Şiva Mahbubi: Protestolar için gizli ağlar kurulmalı

İran’da siyasi tutuklu kadınlara yönelik baskıların arttığını belirten Şiva Mahbubi, protestoların sürekliliği için yeni ağların kurulması gerektiğini belirtti.

ŞAHLA MUHAMMED

Haber Merkezi - İran’da son dönemde protestocu ve aktivistlere yönelik baskılar artarken, kadınlar hakkında verilen uzun süreli hapis ve idam cezaları da dikkat çekiyor. Müjde Haşimi Bazerghani ve Nejme Emîni’nin idam cezaları son günlerde onaylanırken, Mahbube Şabani’nin hücreye konulduğuna ilişkin haberler yayımlandı. Daha önce de Pexşan Ezizi, Zehra Şehbaz Taberi, Leyla Ebulhaseni, Terane Rahimi, Sûda İbrahimî ve Meryem Hedavend hakkında ağır hapis veya idam kararları verilmişti. Siyasi Tutukluların Özgürlüğü Komitesi Sözcüsü Şiva Mahbubi, İran’da kadın siyasi tutuklulara yönelik artan baskı ve idam kararlarını ajansımızın sorularını yanıtladı.

*Yargının protestoculara yönelik yaklaşımında nasıl bir değişim yaşandı? İdam ve hapis cezaları neden muhaliflere yönelik temel araçlar olmaya devam ediyor? Ayrıca Aralık 2022dönemindeki protestolarda gözaltına alınanların durumunu bu süreçte nasıl değerlendiriyorsunuz?

Hükümetin ve yargı kurumlarının yaklaşımı; kapsamlı baskı, ağır cezalar, idam, zorla itiraf ve aileler üzerindeki baskı politikaları üzerinden şekilleniyor. Savaş ve ekonomik kriz ortamında halkın olası protestolarından duyulan korkuyla birlikte bu baskı politikası daha da yoğunlaştı ve çoğunlukla gizli gerçekleştirilen, benzeri görülmemiş sayıdaki idamların önünü açtı. Bu süreçte siyasi tutuklu kadınlara yönelik baskılar da önemli ölçüde arttı. “Bağy” (devlete karşı silahlı isyan) gibi suçlamalarla yaklaşık 60 kadın idam riskiyle karşı karşıya bulunuyor. Meşhed’deki Vekilabad Hapishanesi’nde Nejme Emîni ve Mahbube Şabani’nin yatağa kelepçelendiğine ilişkin haberler ile Peresto Ahmedî ve Seher Mêmîzade gibi aktivistlere verilen kırbaç cezaları, baskı politikalarının ulaştığı boyutu ortaya koyuyor. Hükümet, kentleri militarize ederek gücünü olası protestoları kontrol altına almaya yöneltiyor. Bu baskı sürecinde kadınlar, “Jin, Jiyan, Azadî” hareketinin ön saflarında yer almaları ve sessiz kalmayı reddetmeleri nedeniyle baskıların başlıca hedeflerinden biri haline geliyor.

*İran’daki insan hakları ihlalleri ve siyasi tutukluların durumuna ilişkin uluslararası kurumların rolünü nasıl değerlendiriyorsunuz? Birleşmiş Milletler, İnsan Hakları Konseyi ve Güvenlik Konseyi gibi kurumların idamları önlemek ve siyasi tutukluların serbest bırakılması için baskı oluşturma konusunda hangi somut araçları ve yetkileri bulunuyor?

Devletler ve uluslararası kurumlar en fazla araca sahip olan taraflar. Diplomatik ilişkilerin kesilmesi, büyükelçiliklerin kapatılması, Devrim Muhafızları ve hükümet yöneticilerinin mal varlıklarının dondurulması veya bunlara el konulması gerçek bir baskı oluşturabilir. Genel yaptırımlar yalnızca halkı baskı altına alıyor. Hükümete bağlı kişilerin servetlerine yönelik hedefli yaptırımlar ise etkili olabilir ancak ne yazık ki bu yapılmıyor. Sadece kınama bildirileri yayımlamak ve pratik bir adım atmamak, daha çok sorumluluktan kaçmak anlamına geliyor. Hükümet, diplomatik ilişkilerin sürdüğünü ve Devrim Muhafızları’nın servetlerinin dondurulmadığını gördüğünde bu bildirilere önem vermiyor. Öte yandan Batı medyasının, Peresto Ahmedî’ye verilen 74 kırbaç cezası gibi uygulamaları normalleştiren ve meşrulaştıran Muhammed Merendi gibi isimlere söz hakkı vermesi de bu durumdaki sorumluluklarını gösteriyor. Hükümetler de Aryîn Cendî vakasında olduğu gibi işkence altında alınan zorla itiraflara kayıtsız kalıyor. Dışişleri bakanlarının siyasi tutukluların durumunu gündeme getirmeden hükümet yetkilileriyle görüşmesi, bu bildirilerin pratikte ne kadar etkisiz kaldığını gösteriyor.

*Hükümet temsilcisi konuşma yaptığında İran’da yaşananlara tepki olarak salondan ayrılan ülke sayısının oldukça az olduğu görüldü. Buna karşılık Netanyahu’nun konuşması sırasında ülkelerin çoğu Genel Kurul salonunu terk etti. Sizce bu farklı tutum, insan hakları ihlallerine yönelik yaklaşımda çifte standart olduğunu gösteriyor mu?

Bakın, Netanyahu bir suçludur ve Gazze’de katliam gerçekleştiriyor. Ancak aynı şekilde İran hükümeti de suçludur ve ülke içinde halkı katlediyor. Ne yazık ki bazıları öyle davranıyor ki sanki ya savaşı desteklemek ya da İran hükümetinin tarafında olmak zorundasınız! Bir grup Netanyahu’nun faşizmine karşı çıkmaya karar vermiş, ancak İran hükümetinin faşizmi karşısında sessiz kalıyor. Bu yaklaşım, kendilerini savaş karşıtı olarak tanımlayan bu aktivistlerin, örgütlerin ve hükümetlerin ikiyüzlülüğünü ve riyakarlığını gösteriyor. İran halkı hükümet tarafından katledildiğinde bu kişilerden hiçbir ses çıkmıyor. Ele almamız gereken bir diğer mesele de İran’da güvenlik baskısının artması. Bu kapsamda Meclis’te çeşitli tasarılar gündeme geliyor. Bunlardan biri de “sızmayla mücadele tasarısı”.

*Mevcut koşullarda, özellikle “sızmayla mücadele tasarısı” gibi düzenlemeler sizce ne anlama geliyor? Bu tür söylem ve yasal düzenlemelerin yaygınlaşması, aktivistlere yönelik daha ağır cezaların verilmesine ve baskıların artmasına yol açabilir mi?

Meclis’teki tüm tasarıların, “sızmayla mücadele”den İsrail ile işbirliğinin suç sayılmasına kadar, hedefi yabancı devletler değil, halkın kendisidir. Hükümet, “sızma” ve “savaş koşulları” gibi kavramları kullanarak sıradan vatandaşlar hakkında dosya hazırlamayı ve “Jin, jiyan, azadî” hareketinin ardından gerçekleştirilen gözaltıları gerekçelendirmeyi kolaylaştırıyor. Ailelerin çocuklarının sokağa çıkmasını engellemek için açıkça tehdit edilmesinden, ağır suçlardan hüküm giymiş tutukluların güvenlik güçleriyle işbirliği yapmaları karşılığında serbest bırakıldığına ilişkin haberlere kadar tüm bunlar, kamusal alanı güvensiz hale getirmeye ve protestoları kontrol altına almaya yönelik bir planlamaya işaret ediyor. Hükümetin asıl savaşı, sürekli olarak uzlaşma içinde olduğu dış güçlerle değil, İran halkının kendisiyle. Asıl korkusu da buradan kaynaklanıyor. Hareketin öncüleri olarak öne çıkan kadınlar için koşullar daha da ağırlaştı. Kadın katliamlarının artmasıyla birlikte mevcut yasalar da fiilen katilleri koruyor. Öte yandan ailelerin, aktivistlerin ve sanatçıların idamlara yönelik tepkileri hala dönemsel ve dağınık bir şekilde sürüyor.

*Sizce bu tepkilerin süreklilik kazanamamasının nedeni nedir? İdamlara karşı daha sürekli ve dayanışmacı bir toplumsal tepki oluşturmak için nasıl bir yol izlenebilir? Ayrıca emeklilerin “protesto pazarları”nda “idamı durdurun” sloganını gündeme getirmesi dikkate alındığında, bu ortak tutum toplumun diğer kesimlerine nasıl yayılabilir?

Aralık ayındaki baskıların ardından yaşanan ilk şok ve durağanlığın sonrasında toplum bir kez daha direniş ruhunu ortaya koydu. Bunun en belirgin örneklerinden biri, öğrencilerin “Zahedan Kanlı Cuması”nın yıl dönümünde gerçekleştirdiği sembolik eylem, yani Xudânur’un dansının canlandırılması ve öğrenci protestolarının devam etmesidir. Bununla birlikte hükümetin toplumla mücadelesi tamamen stratejik bir nitelik taşıyor. Buna karşılık protestocular ve aktivistler hala yeterli ağlara ve belirli bir stratejiye sahip değil. Yoğun baskı koşullarında, emeklilerin “protesto pazarları” gibi öncü hareketlerin temel sloganlarının, “İdama hayır” ve “siyasi tutuklulara özgürlük” taleplerinin toplumun diğer kesimleriyle buluşabilmesi için gizli ağların kurulmasına acil ihtiyaç var. Rojhilat Kürdistan genelindeki başarılı grev deneyimi, koordineli ve planlı protesto ve grevlerin hükümeti felç etme gücüne sahip olduğunu gösterdi. Bu nedenle hükümetin planlamasına karşı koymak için yalnızca sokakta bulunmak yeterli olmayacak; ağ kurmak ve buna uygun bir strateji geliştirmek gerekiyor.