Tahranlı hemşire sağlık sistemindeki sorunları anlattı: Bu sabır sonsuz değil!

Sağlık sistemindeki personel eksikliği, düşük ücretler ve yoğun baskının hemşireler üzerindeki etkilerini anlatan Tahranlı hemşire Shiva H., “Hemşireler sloganlarla değil, insanca çalışma koşullarıyla ayakta kalır” dedi.

PARİA STOVAR

Haber Merkezi- Tahran’da bir hastanede yoğun çalışma koşulları altında sağlık çalışanları görev yapmayı sürdürüyor. Dışarıdan bakıldığında umut, endişe ve aceleyle ilişkilendirilen hastane, içeriden bakıldığında birçok hemşire için uzun süredir tükenmişliğin yaşandığı bir alana dönüşmüş durumda.

Koronavirüs salgını yalnızca bir sağlık krizi olmanın ötesinde, sağlık sisteminde uzun süredir var olan yapısal sorunları da görünür kıldı. Personel eksikliği, bitmek bilmeyen fazla mesailer, ücretlerin gecikmesi, yoğun zihinsel stres ve çoğu zaman saygılı ifadelerle örtülen kayıtsızlık bu sorunların başında geliyor. Pandemi sonrası dönemde bu koşulların iyileşmek yerine farklı biçimlerde devam ettiği görülüyor. Protestolar, toplumsal gerilimler, güvenlik endişeleri ve sorumluluk ile statü arasındaki uçurum, sağlık çalışanları üzerindeki baskıyı daha da artırıyor. Tahranlı hemşire Shiva H., konuyla ilgili ajansımızın sorularını yanıtladı.

 

*Hemşireler son yıllarda çeşitli kriz dalgalarıyla karşı karşıya kaldı. Bu krizlerin en önemlilerinden biri koronavirüs pandemisi oldu. Koronavirüs süreci hemşirelerin yaşamlarını ve mesleki koşullarını nasıl etkiledi? Talepleriniz karşılık buldu mu?

Koronavirüs hemşireler için yalnızca birkaç vardiya ya da birkaç hasta artışı anlamına gelmiyordu; adeta her şeyi alışılmış katmanlarından sıyırarak görünür hale getiren bir süreçti. Bir anda hemşireliğin yalnızca bir meslek değil, sürekli baskı altında sürdürülen bir yaşam biçimi olduğu daha net ortaya çıktı. Bulaşma riski, ekipman eksikliği, yoğun yorgunluk ve her an kendilerinin ya da ailelerinin tehlikede olabileceği hissiyle uzun saatler boyunca çalıştık. O dönemde birçok hemşire, hem fiziksel hem de psikolojik olarak ciddi bir yıpranma yaşadı. Kimileri uykusuzlukla, kimileri sosyal izolasyonla, kimileri ise kalıcı bir değişim hissiyle bu süreci atlattı.

En temel sorun yalnızca ücretler değildi; ücretler önemli olmakla birlikte asıl sorun, sürekli görev başında olmaları beklenirken destek mekanizmalarında geri planda bırakılmalarıydı. Personel eksikliği, yetersiz ekipman, uzun vardiyalar, zorunlu fazla mesailer ve sendikal taleplere yanıt verilmemesi bu dönemde bir araya geldi. Hazırlıksız girilen bir krizin yükü büyük ölçüde hemşirelerin omuzlarına yüklendi.

Talepleriniz karşılık buldu mu sorusuna ise çoğu hemşirenin yanıtı net: ‘Çok az’ Dinlenmekten ziyade sabırlı olmaları, fedakarlık yapmaları ve ‘olağanüstü koşulları’ anlamaları istendi. Bu söylemler zamanla sorunun bir parçasına dönüştü. Kriz döneminin ardından bazı sınırlı iyileştirmeler olsa da, hemşirelere göre yapısal sorunlar büyük ölçüde devam ediyor; sağlık sistemi hala onur, güvenlik ve yaşam koşullarından daha fazla iş talep ediyor.

 

*Hemşirelerin yaşadığı en önemli sorunlardan biri psikolojik travma olarak öne çıkıyor. Bu baskı özellikle koronavirüs sürecinde ve Ocak ayaklanmaları sırasında zirveye ulaştı. Peki, bu süreçte hem sağlık sistemi hem de hemşireler, bu psikolojik yükü azaltmaya yönelik herhangi bir adım atabildi mi?

Hemşirelikte psikolojik travma dışarıdan kolayca fark edilen bir durum değildir. Bir kişi yıllarca işe gider, çevresi onun işini iyi yaptığını düşünür, ancak içeride birikerek ilerleyen bir tükenmişlik yaşar. Koronavirüs süreci bu boşluğu daha da derinleştirdi. Her gün ölümle yüzleşmek, ailelerin endişesini taşımak, kendi tükenmişliğini bastırmak ve toparlanma imkanının olmaması hissi hemşireler üzerinde ağır bir yük oluşturdu. Bu dönemde bazı meslektaşların daha içine kapanık hale geldiği, bazılarının daha çabuk öfkelendiği, bazılarının ise sürekli uzak ve kopuk bir ruh hali içinde olduğu gözlemlendi.

Sonraki süreçte, özellikle ülkedeki genel atmosferin daha da gerginleşmesiyle birlikte, bu psikolojik baskı yalnızca işle sınırlı kalmadı. Hastane ortamı da giderek daha stresli bir alana dönüştü. Hemşireler bir yandan hastaya bakarken bir yandan kendilerini korumak, ne söylediklerine dikkat etmek ve nasıl göründüklerini kontrol etmek zorunda kaldı. Bu durum ciddi bir zihinsel yıpranmaya yol açtı. Çünkü artık yalnızca hastalıkla değil, aynı zamanda sürekli bir korku ve gerginlik haliyle de baş etmek gerekiyordu.

Hemşirelik sistemi ya da hemşirelerin kendileri bu durumu hafifletmek için bazı adımlar attı, ancak bu girişimler çoğunlukla dağınık ve yetersiz kaldı. Bazı kurumlarda gayri resmi toplantılar düzenlendi, bazı hemşireler kendi aralarında dayanışma kurdu, bir kısmı profesyonel danışmanlık almaya yöneldi, bir kısmı ise yalnızca süreci bireysel dayanıklılıkla atlatmaya çalıştı. Ancak sistematik ve sürekli bir destek mekanizmasının oldukça sınırlı olduğu görülüyor.

Sorun şu ki, baskının kaynağı doğrudan yapının kendisinden geldiğinde, kısa vadeli psikolojik destek programları çoğu zaman yalnızca geçici bir rahatlama sağlıyor. Bu durum, hala açık olan bir yaraya geçici bir bandaj uygulamaya benzetiliyor. Yaşanan yıpranmayı azaltmak için yalnızca psikolojik destek değil, çalışma koşullarının, vardiya düzeninin, personel sayısının, iş güvenliğinin ve mesleki saygının da iyileştirilmesi gerekiyor.

 

*Ocak ayaklanmaları ve öncesinde, özellikle Rojhilat Kürdistan’daki “Jin, jiyan, azadî” protestoları sırasında hastanelerde nasıl bir tablo ortaya çıktı? Bu süreçte farklı şehirlerdeki hemşireler hangi koşullarda görev yaptı ve elde edilen veriler/istatistikler neyi gösteriyor? Yaşananların ardından hemşirelerin karşı karşıya kaldığı psikolojik ve güvenlik sorunları ile yaralılara ve ailelerine verdikleri destek nasıl şekillendi?

O günlerde hastaneler artık yalnızca sağlık kuruluşları değildi. Haberlerin, korkunun, kanın, endişeli ailelerin ve güvenlik güçlerinin varlığının aynı anda hissedildiği alanlara dönüşmüştü. Birçok şehirde hemşireler istemeden de olsa krizin merkezinde kaldı. Bazen yaralı bir kişiyi ilk karşılayan, bazen ailelere ilk açıklamayı yapan, bazen de sessizliği sürdüren taraf oldular. Bu mecburiyet hissi, başlı başına ayrı bir baskı unsuruna dönüştü.

İstatistiklere gelince, o dönemle ilgili kesin ve tutarlı bir verilerden söz etmek zor. Zira yaşanan süreç şeffaf değildi ve birçok olay ya resmi kayıtlara tam olarak yansımadı ya da kamuoyuyla paylaşılmadı. Buna karşın sahadaki deneyimler, bazı hastanelerde gerginliğin kritik seviyelere ulaştığını, koridorlarda dahi çalışmanın zorlaştığını gösteriyor. Bir hemşire için insan bedenindeki bir yaraya tanıklık etmek yalnızca tıbbi bir durum değildir, çoğu zaman daha derin bir psikolojik etki yaratır. Çünkü bazen görülen şey yalnızca bir yara değil, bir hayatın ya da bir düzenin kırılma anıdır.

Güvenlik açısından ise hemşireler ikili bir durumla karşı karşıya kaldı. Bir yandan mesleki sorumluluk gereği yardım etmek zorundaydılar, diğer yandan son derece gergin ve hassas bir atmosferde çalışıyorlardı. Bu durum, yardım etme sürecini bile zaman zaman korku ve tedirginlikle birlikte yürütmeyi zorunlu kıldı. Bu süreçte bazı sağlık çalışanlarının daha içine kapandığı, bazılarının yaşadıklarının etkisini ancak eve döndüklerinde fark edebildiği, bazılarının ise uzun süre boyunca karşılaştıkları görüntülerin etkisinden kurtulamadığı gözlemlendi. Bir hemşirenin tamamen duygusuz kalması beklenmez, ancak sürekli trajediye tanıklık etmek, zamanla ciddi bir ruhsal yıpranmaya yol açıyor.

*Hemşirelerin yaşam koşulları uzun yıllardır sendikaların ve meslek örgütlerinin gündeminde yer alıyor. Peki, hemşirelerin ücret ve ödeme koşulları nasıl bir yapıya sahip ve son yıllarda bu alanda ne tür değişiklikler yaşandı?

Hemşireler için geçim, önemsiz bir konu değil, işin kendisinin bir parçasıdır. Maaş iş yüküyle uyuşmadığında, fazla mesai pratikte bir zorunluluk haline geldiğinde ve ödemeler geciktiğinde insan içten içe yıpranmaya başlar. Çoğu zaman daha fazla para için kalmıyoruz, boş pozisyonların yarattığı yükümlülük nedeniyle kalıyoruz. Ancak bu kalış, adaletsizliği normalleştirmek için bir bahane olmamalı.

Bu yıllarda bazı değişiklikler oldu, ancak kimsenin rahat bir nefes almasına yetecek düzeyde değil. Zaman zaman bazı talepler karşılandı, zaman zaman iyileştirmeler vaat edildi, zaman zaman da ücret ve tarifeler gündeme geldi, ancak temel sorunlar hala devam ediyor. Hemşirelerin geliri, gerçek yaşam maliyetiyle orantılı değil. Bu tutarsızlık, özellikle Tahran gibi büyük şehirlerde daha da belirgin hissediliyor. Ay sonunda sadece ne kadar çalıştığınızı değil, kendinizi kaç kez temel ihtiyaçlardan mahrum bıraktığınızı da hesaplamak zorunda kalıyorsunuz.

En acı olanı ise, resmi söylemde hemşirelere büyük saygı gösterilirken, pratikte bu saygının çoğu zaman yalnızca bir söz olarak kalmasıdır. Gerçek saygı; güvenli bir sözleşme, düzenli ödeme, insancıl vardiyalar ve hemşirenin her ay nefes almakla hayatta kalmak arasında seçim yapmak zorunda kalmaması anlamına gelir. Bu boşluk var olduğu sürece, hemşireliğin onuru hakkındaki her tartışma eksik kalacaktır.

 

*Son olarak, aklınızda kalan veya eklemek istediğiniz konular ve değerlendirmeler var mı?

Öncelikle şunu açıklığa kavuşturmak istiyorum: Hemşireler genellikle yalnızca kriz anlarında görünür hale gelir, ancak bizim hayatımız yalnızca krizlerden ibaret değildir. Acılarla, hastaların umuduyla ve ailelerin korkusuyla çalışırken aynı zamanda kendi varlığımızı da ayakta tutmak zorundayız. Bu baskı görünmez kaldığında, bir süre sonra istifa, göç, motivasyon kaybı ya da derin tükenmişlik olarak kendini gösterir.

Bana göre hemşirelerin temel talepleri karmaşık değildir: iş güvencesi, adil ücret, yeterli personel, gerçek saygı ve sağlık sisteminin bizi yalnızca zor zamanlarda hatırlamaması. Hemşireleri sloganlarla ayakta tutamazsınız. Bunun yerine, her gün emeklerinin karşılığını aldıklarını hissettikleri, onurlarının ve yaşam koşullarının gözetildiği bir sistem kurmak gerekir.

Belki de en acı gerçek, tüm yorgunluğa rağmen hemşirelerin hala çalışmaya devam etmesidir. Çünkü bu, sistemin iyi işlemesinden değil, hastaların bekleyememesindendir. Ancak bu sabır sonsuz değildir. Tıbbın geleceğini anlamak isteyenler, yalnızca hastanelerin parlak tabelalarına değil, hemşirelerin yorgun ellerine bakmalıdır. Gerçek tablo orada görünür.