Toplumsal yas, beden ve direniş: Özgürleşme siyasetini yeniden kurmak

Yasın kilitlendiği yerde travma derinleşir, örgütlenme zayıflar ve toplum “hayatta kalma moduna” sıkışır. Oysa yas, eyleme dönüşebilecek bir “uyandırma sireni” işlevi de görebilir.

ŞÎLAN SEQİZÎ

Haber Merkezi - Yakın tarihteki hemen her özgürlük mücadelesi, kanla, işkenceyle ve yasın açtığı büyük boşluklarla iç içe yaşandı.

Saddam rejimi döneminde Kürtlerin kuşatılması ve katledilmesinden, Nazizm egemenliği altında Yahudilerin yakıldığı insanlık dışı fırınlara; Afrika’da sömürgecilik karşıtı isyanlardan, Latin Amerika’daki ulusal ayaklanmalara kadar, özgürleşme deneyimi hiçbir zaman trajediden arınmış olmadı. Aksine, çoğu zaman kolektif kimliğin çekirdeği tam da bu trajedilerin içinden kurulmuş ya da parçalanmıştır.

Bu yazının temel sorusu şudur: Bir diktatörlüğe karşı yürütülen savaş koşullarında, katliamların ve toplumsal yasın ortasında nasıl bir tutum alınmalı? İnsanlığı, umudu ve toplumsal direniş kapasitesini korumak için neler yapılabilir?

Bu okumada tek bir “doğru yol” bulmayı amaçlamıyoruz. Bunun yerine, hem dayanışmayı güçlendirecek hem de siyasi yönü olan bir ilke ve pratikler ağını ortaya koymaya çalışıyoruz. Çünkü özellikle muhalif medyanın mantığı ve “beğeni ekonomisi” üzerine kurulu sosyal medya ağları, toplumu katliam ve yas görüntüleriyle aralıksız bombardımana tutarken, çok daha somut ve sade bir yerden toplumun kendisini ve yurttaşların ruh sağlığını düşünmek gerekiyor.

Mevcut koşullar, yas tutan bir halkı “yürüyen ölülere” çevirmemeli.

Özgürleşme örüntüleri ve yas tepkisi

Özgürleşme deneyimleri, bir katliamla kolektif yüzleşmenin genellikle iki ana yön açtığını gösterir: Ya yasın, dengeleyici bir siyasal alana dönüştürülmesi - talep eden, hak arayan, mağdurun hatırasını koruyan kolektif kurumların kurulması gibi - ya da yoğunlaşmış bir yasın içine gömülerek siyasal çözülmenin derinleşmesi. Bu ikinci durum, toplumsal yalnızlaşmaya ve örgütlenme kapasitesinin zayıflamasına yol açar.

Fanon, sömürgesizleşmeye dair tartışmasında, sömürge şiddetinin yalnızca bedeni parçalamadığını, kolektif ruh halini de dağıttığını belirtir. Ancak aynı zamanda, bizzat mücadele eylemi, yasın eyleme dönüşmesini sağlayabilecek bir “uyandırma sireni” işlevi de görebilir.

Öte yandan Avrupa’daki Yahudilerin deneyimi ve onların sonrasında geliştirdikleri örgütlenmenin yansımaları, hakikatin kayıt altına alınması ve belgelere dayalı bir anlatının üretilmesinin; toplumsal yalnızlaşmayı, içe kapanmayı ve hafızanın kaybını nasıl engelleyebileceğini gösterir. Bu acı yakıcıdır; fakat diktatörlükle karşı karşıya olan bir halk, yaşadığı katliamı tarihten kopuk, benzersiz ve “istisnai” bir durum gibi görmemelidir. Katliamın boyutu büyüdükçe, gökten ya da dışarıdan bir “kurtarıcı elin” uzanacağı beklentisine kapılmak da yanıltıcıdır.

Duygusal yaklaşımın baskınlaşması, şu temel gerçeğin gözden kaçırılmasına neden olur: Eğitimli, profesyonel baskı güçlerine sahip bir iktidara karşı, en az onun kadar uzmanlaşmış bir örgütlenme ve organizasyon ihtiyacı vardır.

Tarihin işlevsel öğrettiği nokta şudur: Yas “kilitlenirse” - yani ifade edilme, kolektif yas tutma ve sembolik yeniden kurma ritüelleri imkânsız hale gelirse - bu durum bedensel ve toplumsal bir belirtiye dönüşür. Kronik kaygı, toplumsal düzeyde bir uyku hali, sembolik sermayenin yitimi ve güvenin çöküşü gibi sonuçlar ortaya çıkar.

Bedensel (somatik) yaklaşım ise şunu söyler: Travma kolektif bedenin içine kaydolur. Yanıtsız kalan yas, bedenleri toplumsal işlevlerinden koparır; direniş kapasitesini zayıflatır ve aşındırır.

Yas, tasavvuf ve kadercilik

İran tarihinin geniş seyrinde, travma deneyimleri ve duygu merkezli tepkilerin katmanları görülür. Bu katmanlar kimi zaman bir dayanıklılık kaynağı olarak, kimi zaman da siyasal eylemin önünde bir engel olarak yorumlanmıştır. Moğol istilası, işgal dönemleri ve uzun soluklu baskılar, dış ve iç darbeler ve siyasal yenilgilerin tekrar eden döngüsü; kolektif hafızayı bir travma alanına dönüştürmüştür.

Fakat asıl soru şudur: Neden baskın tepki kimi zaman mistik bir cömertliğe ya da duygusal bir kaderciliğe doğru sapar? Moğol ve Arap saldırıları ya da 19 Ağustos 1953 darbesi gibi deneyimler, neden İran tarihinde kalıcı bir iç yas haline dönüşmüş; hatta aydınlar ve edebiyatçılar bile ilk yas evresini aşamamış ya da toplumu bunun ötesine taşımaya yönlendirememiştir? Bu açıdan bakıldığında, toplumun kimi anlarda aydınlardan çok daha ileriden hareket ettiği söylenebilir.

Beden-merkezli psikanaliz şunu önerir: Yas çalışmasını mümkün kılan kurumsal yapılar olmadığında - yani sembolik bir defin, hakikatin kayda geçirilmesi ve kolektif ritüellerin icrası mümkün değilse - topluluklar duyguyu içeriden düzenleyen mekanizmalara sığınır. Bu mekanizmalar bireysel tasavvuf, anlamlı bir sessizlik ya da kader ve kısmet fikri olabilir. Bunlar mutlaka ahlaki bir zayıflığın işareti değil; bir savunma mekanizmasının işareti olarak da okunmalıdır.

Ancak bu mekanizma, toplumsal örgütlenmenin önünde engel haline geldiğinde sorun başlar. Kamusal alan, içe kapanmış bir mistisizmin içine çekildikçe; öfke ile yasın birleştirilip yapısal bir eyleme dönüştürülmesi kapasitesi zayıflar.

Özgürleştirici felsefe açısından mücadele, duygusal enerjinin kontrollü biçimde yeniden üretilebildiği yapılara ihtiyaç duyar. Öfke ve nefret, beden-merkezli bir düzlemde düzenlenip dönüştürülmediğinde; ya toplu bir edilgenliğe ya da kör bir patlamaya yol açar. Trajedinin “kutsallaştırılmasına” teslim olan aydınlar ve toplumun bir kesimi, farkında olmadan yasın siyasete dönüştürülmesindeki bu mühendisliği gözden kaçırır. Bu eleştiri acımasız ama hassasiyetle, doğru hedefe yönelerek yapılmalıdır: Savunmacı maneviyat teslimiyetle karıştırılmamalıdır.

Özgürleşme umudunun dalgası ve hayal kırıklığı döngüsü: Neden hep geç kalınıyor?

Tarihsel baskı ve mücadelenin kurumsallaşmış önkoşullarının eksikliği, İran’da sınıfların ve toplumsal grupların diktatörlüğün gerçek niteliğini geç fark etmesine yol açar. Siyasal gerçeğin bu gecikmeli kavranışı iki temel etkene dayanır: Birincisi, erken dönemde ortaklaşmayı engelleyen tarihsel-ulusal parçalanmışlık ve sembolik sermayenin bölünmesi; ikincisi ise yasın eyleme çevrilmesini mümkün kılacak dağınık direniş eğitim biçimlerinin yokluğudur.

Mücadele felsefesi açısından özgürleşmeye dair iki ana imge vardır: İlki, “hemen arındırma” arzusuyla hareket eden patlayıcı bir özgürleşme; ikincisi ise iktidar transferi için gerekli toplumsal ve hukuki koşulları kurmayı hedefleyen örgütlü bir özgürleşme. Sorun şu ki İran’da farklı kesimler her biri kendi özgürleşme tasarımına sahiptir ve çoğu zaman sahaya çıkmadan önce ortak bir strateji üzerinde uzlaşmaz. Bu da başlangıçtaki enerjinin dağılmasına, yasın ise hayal kırıklığına dönüşmesine neden olur.

Beden-merkezli psikanaliz, sembolik bir çıkış yolu bulamayan birikmiş yasın “yoğunlaşmış bir zihin” haline geldiği uyarısını yapar: Bedenler hayatta kalma modunda kalır, eyleme dönük motivasyon sönümlenir ve yapısal umut aşınır. Bu nedenle, bedensel, psikolojik ve toplumsal destek mekanizmaları kurulmadan alanın hızlı biçimde radikalleştirilmesi son derece tehlikelidir; baskı ve yenilgi döngüsünün yeniden üretilmesi ihtimali artar.

Son yıllarda ve Ocak 2026’daki katliamda, katliamın temel sorumlusu iktidar olmakla birlikte, İran dışındaki muhalefetin sahadaki gerçek sınırlılıkları gözetmeden alanı radikalleştiren rolü de göz ardı edilmemelidir. Yani muhalefetin ve siyasi güçlerin kendisi de, mücadelenin aşırı duygusallaştırılmasından ve örgütlenmeyi yeterince düşünmemekten kaynaklı bir zafiyet yaşamaktadır.

Katliamı sonrası toplumsal yas

Milyonlarca insan bir suçu görür ve dünya da bunu görürse, yas artık özel bir mesele olmaktan çıkar; kamusal ve bedensel bir ortak alana dönüşür. Büyük çaplı bir katliamdan sonra oluşan toplumsal yas, bireysel yastan farklı özellikler taşır: Dehşet verici görüntü ve işaretlerin sıkışması travmayı hızlandırır; meşru ve resmi bir yas sürecinin olmaması süreci tıkar; ailevi, ekonomik ve güvenlik baskılarının aynı anda yaşanması ise toparlanma kaynaklarını daraltır.

Bu koşullar iki yola evrilebilir: Ya yas, anlatı kurma, anma ritüelleri, hukuki kayıt ve kuşaklar arası dayanışmaların rol aldığı bir toplumsal direniş ağına dönüşür; ya da geniş bir tehdit haline gelen kolektif bir edilgenliğe ve “ölüm düşüncesine” gömülür. Bireysel yas ile toplumsal yas arasındaki kilit fark şudur: Toplumsal yas, ya acının yükünü paylaşarak eylem kapasitesini yeniden kurar ya da tam tersine, onu bitmeyen bir umutsuzluk alanına kilitler.

Araştırmaların da gösterdiği üzere, katliam görüntülerine maruz kalmak, toplumsal acı ağlarını harekete geçirir ve bilinçte askıda kalma hâllerini tetikler. Ancak bu duyguların siyasal bir dile ve ortak ritüellere dönüştürülebileceği kolektif alanlar oluşturulursa, bu enerji örgütlenmeye ve hak talebine dönüşebilir. Aksi halde, tarihe etki edecek ölçekte bir edilgenlik tehlikesi büyür.

Pratikte ise, halkı sokağa çağıran bazı grup ve çevreler - Muhammed Rıza Pehlevi’nin oğlu gibi - felaketten sonra bu çağrıların sorumluluğunu üstlenmemektedir. Neredeyse yaslı ailelere herhangi bir destek sunulmadığı gibi, öldürülenlerin görüntülerinin medya yoluyla sürekli dolaşıma sokulması kolektif acıyı daha da büyütmektedir. Toplum büyük bir şokun içine gömülmüş durumdayken, bu koşullarda rol alabilecek halk temelli kolektif yapılar ve kurumlar ise önceden kurgulanmış değildir.

Dayanıklılık ve özgürleşme siyaseti

Dünya çapındaki özgürleşme mücadelelerinin tarihinden çıkan sonuç ve beden-merkezli psikanalizin özgürleştirici felsefeyle birlikte söylediği şey şudur: Siyasal yas, ne hazır reçete psikoterapi metinleriyle ne de yalnızca siyasi sloganlarla “iyileştirilebilir”. Bunun yerine, aynı anda üç işi birlikte yapabilecek disiplinlerarası bir alana ihtiyaç vardır. Yani yas içindeki topluma yönelik basit, somut ve uygulanabilir öneriler geliştirmek gerekir. İnsanların kendilerinden başka kimseleri yok. Peki ne yapılmalı?

Birincisi: Bedeni siyasetin zemini olarak kabul etmek. Bedenlerin hem fiziksel hem de sembolik güvenlik bulabileceği alanlar inşa edilmelidir. Güvenli yas mekânları, kolektif hareket terapisi buluşmaları ve kronik kaygıyı azaltıp yeniden toparlanma gücünü geri getirecek sinir sistemi düzenleme pratikleri bu açıdan önemlidir.

İkincisi: Sembolik adalet ve hakikatin kaydı. Anlatılar, belgeler, sanat ve kolektif ritüeller yalnızca hukuki adalet için değil, aynı zamanda sembolik bir onarım için de zorunludur.

Üçüncüsü: Gerçekçi ve örgütsel bir siyaset. Mücadele, yapısal olmalı ve belirli önkoşullara dayanmalıdır: ağların korunması, yaslı aileler için geçim desteği, bedensel ve dijital direnç eğitimi… Bu tür politikalar, öfke enerjisini patlayıcı bir çıkışa değil; sürekliliği olan, istikrarlı bir eyleme dönüştürür.

Eğer toplumda bu dayanışma, yardım ve birlikte toparlanma ağları harekete geçirilmezse, Ocak 2026’daki katliamın ardından hayatta kalanlar için çok daha büyük bir felaketle karşı karşıya kalınacaktır.

Umut, basit bir iyimserlik anlamına gelmez; sürekli ve kurucu bir emeği sürdürme cesaretidir. Umut; öfke ve yasın nasıl kolektif bir eyleme çevrileceğini öğrenmekte, bedenleri yeniden düzenleyerek örgütlenme kapasitesini geri kazanmakta ve anlatıları geri alarak suçun tekrarlanmasını engelleyecek bir hafıza üretmektedir.

Bu umudun izleri vardır: Yeraltı sanatında, aile içi anlatılarda, gizli dayanışma ağlarında… Özgürleşme siyasetinin ve toplumsal iyileşme alanında çalışanların görevi, bu izleri güçlendirmek, birbirine bağlamak ve felaketin tekrarını önlemektir; yalnızca bugünü kurtarmak için değil, yarını kurmak için.