değil sembol olarak konumlandırmayı sürdürdü. Buna rağmen bazı kadınlar bu sınırları aşarak hem siyasette hem de sahada güçlü bir varlık ortaya koydu.

Son savaşta ise, bazı kadınların hala silahlı gruplar içinde yer aldığına dair raporlar yayımlandı. Sayıları erkeklere kıyasla sınırlı olsa da, bazıları lojistik destek ve askeri medya alanlarında, bazıları ise doğrudan çatışmalarda görev aldı; özellikle Gazze’de.

Lübnan: Lojistik destekten siyasi söyleme

   

Mezheplerin silahlarla kesiştiği, aidiyetlerin sınırların önüne geçtiği bir ülkede, Lübnanlı kadınlar kendilerine, yalnızca parti kimliğiyle kabul edilen alanlarda yer açmaya çalıştı…

İç savaş sırasında kadınlar, Hizbullah ve Lübnan Güçleri gibi askeri karakter taşıyan siyasi partilere katıldı; ancak lider olarak değil, sadakate bağlı “şartlı askerler” olarak yer aldılar. Lübnanlı kadın için silah taşımak, bağımsızlığın değil aidiyetin bir ifadesiydi ve çoğu zaman geçiciydi. Yani bu katılım, bağımsız bir feminist perspektife dayanmıyordu.

1975-1990 yılları arasındaki iç savaş boyunca kadınlar gösterilere katıldı, sağlık hizmetlerinde yer aldı ve bazı askeri operasyonlarda görev aldı. Emel Hareketi ve Hizbullah gibi yapılar içinde yer alsalar da, katılımları her zaman erkek egemen siyasi sınırlar içinde kaldı. Savaş sonrasında da kadınlara rollerini yeniden tanımlayabilecekleri gerçek bir alan açılmadı; aksine, geleneksel rollere geri itildiler. Söylemi süsleyen bir unsur olarak var oldular, ancak karar mekanizmalarının dışında bırakıldılar.

Terfilerdeki ayrımcılık, toplumsal baskılar ve kırılgan güvenlik koşulları, Lübnanlı kadının ordudaki varlığını, askeri mücadelenin kendisi kadar zor bir mücadeleye dönüştürüyor. Eğitim ve psikolojik destek programları bulunsa da değişim hâlâ yavaş ilerliyor ve politikalarla değil, daha çok sınırlı girişimlerle şekilleniyor.

Bu süreçte Canaa Sader ortaya çıktı; Lübnan tarihinde savaş uçağı kullanan ilk kadın olarak kayıtlara geçti. Tarihi bir an mı? Evet. Bir dönüm noktası mı? Pek sayılmaz. Çünkü onun gökyüzünde açtığı yol, kadınlar için yeryüzünde liderlik kapılarını aralamaya yetmedi. Kadınlar hala lojistik rollerle sınırlandırılıyor; ihtiyaç duyulduğunda çağrılıyor, terfi söz konusu olduğunda ise geri plana itiliyor.

Lübnanlı kadınların uçabileceklerini kanıtladıkları doğru; ancak karar alma mekanizmalarına “inmelerine” hala izin verilmiyor. Bu, kahramanlık eksikliği olmayan ama tanınma eksikliği yaşayan bir mücadelenin hikayesi. Peki bir uçağı kullanmak, liderlik hakkını elde etmek için yeterli mi? Ya da savaşmak, bir kadını lider yapmaya yeter mi? Lübnan’daki kadın deneyimi, daha geniş bir Arap gerçekliğinin aynasıdır: Kadınlar ilerlemenin sembolü olarak kullanılır, ancak bu ilerlemenin araçları onlara verilmez.

Ürdün ulusal savunmasında kadın izi

   

Ürdün Silahlı Kuvvetleri, kadınları bünyesine katan ilk kurumlardan biri olarak öne çıkmaktadır. Süreç 1950’lerde kadınların öğretmen olarak görevlendirilmesiyle başladı; zamanla saha görevleri ve özel operasyonlara kadar genişledi. 1960’larda askeri hemşireler eğitildi, 1973 yılına gelindiğinde ise mühendis kadınlar subay olarak görevlendirildi.

1970 ve 1980’lerde bölgesel gerilimlerin artmasıyla kadınların orduya katılımı genişledi ve kadınlara özel birlikler kuruldu. Bu sayede kadınlar askeri eğitim alma imkanı buldu. Ürdün Prensesi Ayşe bint Hüseyin, 1987’de Kraliyet Askeri Akademisi Sandhurst’ten mezun olan ilk Ortadoğulu kadın oldu; özel kuvvetlerde görev yaptı, kadınların rolünü savundu ve tuğgeneral rütbesine yükseldi.

1990’lı yıllarda kadınların sayısında artış yaşandı; eğitim ve gelişim programlarıyla kadınların daha geniş roller üstlenmesi teşvik edildi.

2003 yılında kadınların orduya er olarak katılmasına izin verilmesi önemli bir dönüm noktası oldu. Zamanla kadınlar muharip rollerde de yer almaya başladı ve bu durum ordudaki varlıklarını güçlendirdi. 2007’de Kraliyet Hava Kuvvetleri bünyesinde kadın hava polis birliği kuruldu; arama, denetim ve askeri disiplin görevlerinde yer aldı. 2010’da ise özel güvenlik, koruma birimleri ve havalimanı güvenliğinde görev almaya başladılar.

Kadınların askeri alandaki gelişimi devam etti. 2016’da kadın pilot adayları yetiştirilmek üzere programa alındı; savaş ve helikopter pilotluğu için eğitildiler. 2021’de ise kadınlara özel operasyon birimi kuruldu.

Bu tabloya farklı bir perspektiften bakıldığında, kadınların devlet ve ordu yapıları içinde yer alış biçimi çoğu zaman özgürleşmeden ziyade “uyum sağlama” üzerinden şekilleniyor. Mevcut iktidar ve militarist sistemler erkek egemen zihniyet üzerine kurulu olduğu için, bu yapılara dahil olan kadınlar çoğunlukla o sistemin diline, tarzına ve hiyerarşisine benzedikleri ölçüde kabul görüyor. Bu durum, kadının varlığını artırsa da özneleşmesini sınırlayan bir çelişki yaratıyor. Yani kadınlar sistem içinde yer buldukça güçleniyor gibi görünse de, aslında çoğu zaman o sistemi yeniden üreten bir role itiliyor. Bu nedenle kalıcı bir dönüşüm, yalnızca kadınların mevcut yapılara dahil olmasıyla değil; bu yapıların zihniyetinin, örgütlenme biçiminin ve iktidar anlayışının köklü bir şekilde değişmesiyle mümkün olabilir. Bu tablo, Kürdistan’ın dört parçasında gelişen Kürt kadın deneyiminden tüm boyutlarıyla ayrışmaktadır. Bu farklı yolu ise dosyamızın dördüncü ve son bölümünde ele alacağız.