Göçmenler Fas’ta sağlık hakkına erişemiyor: Devlet, işverenler ve toplum sorumlu

Göçmenlerin sağlık hakkını savunmak, yalnızca dayanışmayla sınırlı kalamaz. Gerçek mücadele, örgütlenme haklarını güvence altına almak, işten çıkarılmalarını önlemek ve sosyal güvenlik sistemine dahil olmalarını sağlamakla başlar.

FATİMA FAWZİ*

Fas’ta sağlık hakkına ilişkin yürütülen kamuoyu tartışmalarında, göçmenlerin yaşadığı gerçeklik çoğu zaman göz ardı ediliyor. Oysa bu durum, sosyal adalet ve insan onuru açısından derin etkiler taşıyor. Tedaviye erişim, ayrım gözetmeyen evrensel bir hak olarak kabul edilse de, uygulamada göçmenler için farklı bir tablo ortaya çıkıyor.

Fas Anayasası ve taraf olunan uluslararası sözleşmeler, sağlık hakkını ayrım gözetmeksizin güvence altına alıyor. Ancak bu yasal çerçeve, uygulamada hakların yasal statü ve sosyal aidiyet temelinde yeniden belirlendiği seçici bir anlayışla çelişiyor. Bu durum, sağlık hakkının çoğu zaman yalnızca bir söylem düzeyinde kalmasına yol açıyor. İşgücü piyasasına ve ulusal ekonomiye katkı sunmalarına rağmen, göçmenler sağlık hizmetlerine eşit erişimden fiilen dışlanabiliyor. Tedaviye erişimin engellenmesi ise hastane kapısında değil, çok daha erken aşamalarda başlıyor. Sağlık sigortasının olmaması, ihbar edilme ya da idari yaptırımlarla karşılaşma korkusu ve kamu hizmetlerine erişimde yaşanan zorluklar, tedavi sürecini riskli bir sürece dönüştürüyor. Bu tablo, sağlık kurumlarının insani boyutunun zayıflamasına yol açarken, hastalığı savunmasız gruplar için ek bir yük haline getiriyor. Dolayısıyla yaşananlar münferit vakalar değil, daha geniş ve sistematik bir dışlanma modeline işaret ediyor.

Göçmenler sosyal güvenlik sistemlerine erişemiyor

Çok sayıda göçmen, tarım, ev içi hizmetler ve inşaat gibi kayıt dışı sektörlerde çalışıyor. Bu alanlarda çoğu zaman yazılı iş sözleşmeleri bulunmuyor ve sosyal güvenlik sistemlerine erişim sağlanamıyor. Bu nedenle sağlık hakkına ilişkin tartışmalar eksik kalıyor; çünkü sosyal korumadan yoksun çalışanlar, tedaviye erişimden ilk dışlanan kesimi oluşturuyor. Bu kırılganlık, özellikle göçmen kadınlar açısından daha da derinleşiyor. Herhangi bir koruma ya da destek mekanizmasının bulunmaması, artan sömürü koşullarını beraberinde getirirken, bu durum hem çalışma şartlarını hem de fiziksel ve ruhsal sağlıklarını olumsuz etkiliyor.

Sağlık hakkında eşitsizlik

Kamu politikaları değerlendirildiğinde, göçmenlerin sosyal koruma sistemine entegrasyonunun sınırlı kaldığı görülüyor. Açık ve bağlayıcı uygulama mekanizmalarının bulunmaması ile kurumlar arası koordinasyon eksikliği, sağlık hakkını eşitliğe dayalı kapsamlı bir kamu politikası olmaktan çıkararak, geçici ve parçalı girişimlere bağımlı hale getiriyor. Bu çerçevede devletin, ayrımcılığı sürdüren uygulamalar karşısındaki eylemsizliği ya da sessizliği, dışlanma sürecinin devamında doğrudan etkili oluyor.

Örgütlenmeleri işten çıkarılmalarına neden oluyor

Sendikal perspektiften bakıldığında, sağlık hakkı örgütlenme hakkından ayrı düşünülemez. Pek çok durumda göçmen işçiler, sendikaya üye oldukları ya da herhangi bir kolektif örgütlenme girişiminde bulundukları öğrenildiğinde işten çıkarılıyor ya da geçim kaynaklarını kaybetmekle tehdit ediliyor. Bu koşullarda korku, örgütlenme hakkını fiilen işlevsiz hale getiren güçlü bir baskı aracına dönüşüyor ve işçileri yalnızlaştırıyor. Örgütsüz kalan işçi ise en savunmasız konuma itiliyor, sağlık hizmetine erişimde ilk dışlanan ve hastalıkla tek başına mücadele etmek zorunda bırakılan kesim haline geliyor.

Göçmenlerin sağlık hakkını savunmak, yalnızca retorik dayanışmayla sınırlı kalamaz. Gerçek mücadele, örgütlenme haklarını güvence altına almak, işten çıkarılmalarını önlemek ve sosyal güvenlik sistemine dahil olmalarını sağlamakla başlar. Sendikaların bu bağlamdaki sorumluluğu militan ve etik bir yükümlülük haline gelir, çünkü örgütlü emeğin bastırılmasına sessiz kalmak, sağlık hizmetlerinden dışlanmanın devam etmesine doğrudan katkı sağlar.

Devlet, işveren ve toplumun rolü

Örgütlenme hakkı bastırıldığında, işçiler sendika üyeliği nedeniyle işten çıkarıldığında ve kayıt dışı sektörlerde sosyal güvenlikten yoksun bırakıldığında, sağlık hizmetlerinden bahsetmek artık bir hak değil, ayrıcalıktan söz etmek anlamına gelir. Bu konuda herkes sorumluluk taşır: tereddütlü politikalarıyla devlet, baskıcı uygulamalarıyla işverenler ve hastalığı ek bir cezaya dönüştürmeye sessiz kalan herkes.

Dolayısıyla, göçmenlerin sağlık hakkı mücadelesi, hakları parçalayan ve dışlanmayı normalleştiren bir mantığa karşı yürütülen merkezi bir mücadeledir. Sosyal adalet ertelendiği sürece, sağlık hizmetleri bir hak olarak değil, sınırlandırılmış bir ayrıcalık olarak kalacaktır.

*Fas İnsan Hakları Aktivisti