Foza Yûsif: Tehlike devam ediyor, tüm senaryolara hazırlıklı olmalıyız

On yıllardır Kürt halkı farklı biçimlerde tekrar eden bir ihlal zinciriyle karşı karşıya kalıyor, ancak hepsinin tek bir amacı var: Kürtleri siyasi denklemden uzaklaştırmak.

BÊRÎVAN ÎNATÇİ

Haber Merkezi- 6 Ocak’tan bu yana Rojava Kürdistanı’ndaki Kürt halkının kazanımlarına yönelik büyük bir komplo yürütülüyor. Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın çağrıları doğrultusunda, Rojava’da gerçekleşmesi planlanan büyük bir katliamın önüne geçmek amacıyla 29 Ocak’ta QSD ile HTŞ arasında bir anlaşma imzalandı. Anlaşma kapsamında demokratik entegrasyon çalışmaları başlatılırken, komplonun etkisi kısmen kırılmış olsa da devrim üzerindeki tehdit sürüyor.

Ortadoğu’da dengelerin hızla değiştiği, Rojava’da entegrasyon tartışmalarının sürdüğü bir dönemde PYD Eşbaşkanlık Konseyi Üyesi Foza Yûsif, bölgedeki son gelişmeleri, devam eden tehditleri ve kadın mücadelesinin yeni aşamasını değerlendirdi. Foza Yûsif, hem mevcut sürece hem de olası gelişmelere dikkat çekerek Kürtlerin ve kadınların tüm ihtimallere hazırlıklı olması gerektiğini vurguladı.

*15 Şubat Uluslararası Komplosu’nun yıldönümüne gidiyoruz. Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan da Rojava Kürdistanı’na yönelik saldırıları ikinci uluslararası komplo olarak değerlendirdi. Siz bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Önder Apo’nun bunun ikinci komplo olduğuna dair tanımı, gerçekten de mevcut durumu bütünüyle ifade ediyor. İnsan 99 komplosuna ve bugün yorumladığımız şeye baktığında, birçok konunun birbirine benzediğini görüyor. Amaç, Rojava şahsında bir kez daha Kürt halkının iradesini kırmaktır. 99 komplosunda halkın önderliğini hedef almak istediler ve bu biçimde Önder Apo’ya yönelik bir saldırı geliştirdiler. Bu komploda da bir kez daha demokratik ulus fikri hedef alındı. Yani yine Önderlik hedef alındı. O komploda da Kürt halkı ile Türk halkını, Kürt halkı ile Arap halkını birbirine kırdırma hedefi vardı. Önder Apo o zaman tanım yaparken “beni Türkiye’ye ateş topu gibi attılar, bu savaş bir yüzyıl daha sürsün diye” diyordu. Bu komplonun amacı da Araplarla Kürtleri birbirine kırdırmaktı. Aynı zamanda bu savaş Bakûr Kürdistan’a da taşmış olacaktı. Bugün hâlâ o tehlike var. Çünkü Türkiye’nin Rojava’da tasfiye etmede bir rolü olursa, Bakûr’de başlatılmış olan bu süreç de kuşkusuz çöker.

99 komplosunda kadınlar da hedef alındı. Kadınların özgürlüğü, Önder Apo’nun öncülük ettiği kadınların özgürlükçü fikirleri hedef alındı. Kadınların iradesi hedef alındı. Bugün de böyledir. Zaten kadın devrimi sadece 15 yıllık değil. Yıllar boyu emek verilerek yürütülen, büyük çaba harcanan ve birçok önemli ve tarihsel adımla ilerleyen kadın devrimi tasfiye edilmek isteniyor.

Ayrıca 15 Şubat Komplosu’nda yer alan güçlerin birçoğu bu komploda da yerini aldı. Bu da tesadüf değildir. Bu yüzden bunların hepsinin çok derin değerlendirilmesi gerekir. Mesele yalnızca Rojava değildi; gerçekten de Kürtlerin varlığı, kadın özgürlüğü hedef alındı. Hedef, yüzyıllık bir iç savaşın çıkmasıydı. Elbette insan bütünüyle “komplo boşa çıkarıldı” diyemez. Bugün ateşkes var ve ateşkes çerçevesinde adımlar atılıyor olabilir ama biz rahat bir yürekle “bu tamamen boşa çıkarıldı” diyemeyiz. Bazıları her şeye yakın durup “siz her şeye komplo diyorsunuz” diyor. Hayır, biz her şeye komplo demiyoruz. Ama bu gözümüzün önünde. Sana karşı bir ittifak olursa, o ittifakın içindeki güçler bunu gizli biçimde yaparsa ve bir davayı tasfiye etmek için adım atarlarsa bunun adı komplodur. Biz Kürt halkı olarak ve kadınlar olarak bunu çok iyi okumalıyız. Bazı şeyleri günlük şeylerle açıklayamayız. Üzerimize neyin getirildiğini anlamazsak, bunun önünü de alamayız, tedbir de alamayız. Ona karşı doğru bir mücadele de yürütemeyiz. Bu oyunun ayaklarını geniş biçimde yorumlayıp tanımlamazsak doğru bir mücadele yürütemeyiz. Bu nedenle tüm bunları göz önünde bulundurduğumuzda ve yorumladığımızda çok açıktır ki Rojava şahsında bütün Kürtlere karşı çok kapsamlı bir komplo yürütülüyor ve en büyük tehlike de burada gizlidir.

*5 Ocak’ta Paris’te anlaşma imzalandıktan sonra 6 Ocak’ta saldırılar başladı. Saldırı biçiminden ve gerçekleşen katliamlardan, savaş yanlısı basının çok kirli bir özel savaş yürütmesinden, insan anlıyor ki çok genel bir konsept var. İmzalanan bu anlaşma tasfiyenin önünü almak için imzalandı; buna öncülük eden esas aktör kimdi?

Önder Apo son görüşmelerinde bu konu üzerinde çok durdu. “Bu savaş Kürtler ve Araplar üzerine dayatıldı” diyordu. Yani bu savaş bir planın sonucudur. Şêx Meqsûd’e geçmiş zamanlarda saldırdıklarında mermiler atılırdı, kısa çatışmalar olurdu ve sonra dururdu. Hemen müdahale olurdu. Şam hükümeti müdahale ederdi, biz onlara derdik ya da Amerikalılar müdahale eder ve durdurulurdu. Fakat 6 Ocak’ta bir değişim oldu. İç Güvenlik Güçlerine yönelik iki tarafa da gelen o dronları gerçekte kim gönderdi, kim yaptı; bunların hepsi planlıdır. Böyle kendiliğinden olmadı. Sonrasında devam etti. Birkaç kez “durmamız” yönünde çağrı yapıldı. 8 Ocak’ta toplantı yapılmalıydı ve bir uzlaşma olmalıydı. Fakat ne oldu da bu kadar acele edildi? Hangi sebep bunu böyle yaptı? Anlaşılıyor ki bazı sebepler var, planlar var; bu yüzden acele ediyorlar.

Dêr Hafir ve Mesken’de bu daha açık biçimde ortaya çıktı. Dêr Hafir ve Mesken’de QSD onlara “biz çekilmeye hazırız” dedi. Buna rağmen ateşkese göre geri adım atmadılar. Bunun da birçok sebebi var; her şeyin hazırlıklı olduğunu ve diğer yandan savaşta ısrar olduğunu gösteriyor. Bu nedenle Önder Apo daha iki ay önce böyle bir uyarı yapmıştı. “Gazze olacak” demişti. Biz de bunun farkındaydık. Bu yüzden önünü almaya çalıştık. Fakat karşı taraf ısrarlıydı; savaş sürsün istiyordu. Anlaşma olsun ve mevcut tehlikeler anlaşılsın diye Önder Apo çok uyardı. “Bu savaşın önüne geçmek gerekir, çünkü bu savaşın çok büyük zararı var” diyordu. Dêr Hafir ve Mesken örneklerinde olduğu gibi bu savaşın önünü almak için çok çaba da oldu. QSD’nin çekilme kararı bunun içindi. Bu yürürlüğe girmedi ve savaş devam etti. Önder Apo’nun uyarısı ve öngörüsü, bizim için oluşabilecek durumun işaretini verdi; tehlikenin nasıl olduğunu ve biz bu tehlikeleri nasıl bertaraf edebiliriz.

*Bakûr Kürdistan ve Türkiye’de bir yıldır Abdullah Öcalan’ın öncülüğünde Barış ve Demokratik Toplum süreci yürütülüyor. Süreç Kürt sorununu çözmek içindir ve Rojava da bundan ayrı değildir. Buradaki durum bu süreci nasıl etkiler? Ya da şu an yürüyen süreç bundan sonra Rojava Kürdistanı’nı nasıl etkiler?

Bugün kuşkusuz Bakûr’daki durum diğer Kürdistan parçalarını etkiliyor. Ne kadar sınırlar konulmuş olsa da Kürtler arasında, düşmanımız her zaman bize şunu hissettiriyor: biz başımızın üstünde ne kadar sınır inşa edersek edelim, onların Kürtlere karşı siyaseti tektir. Bu nedenle Rojava’da olanların Bakûr’la çok büyük bağlantısı var. Ya da Türkiye’deki durumla. Bugün Türkiye’de bir süreç yürütülüyor. Bunun farkında olmak gerekir ki Ortadoğu’da birçok plan var. Türkiye’de de derin bir karışıklık olmasını istiyorlar. Bu yüzden görüyorlar ki Kürt sorunu için adım atılırsa tehlikeyi azaltabilirler. Bazıları böyle düşünüyor. Ama bazıları da Kürtleri tasfiyede ısrarlıdır. Böyle bir gerçek var. Bu da Türkiye’nin bu planın içinde yer almasını mümkün kılıyor. Bu da elbette çok olumsuz bir etki yapar. Bugün demokratik ulus projesi Rojava Kürdistanı’nda ilerlerse, bu Suriye ile Türkiye arasında iyi bir komşuluğun gelişmesine yol açar. Aynı zamanda bu, Suriye’nin demokratikleşmesinin önünü açar. Eğer Suriye demokratik bir cumhuriyet olursa, Türkiye ile de kalıcı ve iyi ilişkiler kurabilir; bu da hem Kürt halkına hem Türk halkına hizmet edebilir.

Ama Suriye’de iç savaş olursa, Suriye’de Kürtler ve Araplar birbirine karşı savaşırsa ya da Türkmenler bu işin içine girerse, karmaşık ve anti-demokratik bir Suriye ortaya çıkar; tıpkı DAIŞ’in geldiği zaman tüm bölgeye çok büyük bir tehlike yaratması gibi. Anti-demokratik bir sistemin de çok büyük etkisi olur. Bu nedenle Özerk Yönetimin zayıflaması ya da demokratik ulus sisteminin Türkiye’ye hiçbir faydası yoktur. Kısa vadede Türkiye “ben bunun faydasını aldım” diyebilir ama zamanla toplumların hastalıkları ve ülkelerin hastalıkları yayılır. Toplum hastalıkları sınır tanımaz. Örneğin Irak’ta bir durum olursa hemen burayı etkiler. DAIŞ Irak’ta ortaya çıktı ama en çok Suriye’yi etkiledi. Tüm bölgeyi etkiledi. Bu nedenle bunları göz önüne aldığımızda görüyoruz ki birbirlerini çok etkiliyorlar. Suriye’de oluşan karmaşık durumlar uzun vadede tüm bölge üzerinde zararlar yaratır. Aynı zamanda Türkiye için de zararları büyük olur. Stratejik olarak Türkiye anti-demokratik bir siyasetle ya da anti-demokratik güçleri destekleyerek güçlenemez. Tam tersine bunlar onu zayıflatır.

Bunların hepsini bir araya getirdiğimizde, Rojava durumunun Bakûr’un pozisyonu üzerinde de çok büyük etkisi olduğu ortaya çıkar ve biz bunu son süreçlerde açıkça da gördük.

*Entegrasyon maddeleri ve yürüyüşüyle ilgili soruma geçmeden önce şunu sormak istiyorum: Rojava nedir? Rojava’da halklar için ve özellikle kadınlar için elde edilenler nelerdir?

Bu 15 yılda en temel şey, halkın devletsiz kendini nasıl yönetebileceğinin ortaya çıkmasıdır. İkincisi de tüm ulusların ve tüm inançların özgür bir dille kendilerini ifade edebileceği bir sistemin olmasıdır. En temel konu ve dünyanın başka hiçbir yerinde olmayan konu ise kadınların katılımı ve kadınların burada kurduğu kadın sistemidir. Bu temelde Toplumsal Sözleşme için çok özel bir çalışma yürütüldü. Bu temelde yaşam örgütlendi. Bu nedenle insan şunu söyleyebilir: Rojava’da kurulan şey, Ortadoğu tarihinde en altın sayfalardan biri, herkesin gururla bahsedeceği sayfalardan biridir. Burada yürütülen süreç böyledir. Çünkü ilk kez bölgedeki halklar tüm bileşenleriyle, tüm renkleriyle, biri diğerinden daha iyi ya da daha güçlü olmadan, herkes kendi kökünde durarak yer aldı. Herkes kendi diliyle kendini ifade ediyor. Bu Rojava deneyiminde gerçekten dış müdahaleler olmazsa halklar birbirlerinin yoldaşıdır. Yani birbirlerinin düşmanı değildir. Çokça “halklar arasında düşmanlık var” denir. Elbette her halkın içinde ihanet edenler vardır. Kimse bunu inkar edemez. Hangi halkın tarihine bakarsan bak, içinde hainler vardır. Fakat bazı hükümler saldırıyla dayatıldığında toplumlar parçalanır ve bazen özünden de çıkar. Bazen kimyaları gerçekten değiştirilir.

Ben şunu söylüyorum: özyönetim çok önemlidir. Kadın olarak varlığını yaşamın tüm alanlarında örgütlemek ve tanımlamak çok önemlidir. Bu burada oldu. İnsan şunu söyleyebilir: daha önce tasfiye edilen diller, örneğin Süryanice çok gerilemişti ama bu yıllarda dil canlandı. Örneğin Kürtçe. Biz daha önce gizli gizli okurduk. Fakat bu yıllarda Kürtçe canlandı, edebiyatı güçlendi. Kürtlerin son iki yüz yılda yapamadıklarını, 15 yılda yaptılar. Ben bunu Kürt edebiyatı için söylüyorum. Ermeni toplumu için de böyledir. Korkusuz yaşamak çok kutsal bir şeydir. Tüm bileşenler için Özerk Yönetim süreci, altın harflerle tarihe geçecek bir süreçtir. Aynı zamanda Ortadoğu karanlığında her zaman aydınlık bir yer edinecektir.

*2 Şubat’tan şimdiye kadar entegrasyon çalışmaları yürütülüyor. Şimdiye kadar bu konuda ne tür gelişmeler oldu, bundan sonra atılacak adımlar için yürütülen tartışmalar nelerdir? Sizin şimdi bahsettiğiniz halkların kazanımları nasıl korunacak?

Entegrasyon için birkaç adım atıldı. Bunlardan biri ateşkes meselesiydi, diğeri İç Güvenlik Güçleri entegrasyona başladı. Üçüncü adım da bazı kurumların, örneğin havaalanı ve petrol yerleri gibi, geri çekilmesi meselesiydi. Şimdi bu süreçte askeri güçlerin geri çekilmesi gerekiyor. Hesekê’de bir kısmı geri çekildi. Hem QSD hem de Şam Savunma Bakanlığına bağlı güçler. Şimdi bu askeri çekilme meselesinin devam etmesi gerekir. Anlaşmaya göre gelinen adım düzeyi budur.

Elbette bu durum Özerk Yönetim sistemi üzerinde büyük etkiler yaratacak ve içinde değişiklik olması gereken birçok konu var. Özerk Yönetim anlaşmasında son bir madde vardı. Eğer ileride uzlaşmalar ya da anlaşmalar olursa değişiklikler olacak deniyordu. Şimdi de bu temelde bazı değişiklikler oluyor. Gerçekte burada temel olan şey şudur: insan, buranın vilayet sistemiyle, Suriye’nin genel sistemiyle, her bakımdan Özerk Yönetim sistemiyle aynı olduğunu söyleyemez. Aynı değil, fark var. Fakat mevcut şartlar ve karşı karşıya olduğumuz tehlikeler nedeniyle şimdi hem kazanımlarımızı en üst düzeyde nasıl koruyacağımızın hem de kendimizi nasıl yönetebileceğimizin çabası var.

Yönetim çok çok önemlidir. Adı değişebilir ama önemli olan yine de kendi kendimizi yönetme irademizin olmasıdır. Şimdiye kadar bu bir düzeyde korunmuştur. Yüzde yüz demiyorum ama bir düzeyde korunmuştur. İkinci konu iç güvenliğin korunmasıdır; o da bir düzeyde var. Bu da çok önemlidir. Üçüncü konu, Kürtlerin Suriye tarihinde ilk kez varlık olarak kabul edilmesidir. Bu, şehitlerimizin fedakarlığı, savaşçılarımızın kahramanlığı ve halkımızın emeği sayesindedir. Şimdiye kadar inkar politikası vardı. Mücadelemizle bunu onlara zorunlu kıldık. 10 Mart anlaşmasında da bu vardı; yayımlanan cumhurbaşkanlığı kararnamesinde de bu itiraf var. Şimdiye kadar Kürtler inkar ediliyordu. Şimdi artık herkes Kürtleri kabul etmeye mecburdur; sadece kabul etmek de değil. Önceden “Kürtler misafirdir” diyorlardı. Açıkça “varlığını tüm yönleriyle kabul et” diyorduk; Suriye kimliğini Kürtlere layık görmüyorlardı. Sen yoksun yani. Kimliğin yok. Bizim mücadelemiz onları bunu itiraf etmeye zorladı.

Birkaç temel konu var ki hukuki ve yasal mücadelemiz üzerinde yürüyebiliriz. Suriye’nin demokratikleşmesi için yol açar ve haklarımızı geleceğin Suriye anayasasında güvence altına alma mücadelesinin yolunu açar. Aynı zamanda bize, tüm Suriye için de siyaset yürütme fırsatı yaratır. Ayrıca bölgelerimizi yönetmemizin yolunu açar. Şimdi bunlar önemli konulardır; bunlar üzerinde inşa etmeliyiz. Hem Suriye düzeyinde hem bölgesel düzeyde karmaşa devam ediyor. Hala birçok denge var, değişebilir. Bölgede hala hiçbir şey yerine oturmamış. Şimdi önemli konu şudur: bu şartlarda varlığımızı nasıl koruyacağız, bu fırtınada nasıl savrulmayacağız, yok olup gitmeyeceğiz. Kendimizi koruyacağız, varlığımızı koruyacağız ve esas konuları koruyacağız ki ileride siyaset yapabilelim.

*Bu çete gurupları en çok kadınların varlığına saldırdı. Bundan sonra kadınlar nasıl bir mücadele yürütecek?

Kadınlar da Kürt halkı gibi mücadeleyi sürdürmelidir. Şam’daki Araplar da mevcut durum karşısında çaresiz kalıyor. Çünkü eskisi gibi yaşayamazlar. Birçok şey değişti. Kadınlar, Kürtler ve özgür yaşamak isteyen tüm Suriyeliler; hepimiz şunu bilmeliyiz: Suriye’de oluşan durum, mücadele stratejimizi yeniden belirlememizi gerektiriyor. Bu mücadele stratejisi de şudur: mevcut kurumların içinde mücadelemizi nasıl sürdüreceğiz. Bunu hukuki alanda sürdürmek. Suriye’yi yaşayabileceğimiz bir yer haline getirmek, haklarımızı korumak için bunun üzerinde çalışmamız gerekir.

Bir kez daha söyledim: komplo özünde kadınlara karşıdır. Özgürlükçü kadınlara karşıdır. Kadınlara yönelik çok zor bir saldırı var. Savaşta fiziksel saldırı ne kadar varsa, dijital medyada ve propaganda alanında da kadınlar o kadar hedef alınıyor. Kadın iradesini yok etmek için çok ahlaksız bir saldırı yürütülüyor. Biz de güçlü olmalıyız. ‘Artık kurtulduk, her şey bitti’ dememeliyiz. Öyle değil. Rojava Devrimimizin tarihinde, 2011’den bugüne kadar çok şey yaşadık. Zirvelere çıktık ve düştük, sonra yine kalktık. Kobanê’de sadece Mürşîd Pinar kapısı kalmıştı. Hiçbir şey kalmamıştı ama bir mucize oldu, öyle. Geçen günlerde biz de mucize yarattık. Kürdistan halkı siyasi bir mucize yarattı. Her yerde çok büyük bir irade gösterdi. Bu neyi gösteriyor? Çıkardığımız ders şudur: ‘Eğer sen kendini savunursan, dünya bütünüyle seni sahiplenir.’ Eğer mücadeleyi sürdürürsen herkes sana saygı gösterir. Hedeflerine bağlıysan, ısrarla mücadeleye bağlı olmalısın. Elbette saldırı çok zordur ama kendimize sahip çıkmalıyız. Kendimizi bırakmamalıyız. Gerçekte kendini bırakmak ölümdür. Asıl ölüm kendini bırakmaktır. Heval Ziyad’ın, heval Denîz’in şehadeti Kürtlere çok büyük bir güç verdi. Ama asıl ölüm, senin kendini bırakmandır. Kendini bırakmak en büyük ihanettir. Israr çok önemlidir; umutlarımızı kırmamalıyız. Kadınlar olarak da umudumuzu kırmamalıyız.

O yoldaşın saç örgüleri bize bir yol gösteriyor. O yol da şudur: Biz hiçbir şekilde geri adım atmayacağız. Örüklerimizi kazsanız bile kökü bizde. O örük ortadan kalkmaz. Cenazelerimizi binalardan atsanız, biz kuş olur uçarız. Bu ataerkil sistem, ‘biz onları kırdık’ diyemesin. Asıl ölüm burada. Hayır, biz büyük bir ısrarla, iradeyle ve coşkuyla yaşamın tüm alanlarında mücadelemizi sürdüreceğiz. Kendimize güvenmemiz gerekir. Geçen 15 yılda kadınların çok büyük bir gücünü ortaya çıkardık. Örgütlülüğümüzü her zamankinden daha güçlü sürdürmeliyiz. Eylemlerimiz her zaman devam etmelidir. Hukuki alanda hepimiz kadınların avukatları gibi seferber olmalıyız. Kürtler için de böyledir. Kürt ve kadın çok benzer. Kadınların kaderi ile Kürtlerin kaderi birbirine bağlıdır. Kürdistan için bu çok açıktır. Demokrasi olmazsa kadınlar da iradeli ve özgür bir yaşamdan bahsedemez. Bundan bahsettiğimizde, kadınlar olarak da yeni bir mücadele aşamasına girdiğimiz anlamına gelir. Bunun için kadınlar stratejilerini belirlemelidir. Nasıl çalışacaklar, nasıl seferber olacaklar. Daha önce de bu konuda tartışmalar vardı. Fakat şimdi bu tartışmaları daha geniş biçimde güçlendirmeliyiz. Bir savaş süreci vardı. Bakalım gelişmeler nasıl olacak. Çünkü henüz hiçbir şey net değil. Ama kadınlar olarak da bir kez daha örgütlülüğümüzü kurmalı ve gelecek dönemlerin mücadelesi için planlamalar yapmalıyız.

*Amerika’da Kürtler için bir yasa tanınmasına ilişkin bir kongre oldu. Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Burasını takip eden bazı insanlar, siyasetçilerdir; Rojava deneyimini yakından bilenlerdir; gerçekleşen savaş suçlarını arşivleyen ve yakından takip edenler kongrede tanıklıklarını dile getirdi. Belgelerle bunu gösterdiler. Bu önemlidir. Bildiğimiz kadarıyla gizli bir toplantı yapılacak ve Kongre bunu değerlendirecek. Buradaki durumu adil biçimde takip edip değerlendirsinler. Çünkü Amerika Ortadoğu’da ve Suriye’de de bir aktördür. Bugün Suriye’de olanlardan sorumluluğu vardır. Amerika’nın tutumu olumlu yönden de olumsuz yönden de etki yapıyor. Örneğin Sezar yaptırımlarının kaldırılması çok önemliydi. Biz diyoruz ki vicdanla hareket etmeliler. Her ne kadar bu konuda artık vicdan kalmamış olsa da herkes kendi çıkarına göre hareket ediyor. Amerikalı siyasetçiler çokça “dünya Kürtlere borçludur” diyor. Ben de diyorum ki artık borcunu ödeme zamanı geldi; Kürtlerin yaptığı kahramanlık ve fedakarlık karşısında. Tüm dünya bu borcu ödemekten sorumludur. Bu borç ancak adil ve insani bir yaklaşımla gösterilebilir.

Önümüzdeki günlerde saldırılar devam edebilir. Ortadoğu çok büyük bir karmaşanın içindedir. Bölgede yürüyen birçok uluslararası plan var. Bu Suriye’yi etkiliyor. Kürtleri etkiliyor, kadınları etkiliyor. Tüm bunlara hazırlıklı olmalıyız. Esas olan şudur: tüm senaryolara hazırlıklı olmalıyız. Şimdi yürürlükte bir anlaşma var; umut ediyoruz en iyi biçimde yürürlüğe girer. Ama Suriye’de birçok el var. Bu ellerin bazıları kötü ellerdir. Karanlık eller var. Nerede ne olacak belli değil. Bu nedenle kadınlar ve Kürtler olarak hem iyi ihtimallere hem kötü ihtimallere kendimizi hazırlamalıyız. Durumu karşılarken şaşırmayalım diye. Önümüzde yeni bir süreç var. Bu süreç birlik istiyor. Biz irade ve ısrarla süreci başarıya ulaştırmak istiyoruz. Kazandığımız birçok şey var. Kazanacağımız birçok şey de var. Mücadelemizi sürdürmeliyiz.