Sakine Cansız ve yoldaşları: Kadın Devrimi’nin öncüleri ve iradenin yıkılmayan kalesi

Sakine Cansız, Fidan Doğan ve Leyla Şaylemez’in Paris’te katledilmesi, kadın özgürlük mücadelesini susturamadı. Aksine bu saldırı, Kadın Devriminin Ortadoğu’dan dünyaya yayılan direniş hattını güçlendiren tarihsel bir kırılma noktası oldu.

AVAN KERİM

Haber Merkezi- Sakine Cansız, Fidan Doğan ve Leyla Şaylemez’in 9 Ocak’ta Paris’te katledilmesi, yalnızca üç Kürt kadın devrimcinin hedef alınması değil; kadın özgürlük mücadelesine ve ulus-devletçi zihniyete karşı yükselen direniş çizgisine yönelik kapsamlı bir saldırı olarak kayıtlara geçti. Bu katliam, kadınların örgütlü iradesinin küresel kapitalist sistem ve devletler tarafından bir tehdit olarak görüldüğünü bir kez daha ortaya koyarken, Sakine Cansız’ın mirası kadın devriminin yolunu açan tarihsel bir direniş hattı olmaya devam ediyor.

Sakine Cansız, Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan ile birlikte yürüttüğü mücadeleyle, kadını zayıf ve iradesiz gören karanlık düşünceleri yerle bir eden kurucu bir hareketin öncüsü oldu. Sakine Cansız’ın zindandaki direnişi, düşmanlarının yüreğine korku saldı. Onun iradesi, direniş tarihinde eşine az rastlanır bir örnek olarak yerini aldı. Sakine Cansız, hem kadın olarak kadınların özgürlüğü için mücadele etti hem de bir Kürt kimliğine sahip olarak halkının meşru hakları uğruna büyük bedeller ödedi. Bu nedenle rolü son derece büyük ve etkiliydi; düşman tarafından varoluşsal bir tehdit olarak görülüyordu.

Katliam kadınları susturamadı

Türk devleti ve Avrupa devletlerinin iş birliğiyle Paris’te Sakine Cansız ve yoldaşlarına yönelik gerçekleştirilen katliam, kapitalist sistemin kadınların bağımsız ve örgütlü mücadelesine asla tahammül edemediğini bir kez daha gösterdi. Bu sistem, kadınların ancak denetim altında ve kendi çıkarları doğrultusunda var olmasını ister; bunun dışındaki her kadın mücadelesini tehdit olarak görür. Sakine ve yoldaşları, kadınları küresel kapitalist hegemonya tehlikesine karşı bilinçlendirmekle kalmadı, erkekleri de ulus-devletlerin yarattığı kölelik zincirlerinden kurtarmayı hedefledi. Bu nedenle Türk devleti, Avrupa devletlerinin bilgisi ve dünyanın gözü önünde, “insan hakları” söylemleri altında Sakine Cansız, Fidan Doğan ve Leyla Şaylemez’i katletti. Ancak bu suikast, kadın özgürlük mücadelesinin sesini susturmadı; aksine, dünya çapında kadın hareketleri için kalıcı ve açık bir yol yarattı.

Onların ölümü, kapitalist sistemin ve kadın karşıtı devletlerin çıkarları için bile büyük bir tehdit haline geldi. Kadını baskılayan bu sistem, özgürlük adına kadınları bastırmaya devam ediyor.

Sakine Cansız, Kürt bireyinin gerçek kurucusudur

Abdullah Öcalan’ın Kürt halkının özgürlük hareketini başlattığı ilk andan itibaren Sakine Cansız bu mücadelenin ön saflarında yer aldı. Bu gerçek, kadının erkekten hiçbir şekilde geri olmadığını, aksine irade ve güç bakımından çoğu zaman daha ileri olduğunu gösterdi. Abdullah Öcalan’ın Sakine Cansız’a hitaben söylediği şu sözler bu gerçeği özetler niteliktedir:

“Sen benden daha özgür ve daha güçlüsün; çünkü sen iki kez mücadele ediyorsun: Hem toplumdaki kadına dönük baskıya karşı hem de bir Kürt olarak düşman baskısına karşı.”

Bu nedenle Sakine Cansız, kadın kimliğiyle Kürt özgürlük hareketinin kurucularından biri olarak anılır. O, özgürlük nehrini açmış; ardından yüzlerce, binlerce öncü kadının yolunu aydınlatmıştır. Sakine’nin yolu; özgürlük, toplumun yeniden inşası ve Kürt halkının meşru haklarının kazanılması yoludur.

Ulus-devletler yüzyıllardır insanlığı köleleştiriyor

Paris’te üç Kürt kadın devrimcinin katledilmesi, ulus-devletlerin insanlık için ne denli büyük bir tehdit olduğunu tüm dünyaya gösterdi. Ulus-devletler, kendi çıkarlarını ve varlıklarını korumak için çoğu zaman ortaklaşır ve hiçbir özgürlük hareketinin kendi sınırlarını sarsmasına izin vermez. Oysa devlet sınırlarının yıkılması, insanlığın ulus ve çıkar adı altında köleleştirilmesinden kurtuluşudur. Dünya kamuoyunun gözü önünde, “insan hakları” söylemleri eşliğinde üç kadın devrimcinin katledilmesi, ulus-devletlerin çıkarları söz konusu olduğunda hiçbir katliamdan geri durmadığını açıkça ortaya koymuştur.

Ulus-devletler yüzyıllardır insanlığı farklı adlar altında köleleştirdi. Bugün kendileri de küresel kapitalist hegemonya sisteminin kölesi haline gelmiş durumdadır. Ortadoğu’daki devletler de yüzyıllardır “devleti koruma” gerekçesiyle başka hegemon güçlerin vesayeti altına girmektedir. Bu nedenle 9 Ocak’ta Paris’te gerçekleştirilen üç kadın devrimcinin katledilmesi, ulus-devletçi ve milliyetçi zihniyetin yarattığı korku siyasetinin açık bir başlangıcı olarak değerlendirilmelidir.