Lamis Munther: Kadınların hedef alınması barışı tehdit ediyor
Suriye’de kadınlara yönelik kaçırma ve şiddetin bir baskı aracına dönüştüğünü belirten Lamis Munther, cezasızlık ve inkarın krizi derinleştirdiğini, kadınların korunması ve hesap verebilirliğin ise sivil barış için temel koşul olduğunu vurguladı.
ROCHELLE JUNİOR
Süveyda - Korku ve şiddetin iç içe geçtiği, ağır ihlallerin yaşandığı bir ortamda Suriye’de derinleşen krizin en kırılgan hattını kadınlar oluşturuyor. Kaçırma vakaları artık bireysel olaylar olmaktan çıkıp, toplulukların iradesini zayıflatmaya ve sosyal dokuyu parçalamaya yönelik sistematik bir baskı aracına dönüşmüş durumda. Zorla kaybetmeler, sistematik cinsel şiddet, zorla evlilikler ve belirli etnik ile dini gruplara mensup kadınların hedef alınmasına ilişkin insan hakları raporları artarken, cezasızlık döngüsünün genişlemesi güvenlik ve korunma duygusunu daha da aşındırıyor.
‘Kadınların hedef alınması sosyal dokuyu zayıflatmayı amaçlıyor’
Bu bağlamda “Evim Senin Evin” örgütünde bilişim mühendisi ve sivil aktivist olarak çalışan Lamis Munther, 8 Aralık 2014’te Suriye’de Baas rejiminin yıkılmasının ardından özellikle belirli etnik ve dini gruplara mensup kadınları hedef alan şiddet ve kaçırma vakalarında ciddi bir artış yaşandığını belirtti. “Kadınların hedef alınması rastlantısal değil, bu, toplumların en savunmasız noktalarını vurarak sosyal dokuyu zayıflatmayı amaçlayan bir stratejinin parçası” diyen Lamis Munther, bu tür bağlamlarda kadın bedeninin bir çatışma alanına dönüştüğünü ve toplulukları korkutmak için kullanılan siyasi bir mesaj haline geldiğini söyledi.
Lamis Munther, “Kadın kaçırma, hedef alınan toplulukların iç bağlarını zayıflatmak ve çaresizlik duygusu yaratmak için daha geniş bir sistem içinde istismar ediliyor. Ailenin kalbi ve kolektif kimliğin sembolü olan kadınlar, özellikle azınlık topluluklarına mensup olduklarında, hem kadın kimlikleri hem de hedef alınan bir topluluğun taşıyıcıları olmaları nedeniyle korku yaratmak ve kontrolü göstermek için bir araç haline geliyor” dedi.
Kaçırılan ve akıbeti bilinmeyen kadınlara ilişkin endişelerin, hayatta kalan yakınları ve ailelerden alınan tanıklıklara dayanan insan hakları raporlarıyla desteklendiğini söyleyen Lamis Munther, “Suriye’de Kaçırma: En Çok Hedef Alınanlar Alevi Kadınlar” başlıklı çalışmada, “Gerçek ve Adalet İçin Suriyeliler” örgütünün cinsel şiddet, zorla evlendirme ve doğrudan tehdit vakalarını belgelediğini kaydetti.
Bu rakamların, olayı küçümsemeye çalışan resmi anlatıyla çeliştiğini dile getiren Lamis Munther, İçişleri Bakanlığı sözcüsünün yalnızca 43 vakanın kaydedildiğini ve bunların büyük bölümünün geri döndüğünü açıkladığını aktardı. Lamis Munther, ailelerin ifadelerinin ve şikayetlerinin yeterince dikkate alınmadığını, bazı vakaların ise “kişisel nedenlerle ayrılma” denilerek kapatıldığını belirtti.
‘Kadın bedeni kolektif korku üretmek için kullanılıyor’
Lamis Munther, “Şiddeti iki düzeyde ele almak gerekiyor: Birincisi, kadınları yalnızca kadın oldukları için hedef alan ve eşitsizliği yeniden üreten cinsiyete dayalı şiddet; ikincisi ise kadınların, ait oldukları topluluğu hedef almak amacıyla kimlikleri üzerinden cezalandırıldığı şiddet biçimidir. Kadınların ‘grup onurunun’ sembolü olarak görüldüğü toplumlarda ise onlara yönelik saldırılar tüm topluluğa yönelmiş bir baskı aracına dönüşür ve kadın bedeni kolektif korku üretmek için kullanılır” sözlerine dikkat çekti.
Krizle mücadelede önceliğin gerçeğin ortaya çıkarılması olduğunu kaydeden Lamis Munther, toplum içinde etkili koruma mekanizmalarının oluşturulması, müdahale edebilecek destek ağlarının kurulması ve kanıtların korunmasına yönelik belgeleme sistemlerinin hayata geçirilmesi gerektiğini vurguladı. Lamis Munther, hayatta kalanların yaşamlarını yeniden kurabilmeleri için yasal, sağlık ve psikolojik desteğe ihtiyaç duyduğunu ifade etti.
Kadınların mezhepsel veya siyasi gerekçelerle hedef alınmasını meşrulaştıran söylemlere karşı uyarıda bulunan Lamis Munther, nefret ortamının şiddeti normalleştirdiğini dile getirerek, hesap verebilirliğin ihlallerin tekrarını önlemenin temel koşulu olduğunu ve hem siyasi hem de yasal açıdan göz ardı edilemeyecek bir gereklilik olduğunun altını çizdi.
Lamis Munther, sözlerine şöyle devam etti:
“Kaçırma ve kadınlara karşı şiddet suçları, özellikle 1979 Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Ortadan Kaldırılması Sözleşmesi (CEDAW) ve BM Güvenlik Konseyi’nin 1325 sayılı kararı olmak üzere uluslararası sözleşmelerin merkezinde yer alıyor. Bu karar, çatışmalarda kadınlara yönelik şiddeti sivil barışa doğrudan bir tehdit olarak değerlendiriyor. Bu nedenle kadınları hedef almak, toplumların istikrarını baltalayan ve yalnızca kınamanın ötesine geçilerek koruma ve hesap verebilirlik için pratik önlemler gerektiren bir suç haline geliyor. Adalet yolu, Bağımsız Uluslararası Soruşturma Komisyonu ve Uluslararası, Tarafsız ve Bağımsız Mekanizma gibi uluslararası ve yerel kuruluşların yanı sıra, gerçeğin gizlenmesini önlemede önemli rol oynayan sivil toplum örgütlerinin birleşik çabalarına dayanıyor.”
‘Kadınlar güvenlik riskleri ve sosyal baskılar nedeniyle kamusal alandan çekiliyor’
Krizin yalnızca suçların artmasında değil, aynı zamanda Suriye geçici yönetimin özellikle Alevi kadınlara ilişkin şikayetleri ele alamamasında da yattığını kaydeden Lamis Munther, “Bu eylemsizlik, topluluk üyeleri arasında yasal koruma şemsiyesinin dışında oldukları ve kadınlarını tehdit eden tehlikenin tüm topluluğa yönelik olduğu hissini giderek artırıyor. Resmi inkarla birlikte korku derinleşiyor ve kadınlar güvenlik riskleri ile sosyal baskılar nedeniyle kamusal alanlardan çekiliyor” şeklinde konuştu.
Kadın kaçırma suçlarının kapsamlı geçiş dönemi adalet süreçlerinin ayrılmaz bir parçası olması gerektiğini söyleyen Lamis Munther, “İhlallerin rejimin yıkılmasından önce ya da sonra işlenmiş olmasına bakılmaksızın, istisnasız tüm tarafların hesap verebilirliğinin sağlanması gerekiyor. Sahil bölgelerinde, Homs, Hama, Şam kırsalı, Jaramana, Aşrafiye Şahnaya ve Süveyda’da görülen şiddet, ihlallerin yaygın ve çok yönlü olduğunu ortaya koyuyor. Bu da bunların adalet sistemine dahil edilmesini bir seçenek değil, bir zorunluluk haline getiriyor” sözlerine yer verdi.
Kadınların korunmasının ve haklarının ulusal ve uluslararası standartlara uygun şekilde güvence altına alınmasının sivil barışın sağlanması için temel bir koşul olduğunu vurgulayan Lamis Munther, kadınlar için adaletin ayrı bir talep değil, tüm toplumu kapsayan daha geniş bir adalet anlayışının ayrılmaz bir parçası olduğunu ifade etti.