‘Jin, Jiyan, Azadî’ Devrimi: Değişen bir toplum karşısında hükümet politikalarının analizi
“Jin, Jiyan, Azadî” sokakta bastırılmış olabilir, ancak bir devrimin bastırılması toplumsal bir değişimin sona erdiği anlamına gelmez. Devrimler bazen sokakta zafer kazanmadan önce insanların zihninde ve yaşam biçimlerinde değişim yaratır.
MARİA KEREMİ
Haber Merkezi - “Jin, Jiyan, Azadî” Devrimi’nin yıl dönümü yaklaşırken İran İslam Cumhuriyeti, başörtüsü meselesini bir kez daha İran’daki kamusal alanın başlıca gündemlerinden biri haline getiriyor. İlk bakışta başörtüsü, kadınların giyimi konusunda dini ve kültürel bir anlaşmazlık gibi görünebilir, ancak bu meselenin derinliklerinde çok daha büyük bir soru ortaya çıkıyor: İnsanların bedeni, yaşamı ve tercihleri hakkında karar verme hakkına kim sahip?
İran İslam Cumhuriyeti’nde zorunlu başörtüsü hiçbir zaman yalnızca dini bir hüküm olmadı. Hükümetin bunu yasal ve siyasi bir zorunluluğa dönüştürdüğü zamandan bu yana başörtüsü, rejimin kimliğinin simgesi ve yurttaşların günlük yaşamları üzerinde güç uygulama aracı haline geldi. Bu nedenle sokakta başörtüsünü çıkaran veya hükümetin istediği şekilde örtünmeyen bir kadın, hükümetin gözünde yalnızca kişisel bir tercihte bulunmuş olmuyor, aynı zamanda devletin kendi yaşamına müdahale etme hakkına dolaylı olarak meydan okuyor.
Aslında temel mesele başörtüsü değil, temel mesele tercih hakkıdır. Kadın bedeninin ve yaşamının sahibi kendisi mi, yoksa devlet, polis, din insanı, baba, erkek kardeş, eş ve ataerkil yapılar onun yerine karar verebilir mi? Başörtüsünü seçen bir kadın özgür olmalı, başörtüsü takmak istemeyen bir kadın da aynı tercih hakkına sahip olmalıdır. Başörtüsü zorla dayatılırsa ortada artık bir tercih kalmaz, aynı şekilde başörtüsüzlük de zorla dayatılırsa buna özgürlük denilemez. Esas olan insan ve onun tercih hakkıdır.
Bu nedenle Jina Emînî’nin katledilmesinin ve “Jin, Jiyan, Azadî” Devrimi’nin başlamasının yıl dönümü yaklaşırken, başörtüsü meselesi bir kez daha büyük bir hassasiyetle kamusal alana dönmüş durumda. Yıl dönümü otoriter hükümetler için yalnızca bir tarih değildir, hafızadır ve hafıza, toplumu harekete geçirme gücüne sahip olduğunda siyasi iktidar için bir tehdide dönüşebilir.

Jina Emînî’nin katliamının ardından
Jina Emînî, 16 Eylül 2022’de Sine’den Tahran’a gitti ve ahlak polisi tarafından gözaltına alınarak işkenceye maruz bırakıldı. Jina Emînî gördüğü işkence sonucu yaşamını yitirdi. Ancak onun ölümü sıradan bir olay çerçevesinde kalmadı. Kürdistanlı bir Kürt kadın, Kürdistan’dan İran’ın başkentine gitti, orada gözaltına alındı ve katledilmesinden kısa sürede İran’ın tamamını kapsayan bir devrimin kıvılcımına dönüştü. Kökleri Kürdistan’daki toplumsal devrimlere dayanan “Jin, Jiyan, Azadî” sloganı kısa sürede İran toplumunun büyük bir kesimi için ortak bir dile dönüştü. O dönemde mesele artık yalnızca başörtüsü değildi, baskı ve ayrımcılıktan ekonomik ve siyasi krizlere kadar bir dizi hoşnutsuzluk tek bir noktada birbirine bağlandı.
Bu nedenle İran İslam Cumhuriyeti, “Jin, Jiyan, Azadî” Devrimi’ni geçici bir olay veya dış kışkırtmaların sonucu olarak göstermeye çalışıyor. Hükümetin bu anlatıyı kanıtlaması için toplumun başka bir görüntüsünü sunması gerekiyor; dindar, geleneksel, ataerkil ve rejimin resmi değerlerine bağlı bir toplum. Burada sokak gösterileri, kadın Besiciler, kefen giyenler, hayatını kaybeden hükümet güçlerinin aileleri ve dini gruplar, böyle bir görüntü oluşturma çabasının bir parçası.
Ancak iktidarın bu geniş kapsamlı güç gösterisi, aynı zamanda kaygının bir göstergesidir. Toplumun desteğinden gerçekten emin olan bir hükümetin güç gösterisine bu kadar ihtiyacı olmaz. Siyasi iktidar meşruiyetini kanıtlamak için sokağa, Besiclere, dini etkinliklere ve örgütlü propagandaya başvurmak zorunda kaldığında şu soru ortaya çıkıyor: Bu gerçek bir gücün göstergesi mi, yoksa güç imgesinin çökmesinden duyulan korkunun göstergesi mi?
Yolsuzluk sorgulandığında hükümet başörtüsüne yöneliyor
Bu soru, İran’ın iç durumunu göz önünde bulundurduğumuzda daha da önem kazanıyor. İslam Cumhuriyeti yalnızca başörtüsü meselesiyle karşı karşıya değil; ülke birbiriyle iç içe geçmiş bir dizi krizle karşı karşıya: enflasyon ve hayat pahalılığı, satın alma gücündeki düşüş, konut krizi, işsizlik ve göç, su ve enerji krizi, ulusal para biriminin değer kaybı, yolsuzluk, yaptırımlar, dış baskılar, bölgesel istikrarsızlık, güven krizi ve toplum ile hükümet arasındaki uçurumun derinleşmesi.
Böyle bir durumda başörtüsünü iç siyasetin merkezine yeniden taşımak siyasi bir işlev görebilir. Enflasyonu ve işsizliği çözmek zor; su ve enerji krizini çözmek zor; kamu güvenini yeniden inşa etmek çok daha zor ve siyasi reformlar bütün bunlardan daha zor. Ancak kadınların kıyafetlerini kontrol etmek güvenlikçi bir yapı için daha kolaydır: kamera yerleştir, para cezası kes, gözaltına al, dükkânı kapat ve sokağa güç gönder.
Böylece karmaşık bir ekonomik ve siyasi kriz, basit ve ahlaki bir meseleye indirgeniyor. Toplumun sorunu başörtüsüzlük. İnsanlar hayat pahalılığı ve yoksulluktan söz ettiğinde hükümet ahlaktan söz ediyor; yolsuzluk ve yetersizlik sorgulandığında hükümet başörtüsüne yöneliyor; insanlar özgürlük istediğinde hükümet güvenlikten söz ediyor. Böylece başörtüsü, temel soruyu değiştirmek için bir araca dönüşüyor; “Toplum neden hoşnutsuz?” sorusundan “Kadınlar neden başörtülerini hükümetin istediği şekilde takmıyor?” sorusuna geçiliyor.
Bu süreçte ataerkil düzen de bu çatışmanın bir parçası haline geliyor. “Gayretiniz nerede?”, “Şerefiniz nerede?” ve “Namusunuz nerede?” gibi sloganlar yalnızca dini ifadeler değildir; kadını erkeğin ve ailenin namusunu ve itibarını taşıyan kişi olarak gören ataerkil bir zihniyetten kaynaklanır. Bu anlayışta kadın bedeni artık kendisine ait değildir; “namus” haline gelir. Kadının giyimi erkeğin “namusunun” ölçütüne dönüşür ve tercihleri ailenin “şerefiyle” bağlantılı bir mesele haline gelir. Ancak temel soru şudur: Bir erkeğin şerefi neden bir kadının saçına bağlanmalıdır? Bir kadının bedeni neden başka bir erkeğin şerefinin belgesine dönüşmelidir?
‘Jin, Jiyan, Azadî’ devrimi: Kadının kendini savunması
Bu sorular “Jin, Jiyan, Azadî”nin kalbine ulaşıyor. Bu devrim yalnızca başörtüsüne karşı çıkmak değildi; kadının kendi bedeni, tercihi ve yaşamı üzerindeki hakkını savunmak zorunda kaldığı bir dizi güç ilişkisine yönelik bir itirazdı. Bu nedenle kadınların zorunlu başörtüsüne karşı itaatsizliği yalnızca kültürel bir davranış olarak değerlendirilemez; bu itaatsizlik, toplum ile iktidar arasındaki ilişkilerde yaşanan daha derin bir değişimin parçası olabilir.
Besici ve hükümet yanlısı kadınlar da bu çatışmanın görüntüsünü değiştirme çabasının bir parçası. Eğer kadınların karşısında yalnızca erkek güvenlik güçleri olsaydı, tablo açık olurdu: Hükümet ve silahlı güçler kadınların karşısında. Ancak hükümet yanlısı kadınlar da sahaya sürüldüğünde bu çatışmanın “kadının kadına karşı” olduğu şeklinde gösterilmesine çalışılıyor. Oysa mesele hangi kadının başörtüsü taktığı veya hangisinin takmadığı değil; her ikisinin de kendi tercihlerini yapma hakkına sahip olup olmadığıdır. Bu nedenle kendi tercihiyle başörtüsü takan bir kadın özgür olmalı, kendi tercihiyle başörtüsü takmayan bir kadın da aynı özgürlüğe sahip olmalıdır. Özgürlük ancak tercih gerçek olduğunda anlam kazanır. Temel mesele başörtüsü veya başörtüsüzlük değil; mesele zorlama ve tercihtir. Bu açıdan kadınların sivil itaatsizliği, iktidarla karşı karşıya gelmenin en derin biçimlerinden biridir; bunun nedeni başörtüsü takmayan her kadının siyasi bir aktivist olması değil, binlerce ve milyonlarca benzer davranışın daha önce değiştirilemez görünen bir yasaya meydan okuyabilmesidir.
Kalıcı iktidar yalnızca zorlamayla kurulmaz; toplumun kabulüne de ihtiyaç duyar. Bir yasayı uygulamak için sürekli polise, hapishaneye, para cezalarına, kameralara ve tehdide ihtiyaç duyuluyorsa şu soru sorulmalıdır: Bu yasa hala meşruiyete sahip mi, yoksa yalnızca güç ve zorlamayla mı uygulanıyor? Bu açıdan kefen giyenlerin gösterileri ve kargaşa, iç savaş, dinsizlik ve çöküşe ilişkin uyarı sloganları, değişim korkusu yaratma çabası olabilir. Verilmek istenen örtülü mesaj şudur: Mevcut düzen çökerse geriye kaostan başka bir şey kalmaz.
Çoklu krizler kontrol ve baskıya yöneltiyor
Ancak İran toplumu yıllardır krizin bedelini ödüyor; hayat pahalılığı ve enflasyondan işsizlik, göç, su ve enerji krizi ile ekonomik istikrarsızlığa kadar. Bu nedenle korku yaratan bu anlatıların toplumu mevcut durumun korunması konusunda ikna etme gücü azalmış olabilir. Ayrıca İran’daki tüm sorunlar yalnızca yaptırımlar ve dış baskılarla açıklanmamalıdır. Yaptırımlar krizi ağırlaştırıyor, ancak yapısal yetersizlik, yolsuzluk, ekonomi politikaları ve hesap verebilir kurumların bulunmaması da bu durumun oluşmasında rol oynuyor. Birbiriyle iç içe geçmiş bu krizler, hükümeti toplumsal kontrol ve baskıya daha fazla yöneltiyor. Gözaltı, işkence, yargılama ve idam yalnızca bireylerin cezalandırılması değildir; bu uygulamalar aynı zamanda tüm topluma yönelik bir mesaj niteliği de taşıyabilir. Ancak temel soru hala ortada duruyor: İslam Cumhuriyeti gerçekten neden korkuyor?
İslam Cumhuriyeti gerçekten başörtüsünün altından görünen birkaç saç telinden mi korkuyor? Kesinlikle hayır. Hükümetin korktuğu şey, bu saç telinin günümüzde kazandığı anlamdır. Sokakta başörtüsü olmadan yürüyen bir kadının herhangi bir siyasi planı olmayabilir; ancak binlerce ve milyonlarca kadın aynı şeyi yaptığında bu davranışın toplumsal anlamı değişir. Herkesi itaate zorlaması beklenen bir yasa artık herkesi itaat ettiremiyor. İşte bu noktada devletin o yasayı uygulama gücü sorgulanmaya başlıyor.
Devrimler önce insan zihninde değişim yaratır
“Jin, Jiyan, Azadî” sokakta bastırılmış olabilir, ancak bir devrimin bastırılması toplumsal bir değişimin sona erdiği anlamına gelmez. Devrimler bazen sokakta zafer kazanmadan önce insanların zihninde ve yaşam biçimlerinde değişim yaratır. Yaşam tarzındaki değişim, sivil itaatsizlik, genç kuşağın bakış açısındaki değişim, resmi anlatıya duyulan güvenin azalması ve yurttaş ile devlet arasındaki ilişkinin dönüşmesi, devrimin gündelik yaşamda ve sokağın dışında devam etmesine katkı sağlayabilir.
Jina Emînî, İslam Cumhuriyeti için yalnızca genç bir kızın adı değildir; İran toplumundaki birkaç derin çatlağın birbirine bağlandığı anın simgesidir: kadın ve devlet, toplum ve hükümet, Kürdistan ve merkez, genç kuşak ve geleneksel yapı, bireysel özgürlük ve siyasi iktidar. Bu nedenle o olaydan dört yıl sonra temel soru, hükümetin başörtüsünü kontrol edip edemediği değil; daha derin soru şudur: Hükümet başörtüsünü kontrol etmek için neden hâlâ bu kadar ağır bir siyasi ve güvenlik bedeli ödemek zorunda? Cevap, hükümet ile toplum arasındaki ilişkinin derin krizinde aranmalıdır.
İslam Cumhuriyeti sokağı kontrol edebilir, ancak sokağı kontrol etmek toplumu kontrol etmek anlamına gelmez. Bir sloganı yasaklayabilir, ancak o sloganın anlamını ortadan kaldıramaz. Görüntüleri toplatabilir, ancak milyonlarca insanın hafızasını silemez. Bir kadını başörtüsü veya çarşaf takmaya zorlayabilir, ancak 2022’den sonra onur, özgürlük ve tercih hakkı konusunda oluşan bakış açısını kolayca geriye çeviremez. Bu nedenle İslam Cumhuriyeti’nin gerçek savaşı başörtüsüyle değildir; mesele, İranlı insanı kimin tanımlama ve onun yerine yaşamı hakkında karar verme hakkına sahip olduğudur.
Zorlama ve kendi tercihi arasındaki çatışma
Sonuç olarak başörtüsü meselesi yalnızca başörtüsü ile başörtüsüzlük arasındaki bir çatışma değildir; zorlama ile tercih arasındaki çatışmadır. Bu yalnızca din ile dinsizlik arasındaki bir karşıtlık değil; insanın kendi diniyle ve yaşamıyla ilişkisini belirleme hakkı için verilen bir mücadeledir. Aynı zamanda yalnızca başörtülü ve başörtüsüz kadınlar arasındaki bir anlaşmazlık da değildir; daha derin bir soru söz konusudur: İnsanın yaşamının gerçek sahibi kimdir? Hükümetin cevabı “devlet”, toplumun büyük bir bölümünün cevabı ise “insanın kendisi” olduğu sürece bu çatışma devam edecektir.
Belki de bu nedenle İslam Cumhuriyeti her yıl “Jin, Jiyan, Azadî” Devrimi’nin yıl dönümü yaklaşırken yeniden başörtüsüne, sokağa, Besiclere, namusa, “gayrete”, güç gösterisine ve toplumu korkutmaya dönüyor; çünkü 2022’nin Eylül ayında ortaya çıkan gerçekle hala yüzleşemedi. Bir kez kendi tercih hakkını talep etmiş olan bir toplum, yeniden itaate kolayca döndürülemez.