Hakikat, kadınlar ve savaş: Sessizliğe karşı gazetecilik

Çatışma bölgelerinde kadınları görünür kılmayı seçtiğimizde, acıyı “kadınlaştırmış” olmuyoruz.

HANAN HARET

Bir Faslı gazeteci olarak bugün Suriye’de olup biteni; Gazze’de, Sudan’da, Irak’ta ve Yemen’de yaşananlarla birlikte, yalnızca sıcak haberin ya da gelip geçen bir görüntünün ötesinde bir bilinçle takip ediyorum.

Çatışmalarla ağırlaşmış bu coğrafyalarda yaşananlar, ne yalnızca kayıp sayılarıyla ne de kontrol haritalarıyla açıklanabilir. Asıl mesele, insanlığın anlamının her gün yeniden sınandığı bir süreçle ve açık ihlaller çağında biz gazetecilerin taşıdığı sorumlulukla ilgilidir.

Tanıdık sahneler yeniden gündemde

Kuzey ve Doğu Suriye’de son dönemde yaşanan gelişmeler; güvenlik gerilimi, zorla yerinden edilme ve güvencesizlik gibi tanıdık sahneleri yeniden gündeme taşıdı. Bu tabloda kadınlar ve kız çocukları, bir kez daha korku, güvensizlik ve koruma mekanizmalarının zayıflamasıyla yüz yüze kaldı.

Bu gerçeklik yalnızca Suriye, Yemen, Irak, Gazze ya da Sudan’la sınırlı değil; Libya, Lübnan, Afganistan ve hatta Türkiye ile İran’ın bazı sınır bölgelerine kadar uzanan geniş bir coğrafyada karşımıza çıkıyor.

Bu sahnelerin merkezinde, çatışmaların gündelik hayatın en küçük ayrıntılarına kadar sızdığı bir ortamda, kadınlar ve kız çocukları yeniden korku, güvencesizlik ve korunmasızlıkla baş başa kalıyor. Gazze’deki kuşatma, Sudan’daki iç savaş, Irak’ta bitmeyen şiddet döngüsü ve Yemen’de toplumu parçalayan savaş, kadınların maruz kaldığı çok katmanlı bir acıyı gözler önüne seriyor.

Bu bağlamların tümünde kadınlar, iki kat yük taşımak zorunda bırakılıyor: aileyi korumak, günlük hayatta hayatta kalmak ve gerçek bir hesap verebilirliğin olmadığı koşullarda ihlallerle yüzleşmek.

‘Tarafsız aktarıcı’ rolüyle yetinemeyiz

Gazeteciler olarak, soğuk ve mesafeli bir “tarafsız aktarıcı” rolüyle yetinemeyiz. Gazetecilik yalnızca olguları aktaran bir meslek değil, aynı zamanda ahlaki bir duruştur. Çatışma bölgelerinde kadınların yaşadıklarını görünür kılmayı seçtiğimizde, sansasyon arayışında değiliz ve acıyı “kadınlaştırmıyoruz”; insanı yeniden hikâyenin merkezine koyuyoruz. Kadınlara yönelik ihlalleri belgelediğimizde ise gazeteciliğin en temel görevlerinden birini yerine getiriyoruz: Sessizliği bozmak ve şiddetin normalleştirilmesine karşı durmak.

Deneyimlerimiz bize gösterdi ki, kadınlar ve kız çocukları çatışmalardan ve yükselen aşırıcılıktan en fazla etkilenen kesimlerdir; ancak sesleri çoğu zaman büyük anlatıların dışında bırakılır. İşte tam bu noktada, feminist ve hak temelli gazeteciliğin rolü belirginleşir: marjinalleştirilen sesleri yeniden görünür kılmak ve yerel olanı evrensel olanla ilişkilendirmek.

Dayanışma duygusu bir slogan değil

Faslı bir gazeteci olarak, geçmişte ağır insan hakları ihlalleri yaşamış ve sonrasında bunlarla yüzleşmeye, hafıza ve adalet üzerine kamusal bir tartışma yürütmeye çalışan bir ülkeden geliyorum. Bu deneyim bana şunu öğretti: Dayanışma duygusal bir slogan değil, bilinçli ve sorumlu bir pratiktir.

Bu süreç, tüm sınırlılıklarına rağmen, acının görmezden gelinerek ortadan kalkmadığını; hakların korunmasının, önce tanımakla ve özellikle şiddet bağlamlarında kadınlara ses vermekle başladığını gösterdi.

Cezasızlık yeni ihlallerin önünü açar

Dayanışma, Suriye’deki kadınların yaşadıklarını Gazze, Sudan, Irak ve Yemen’deki kadınların yaşadıklarının devamı olarak görebilmektir. Bir yerde cezasızlığın hüküm sürmesinin, başka yerlerde yeni ihlallerin önünü açtığını fark edebilmektir.

Bu bağlamda gazetecilik, mağdur ile fail arasında tarafsız değildir; onun gerçek tarafsızlığı, evrensel değerlere yaslanmasında yatar: yaşam hakkı, onur ve güvenlik. Bu değerleri savunmakta tereddüt ettiğimizde ya da sessiz kalmayı seçtiğimizde, şiddetin sürmesine katkı sunmuş oluruz.

Sınırları aşan gazeteci dayanışması, özellikle çatışma bölgelerinde, artık mesleki bir lüks değil; ahlaki bir zorunluluktur. Bir savaş bölgesindeki kadın gazeteciyle, o bölgenin dışındaki bir gazetecinin kurduğu bağ, yalnızca bilgi alışverişi değil; tecrit ve hakikatin susturulmasına karşı bir direniş biçimidir.

Hakikati savunmak, insan varlığını korumanın en temel yolu

Bugün mesajımız nettir: Çatışma bölgelerinde kadın haklarının korunması yerel bir mesele değil, kolektif bir sorumluluktur. Hakikati anlatmak, bedeli ne olursa olsun, insan varlığını savunmanın en temel yollarından biridir.

Kuzey ve Doğu Suriye’den Gazze’ye, Sudan’dan Irak’a uzanan bu hatta, hakikat ilk savunma hattı olmaya devam ediyor. Gazetecilik ise değerlerine sadık kaldığında, zamana yenilmeyen bir dayanışma pratiği olarak varlığını sürdürüyor.