29 Ocak Anlaşması ve entegrasyonun ardından Rojava’yı ne bekliyor?
Rojava’da 29 Ocak Anlaşması ve entegrasyon süreciyle yeni bir dönem başladı. Kürtler, yıllardır sahada oluşturdukları siyasi ve askeri kazanımları anayasal güvenceye, siyasi temsile ve demokratik yerel yönetime dönüştürmenin mücadelesine hazırlanıyor.
ROJBİN DENİZ
Kürtler, bugüne kadar biriktirdikleri güç ve elde ettikleri kazanımları kalıcı siyasi, anayasal ve demokratik yerel güce dönüştürme yoluna girdi. Bu perspektiften bakıldığında, Suriye Demokratik Güçleri’nin (SDF) entegrasyon süreci üzerinden Suriye ordusunun bir parçasına dönüşmesi, özerklik üzerinden elde edilen deneyim ve kazanımların sonu değil, Suriye’nin bütünlüğü içinde görünür kılınmaya kapının aralandığı anlamı taşıyor. Bu nedenle, mevcut durumu değerlendirirken öncelikle bugüne nasıl gelindiğine bakmak gerekiyor.
10 Mart 2025’te imzalanan anlaşma, dış güçlerin ve Türkiye faktörünün sahadaki etkisinin devam etmesi, ayrıca farklı güçlerin kendi çıkarları doğrultusunda taraflara dayattığı siyaset nedeniyle zamanla uygulanamaz bir noktaya sürüklendi. Karşılıklı gelişen güvensizlik giderek derinleşti ve nihayetinde Ocak 2026’da Halep’te Kürt mahallelerine yönelik saldırılar ve çatışmalar başladı. Bu saldırılar, Kürtleri kendi çizgisine çekmek isteyen İngiliz-Türk siyasetinin sahadaki yansıması olarak gelişti. Çünkü süreç boyunca anlaşmanın ilerlemesini engelleyen, sahada provokasyonlar yaratan ve iki taraf arasındaki diyaloğun gelişmesini zorlaştıran etken sahaya dayatılan siyasetin sonucu olarak gelişti. Saldırıların Kürtler karşı yapılmasının nedeni mevcut güç dengesini değiştirmek ve müzakere masasında Kürtlerin elindeki avantajı zayıflatmaktı. Müzakere masasında tarafların elini güçlendiren temel etken, sahadaki güç dengeleriydi. Bu açıdan Kürtlerin önemli bir avantajı bulunuyordu. Bu avantajı ortadan kaldırmak veya Kürtleri tamamen zayıflatmak amacıyla, Suriye içindeki çete gruplarla dış güçlerin ortaklığında bir saldırı gerçekleştirildi. Bu durum, Kürtlerin Suriye’de nihai bir barış ve çözüm oluşturma perspektifine yönelik bir saldırı olarak gelişti. Başka bir ifadeyle, ikinci bir Gazzeleşme yaratılmak istendi. Saldırılar Halep’ten başlayarak Rakka, Dêrazor ve Taqba’ya uzandı; Kürt coğrafyasının önemli merkezlerinden olan Hesekê’nin sınırlarına dayandı.
Barış ve Demokratik Toplum paradigmasının rolü
Bu süreçte Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın oynadığı rol önemli oldu. Rojava’daki Kürtleri tasfiye etmeye veya yok etmeye dönük bir saldırının en doğrudan sonucu, Türkiye’nin geleceğinde aktif rol oynaması muhtemel Kürtlerle Türkiye arasındaki bütün bağların kopması olacaktı. Bu ise sonu gelmeyen yeni bir savaşın kapısını aralayabilirdi. İran savaşıyla birlikte düşünüldüğünde, dış güçlerin de dahil olacağı yeni bir Kürt-Türk savaşının tüm bölgeye yayılması ve bunun sonucunda barış ve demokratik toplum sürecinin bütünüyle sona ermesi ihtimali ortaya çıktı. Bölgede dengelerin Türkiye lehine değiştiği bir konjonktürde bu ihtimal, Türkiye açısından da ciddi bir risk oluşturdu. İşte tamda bu noktada Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın Türkiye kapılarına kadar dayanan riskin sınırlarını çizmesi saldırıları durduran önemli bir etken oldu. Sürecin ikinci önemli etkisi ise Kürt halkının Rojava için ayaklanması oldu. Gelişmeler karşısında milyonlarca Kürdün harekete geçmesi, yalnızca dört ülkedeki dengeleri değil, Avrupa ve uluslararası alanda da önemli bir gündem oluşturdu. Kürt kamuoyunda beklenmedik ölçekte ortaya çıkan bu toplumsal tepki, mevcut hesapların yeniden gözden geçirilmesini zorunlu hale getirdi. Sonuç olarak çatışmaların Hesekê sınırında durmasıyla birlikte süreç yeniden siyasi ve diplomatik bir zemine çekildi ve nihayetinde 29 Ocak anlaşmasına evrildi. Bu açıdan 29 Ocak anlaşmasını yalnızca bir ateşkes veya askeri çatışmanın sonucu olarak değil, sahadaki güç dengelerinin, Kürt halkının toplumsal tepkisinin ve bölgesel aktörlerin hesaplarının yeniden şekillendirdiği yeni bir siyasi aşama olarak değerlendirmek gerekiyor.
29 Ocak anlaşması ve Entegrasyonun yarattıkları
Bu anlaşmayla birlikte ilk adım olarak ateşkes sağlandı. İkinci aşamada ise müzakere masası kuruldu ve entegrasyon ile 29 Ocak Anlaşması’nın uygulanmasını sağlamak amacıyla çeşitli komiteler oluşturuldu. Yaklaşık yedi aylık süreçte öncelikle, savaş döneminde Rakka, Deyr ez-Zor ve diğer bölgelerden çekilen QSD güçlerinin entegrasyon süreci ele alındı. Bu çerçevede üç QSD tugayının Heseke Tümeni’nin bir parçası olması kararlaştırıldı. Bunun yanı sıra, bir Kobani tugayı da Halep merkezli bir tümenle birleştirildi. Asayiş ve polis güçleri İçişleri Bakanlığı’na bağlanarak entegrasyonun bu alandaki ayağı tamamlandı. Heseke valisi de QSD’nin önerisi doğrultusunda atandı. Bununla birlikte kamu görevlileri ve kamu kurumları da entegrasyon sürecine dahil edildi. Böylece merkez ile yerel arasında daha organik bir bağ oluşturuldu. Kurumların isimleri ve kısmen statüleri yeniden düzenlenirken, kurumlar çalışmalarını büyük ölçüde kaldıkları yerden sürdürdü.
Kürt coğrafyasında oluşacak ekonomik denge
Ekonomik alanda da bazı önemli başlıklar üzerinde mutabakat sağlandı. Petrol sahalarının işletilmesinde Cizîrê şirketinin ortaklığının kabul edilmesi bunlardan biri oldu. Sınır kapılarının ise önümüzdeki üç ay içerisinde açılması konusunda anlaşmaya varıldı. Sınır kapılarının yönetiminde ortak bir mekanizma oluşturulması, güvenliğinin ise bölge güçleri, yani entegrasyon sürecini tamamlayan QSD güçleri tarafından sağlanması konusunda mutabakat oluştu. Havaalanı konusunda da benzer bir yaklaşım benimsendi. Baas rejimi dönemindeki ilgisizlik ve ihmaller nedeniyle kullanılamaz hale gelen havaalanının yeniden işler hale getirilmesi amacıyla son iki aydır yoğun bir onarım ve yeniden inşa çalışması yürütülüyor. Havaalanının yeniden açılması halinde yönetiminin ortak bir mekanizmayla yürütülmesi, güvenliğinin ise yine bölge güçleri tarafından sağlanması öngörülüyor. Bunun yanında Heseke vilayetinin, Suriye genelindeki ekonomik kaynakların dağılımından kendi payını alması konusunda da bir yaklaşım geliştirildi. Buna ek olarak petrol, buğday ve pamuk gibi önemli gelir kaynaklarına sahip Rojava coğrafyasının yeniden inşası ve yapılanması için özel bir yaklaşım gösterilmesi konusunda olumlu bir tutum ortaya çıktı. Baas rejiminin devrim öncesindeki ihmalleri ve devrim sonrasında devam eden savaş, Rojava’daki şehir ve kentlerin altyapısında, yollarında ve genel yaşam koşullarında ciddi tahribat yarattı. Bu nedenle ekonomik ve mali kaynakların dağılımında Rojava’nın yeniden inşasına ve temel hizmetlerin geliştirilmesine özel bir pay ayrılması konusu da müzakere masasında ele alınan başlıklardan biri oldu. Dolayısıyla yedi aylık süreç yalnızca askeri güçlerin entegrasyonuyla sınırlı kalmadı; güvenlik, idari alan ve ekonomik kaynakların yeni bir işleyişe kavuşturulması, sınır kapıları, havaalanı ve yeniden yapılanma gibi birçok alanı kapsayan daha geniş bir entegrasyon ve yeniden yapılanma sürecine dönüştü.
Şam Halk Sarayı’nda neler konuşuldu?
26 Ağustos günü, Kürt tarafının tüm Rojava’yı temsilen Şam’daki Halk Sarayı’na giden heyeti, 29 Ocak Anlaşması ve entegrasyonun sonuçlarını değerlendirmek üzere bir araya geldi. Heyette İlham Ahmed, Mazlum Abdi, Newroz Ahmed ve diğer siyasi, idari ve askeri temsilcilerin yer alması, Rojava’nın idari, askeri ve savunma alanlarındaki mevcut durumunun kapsamlı biçimde ele alınacağına ve sürecin bu başlıklarda bir sonuca bağlanacağına işaret ediyordu. Nitekim Mazlum Abdi de Qamişlo’nun yüzüncü yıl dönümü dolayısıyla yaptığı konuşmada bu yönde bir mesaj vermişti. 29 Ocak Anlaşması’nın gerekliliklerinin her iki taraf açısından da yerine getirildiği ve ardından entegrasyon sürecine dönüşen başlıkların büyük ölçüde tamamlandığı açıklandı. Böylece QSD ve Özerk Yönetim, kendilerini entegrasyon temelinde yeniden yapılandırdıklarını ortaya koydu. Bu haliyle Kürtler, yeni Suriye’nin siyasi ve idari yapısına ortak olma noktasına geldi. Gelinen aşama, ne yeni Suriye yönetimi açısından tam anlamıyla bir zafer ne de Kürtler açısından tam bir yenilgi olarak değerlendirilebilir. Ocak ayında başlayan saldırılar, Rojava’yı Gazzeleştirip inatlaşan bir direnişin içine sokabilirdi. Ancak nihayetinde bu ihtimalin ve buna dayalı hesapların önüne geçildi. Entegrasyon gündeminin öne çıkmasıyla birlikte Kürtler, Suriye’nin yeni siyasi yapısı içerisinde kendi varlıklarını ve kazanımlarını koruma ve güvence altına alma imkânı elde etti. Bu açıdan ulaşılan sonucu yalnızca bugünün siyasi gelişmeleri üzerinden değil, Kürtlerin Suriye’de son yıllarda biriktirdiği siyasi, askeri ve toplumsal kazanımların tarihsel seyri üzerinden değerlendirmek önem taşıyor. Ortaya çıkan sonucu tarihsel bir perspektiften ele almak, bundan sonraki süreci ve olası gelişmeleri daha doğru okumak açısından önemli olacaktır.
Kadınlar kırmızı çizgilerine sahip çıktı
Halk Sarayı’nda yapılan görüşmelerde savunma alanına ilişkin başlıklardan biri de YPJ’nin durumu oldu. İlk aşamada YPJ güçlerinin Asayiş bünyesinde yer alması yönünde bir teklif ve yaklaşım vardı. Ancak YPJ bu yaklaşımı ve teklifi kesin bir dille reddetti. YPJ’nin kendi iradesi ve ısrarı, sahadaki duruşu ve yürütülen diplomatik mücadele sonucunda, YPJ’nin özgün yapısını koruyarak entegrasyon sürecine dahil olması konusunda ortak bir yaklaşım geliştirildi. Bu çerçevede YPJ güçlerinin, İçişleri Bakanlığı’na bağlı yaklaşık 1500 kişilik operasyonel bir güç olarak varlığını sürdürmesi konusunda büyük ölçüde mutabakat sağlandığı görülüyor. Bu başlığın Colani ile yapılan görüşmede netleştiği, ayrıntıların ve uygulanacak prosedürün ise 27 Ağustos gecesi saat 23.30’da başlayan ve yaklaşık bir buçuk saat süren görüşmede ele alınıp netleştirildiği tahmin ediliyor. YPJ’nin bu süreçte ayrı ve örgütlü bir kadın gücü olarak varlığını koruması, yalnızca askeri açıdan değil, kadınların mücadelesi açısından da önemli bir kazanım olarak değerlendirilebilir. IŞİD gibi barbar yapılara karşı mücadele eden, bu mücadelede kendi çizgisinden taviz vermeyen ve kadınların korunması ile özsavunması konusunda önemli bir pratik ortaya koyan YPJ, Ortadoğu’daki kadınlar açısından da önemli bir mücadele ve cesaret kaynağı haline geldi. Bu nedenle YPJ’nin kendi kimliğiyle varlığını sürdürmesinin kabul edilmesi, kadınların savunma ve siyasal alandaki kazanımları açısından ayrıca önem taşıyor. Suriye açısından bakıldığında da YPJ’nin kabul edilmesi önemli bir adım olarak değerlendirilebilir. El Nusra, El Kaide ve IŞİD artılarından oluşan koalisyon gücü olan HTŞ’nin kadınlara yönelik politikaları düşünüldüğünde, kadınların örgütlü mücadelesinin bu yapılar karşısında önemli bir direnç oluşturduğu görülüyor.
Halep’te Kürtler 1 Nisan anlaşmasına dönüyor
Bunun yanında Halep ve Şehba’da yaşayan Kürtlerin kendi asayiş güçlerini oluşturması da üzerinde mutabakata varılan başlıklardan biri oldu. Efrîn’de ise bir tugayın bulunması kabul edildi gibi. Serêkaniyê konusunda ise IŞİD kalıntılarının bölgeden çıkarılması yönündeki ısrarın sürdürüleceği, halkın geri dönmesi halinde bölgenin güvenliğini sağlayacak yerel asayiş güçlerinin oluşturulmasının da tartışılan başlıklar arasında yer aldığı ifade ediliyor.
Kürtler Şam ile Şam da Kürtlerle dengelenecek
İsrail ve İngiltere’nin son dönemde Ortadoğu’nun yeniden dizaynına ilişkin öngördüğü yaklaşımın; çoğulculuk, farklı güç merkezlerinin bir arada tutulması ve zayıf dengeler üzerinden yeni bir güç dengesi oluşturulması ön görülüyor. Bu çerçevede HTŞ üzerinden Sünni Arapları, Kürtleri, Dürzileri, Alevileri ve demokratik siyasi aktörleri herhangi bir ideolojik çizginin içerisinde tutmadan, Suriye devletinin yeniden inşasını siyasi, anayasal ve yerel güç dengeleri üzerine oturtmaya dönük bir girişim olduğu söylenebilir. QSD’nin entegrasyon yoluyla Suriye ordusunun bir parçasına dönüştüğünü açıklamasına yönelik tepkilerin genel olarak olumlu olması da bu stratejinin Suriye açısından ne kadar önemli olduğunu gösteriyor. QSD’nin dönüşümüne ilişkin açıklamalarda bunun Suriye’nin istikrara kavuşması açısından önemli bir işaret olarak vurgulanması, yeni Suriye’nin bölgesel stratejisinde Kürtlerin sahip olduğu konumun ve oluşturduğu dengenin önemini ortaya koyuyor. Bu durum İngiltere’nin yeni Suriye’nin inşasına ilişkin öngördüğü siyasal yapılanma modeli bir parçası olarak da okunabilir. Buna göre Kürtler, Suriye devletinin yeni stratejisinde ve güç dengelerinde temel aktörlerden biri olarak görülecek. Mazlum Abdi’ye cumhurbaşkanlığı bünyesinde Kürt işlerinden sorumlu özel danışmanlık görevinin verilmesi de bu açıdan dikkat çekici bir gelişme olarak değerlendirilebilir. Bu nedenle yeni Suriye için öngörülen ve İngiliz etkisinin de belirleyici olduğu siyasal modeli daha geniş bir perspektiften ele almak gerekiyor. Kürtlerin cumhurbaşkanlığı makamı içerisinde temsil edilmesi, Şam’ın Kürt meselesini yalnızca askeri ve güvenlik eksenli bir sorun olmaktan çıkararak siyasi ve anayasal çerçevede ele almasına yöneltebilir.
Yeni Suriye de Kürt denklemi
Mazlum Abdi için öngörülen danışmanlık görevi de Kürtlerin siyasi temsil mekanizmasının oluşmasına zemin hazırlayabilecek bir alan yaratıyor. Görevin doğrudan Kürt işlerinden sorumlu bir danışmanlık olarak tanımlanması, Kürt meselesinin Suriye’nin yeni siyasi yapılanması ve devletin geleceği içerisinde ele alınmasının önünü açan bir gelişme olarak okunabilir. Kürtlerin yıllar süren mücadelesi sonucunda elde ettiği kazanımların güvence altına alınması ve bunların demokratik siyaset alanına taşınması, Kürtler açısından önemli bir eşik anlamına geliyor. Askeri ve fiili kazanımların siyasi, anayasal ve kurumsal bir zemine aktarılması, Kürtlerin Suriye’deki geleceği açısından yeni bir aşamaya işaret ediyor. Diğer taraftan İngiltere ve İsrail’in, HTŞ merkezli yapıyı dengelemek amacıyla Kürtleri Şam’daki siyasi yapılanmanın içerisinde tutmak isteyebileceği de değerlendirilebilir. Suriye’nin bölgesel düzeyde stratejik bir aktör olarak yeniden konumlandırılması ve bu stratejinin yalnızca Sünni-Arap ve HTŞ eksenli bir yapı üzerinden yürütülmesi, bölgedeki mevcut dengeleri bozabilir. Bu nedenle Kürtlerin devletin yeniden yapılanmasına dahil edilmesi, daha dengeli bir Suriye oluşturma arayışının parçası olarak görülebilir.
İlham Ehmed yeni anayasa hazırlık komitesinde yer alabilir
İlham Ehmed için öngörülen görev de Halk Meclisi’nde parlamenter olarak yer alması ve meclis başkan yardımcılığı görevini üstlenmesi olduğu belirtiliyor. Ancak bu görev, Colani’nin Mazlum Abdi için yayımladığı kararnamede yer almadı. Buna rağmen yerel kaynaklar, İlham Ehmed için öngörülen görevin bu yönde olduğunu aktarıyor. Daha önce İlham Ahmed için dışişleri bakan yardımcılığı görevi de tartışılmıştı. Ancak son aşamada anayasanın yeniden yazılması çalışmalarının meclis üzerinden yürütüleceğinin açıklanması, İlham Ehmed’in meclis başkan yardımcılığı görevini alacağı ihtimalini güçlendiriyor. Böyle bir gelişme, Kürtlerin yeni anayasanın hazırlanması sürecinde doğrudan yer alması anlamına gelecektir. Bu durum Kürtler açısından önemli bir gelişme. Şimdiye kadar yayımlanan kararnamelerin anayasal bir zemine taşınması; Kürtlerin kimlik, dil ve kültürel haklarının güvence altına alınması, yerel demokrasinin güçlendirilmesi ve Kürtlerin Suriye’nin siyasi yapısında temsil edilmesi açısından belirleyici olacaktır. Özellikle kolektif hakların korunması bu sürecin temel başlıklarından biri olarak öne çıkıyor. Bu alanda atılacak adımlar, Rojava açısından yeni siyasi ve hukuki alanların açılmasını sağlayabilir.
Demokratik entegrayon sürecine girişin mücadelesi başlıyor
Bütün bu gelişmeler, Kürtlerin Suriye içerisinde yalnızca askeri bir entegrasyona değil, aynı zamanda siyasi, anayasal ve toplumsal boyutları olan demokratik bir entegrasyon sürecine girdiğini gösteriyor. Görüşmelerde ele alınan bir diğer önemli konu ise Kürtlerin eğitimde ana dillerini kullanma hakkı oldu. Görüşmenin ardından Eğitim Bakanlığı tarafından yayımlanan kararnamede Kürtçe, ulusal bir dil olarak kabul edildi. Yeni düzenleme kapsamında Kürtçe, Kürtlerin yoğun olarak yaşadığı bölgelerde Arapça ve İngilizcenin yanı sıra müfredatta yer alacak. Kararnameye göre Kürtçe derslerine haftada ortalama üç ders saati ayrılacak. Bunun yanı sıra sosyal ve kültürel faaliyetler için Kürtçeye haftada bir ders saati tahsis edilecek. Kürtçe dersinin öğrencilerin genel başarı ortalamasına dahil edilmesi de kararlaştırıldı. Böylece Kürtçe, yalnızca seçmeli veya tamamlayıcı bir ders olarak değil, müfredat içerisinde temel derslerden biri olarak değerlendirilecek. Elbette bu karar bir geçiş süreci kapsamında ele alınmalı. Alınan kararların ilerleyen süreçte yeni anayasal düzenlemeye dahil edilmesi, Kürtlerin dil hakkının hukuki ve anayasal güvence altına alınması açısından önemli bir adım olacaktır. Dil alanında atılan bu ilk adımların ardından yürütülecek siyasi ve toplumsal mücadeleyle, Kürtlerin eğitimde kendi ana dillerini kullanma hakkının daha kapsamlı biçimde kabul edilmesi ve güvence altına alınması mümkün olabilir. Bölgesel ve siyasi konjonktürün de bu yönde bir zemin sunduğu görülüyor. Bu nedenle Kürtçe eğitim konusunda bugün atılan adımlar, yalnızca mevcut uygulamanın bir parçası olarak değil, Kürtlerin Suriye’deki kolektif haklarının anayasal güvenceye kavuşturulması yönünde açılan yeni bir alan olarak değerlendirilmelidir.
Varlığı yalnızca fiili değil, anayasal ve kurumsal bir zeminde güvenceye almak
Dolayısıyla gerçek mücadele artık yalnızca askeri cephelerde değil; anayasal değişim, yerel yönetimler, eğitim, güvenlik kurumları ve parlamento gibi siyasi ve kurumsal alanlarda yürütülecek. Kürtler açısından bu aşamada temel mesele, varlıklarını anayasal çerçevede garanti altına almak ve Suriye’nin bir parçası haline gelmektir. Bunun için Araplar, Dürziler, Aleviler, Hristiyanlar ve diğer demokratik aktörlerle ortaklıklar geliştirmek; Kürt siyasetini izole edilmiş bir bölgesel yapı olmaktan çıkararak Suriye’nin genel siyasi dengeleri içerisinde etkili bir aktör haline getirmek gerekiyor. Bu konuda Özerk Yönetim’in yıllar içerisinde oluşturduğu deneyim önemli bir birikim ortaya çıkardı. Stratejik geçiş de tam olarak burada ortaya çıkıyor: Yerelde yönetimi korumak, aynı zamanda merkezde siyasi ve kurumsal bir etki gücüne sahip olmak. Kürtlerin yeni dönemde kurmaya çalıştığı denklem, merkezin yerelin haklarını tanıyan, siyasi güç denklemi içerisinde kabul eden bir anlayışa dayanmakta. Yani varlığı yalnızca fiili değil, anayasal ve kurumsal bir zeminde güvence altına almak üzerine kuruluyor.
Özellikle durulması gereken bir başka önemli nokta ise Rojava’da yaşanan gelişmelerin, İmralı’da Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın inisiyatifi ve mücadelesiyle gelişen barış ve demokratik toplum sürecinden bağımsız ele alınamayacağıdır. Öcalan’ın daha önce “Rojava benim kırmızı çizgimdir” şeklindeki yaklaşımı, son süreçte Rojava’da ortaya çıkan siyasi ve diplomatik gelişmelerin, bu yaklaşımı doğrular nitelikte bir seyir izlediği görülüyor. Başarılı bir Türk-Kürt barışının, yeni bir toplumsal paradigma temelinde bölgesel Kürt denklemini köklü biçimde yeniden düzenleme potansiyeli bulunuyor. Böyle bir gelişme, Kürtlerin yalnızca bir güvenlik tehdidi olarak görülmesi yaklaşımının aşılmasına ve Türkiye, Suriye, İran ve Irak’taki Kürtlerin varlıklarının güvence altına alınmasına yönelik yeni bir başlangıç oluşturabilir.