Kirmanşan: Ele geçirilemeyen şehir

Kirmanşan, İran için yüzyıllardır siyasi bir "sorun" olarak var oldu. Kacar'dan İslam Cumhuriyeti'ne, rejim bu Kürt şehrini kendi düzenine dahil etmeye çalıştı ama başaramadı. Şehri gasp edilemez kılan şey, derin direniş kapasitesiydi.

PERŞENG DEVLETİYARİ

Haber Merkezi- Kirmanşan, İran'ın siyasi tarihinde hiçbir zaman salt bir şehir olmamıştır; her zaman bir ‘mesele’ olarak karşımıza çıkmıştır. Kentsel yönetimden değil, devletin çevresiyle, merkezin sınırıyla ve iktidarın uyumsuz öznelliklerle kurduğu ilişkiden doğan bir ‘mesele’. Önceden ulus-devlet öncesi dönemlerden modern ulus-devlete uzanan süreçte Kirmanşan, merkezi hükümetlerin temelden bir karar almak zorunda kaldığı konumda durmaya devam etmiştir: ya onu kendi içine çözümlemek ya da onu kırmak. Bu ikilem —kapsama ya da yok etme— tesadüfi bir tercih değil, iktidarın Kirmanşan'la yüzleşmesinin kalıcı mantığı olmuştur.

Kirmanşan'ın önemi tek bir etkenle açıklanamaz; bu şehir, çok katmanlı güç unsurlarının bir arada bulunmasından doğan bir önem taşır. Orta İran yaylasıyla, Mezopotamya arasında jeopolitik bir kapı konumundaki bu şehir, her zaman çeşitli aktarım ağlarının bir parçası olmuştur: askeri güçlerin geçişi, ticaret yolları, sermaye dolaşımı ve nüfus hareketleri. Zagros eteklerindeki konumu, su kaynakları ve verimli arazilere yakınlığı, Batı İran'ın petrol havzalarının merkezinde yer alması; Kirmanşan'ı ekonomi-politiğin, jeopolitiğin ve ulusal güvenliğin iç içe geçtiği bir noktaya dönüştürmüştür. Ancak bu şehri Batı İran'ın diğer merkezlerinden ayıran asıl unsur, İran coğrafyasındaki en büyük Kürt şehri olma özelliğidir; bu özellik onu bir 'sınır bölgesi'nden potansiyel siyasi öznellik odağına dönüştürmektedir.

Her zaman kriz olarak görüldü

Bu nedenle Kirmanşan, merkezi hükümetler açısından hiçbir zaman 'uzak bir çevre' olmamıştır; aksine her zaman tehlikeli bir yakın çevre olarak değerlendirilmiştir. Eğer doğru biçimde bütünleştirilmezse kriz merkezine dönüşebilecek bir çevre; salt güvenlik krizi değil, devletin meşruiyeti, kimliği ve anlatısı düzeyinde bir kriz. Bu bağlamda devletlerin Kirmanşan'a egemen olan mantığını 'kapsama-işgal' mantığı olarak tanımlamak gerekir: söylemsel düzeyde kapsama —kimliği, dili ve tarihi yeniden tanımlama yoluyla— ve siyasi-güvenlik düzeyinde işgal —askeri varlık, idari denetim ve bağımsız örgütlenmenin bastırılması yoluyla.

Bu çerçevede Kirmanşan'ın hem 'İranlılaştırılması' hem de 'Kürtlükten arındırılması' gerekiyordu; hem sadık olması hem de bağımsız öznellik kurma olanaklarından yoksun bırakılması. Bu çelişki, Batı İran'daki devlet inşası projesinin merkezinde yer almaktadır: mekânı kendi içinde eritmeye çalışan, ancak farklılığı siyaset kaynağı olarak tanımaktan kaçınan bir devlet. Buradan hareketle Kirmanşan'ın neden gelişmenin değil, denetimin konusu olduğunu anlamak mümkündür.

Modern devlet inşasını militarizm, zorla merkezileşme ve dil tek tipleştirmesiyle hayata geçiren Birinci Pehlevi'den, bu projeyi yerel elitlerin bütünleştirilmesi ve daha yumuşak söylem mühendisliğiyle sürdüren İkinci Pehlevi'ye; oradan kronik güvenlikleştirme ile ideolojik Şiileştirmenin bileşimini yoğunlaştıran İslam Cumhuriyeti'ne kadar Kirmanşan her zaman 'sorun' olmaya devam etmiştir. Rejimler arasındaki fark temel mantıkta değil, iktidar uygulama tekniklerindedir. Değişmeyen tek şey, merkezi devletin Kirmanşan'ın Kürdistan'ın özgürleşme siyasetiyle Batı İran'daki sınıfsal, dinî ve kentsel hoşnutsuzlukların birleşim noktasına dönüşme ihtimali karşısında duyduğu kaygıdır.

Dolayısıyla buradaki asıl soru Kirmanşan'ın neden önemli olduğu değildir —bu açıktır— asıl soru, çağdaş İran tarihinde her iktidar projesinin neden kaçınılmaz biçimde Kirmanşan'ı 'almak' zorunda kaldığıdır: askeri düzeyde, ekonomik düzeyde ve hepsinden önemlisi söylemsel düzeyde. Bu sorunun yanıtı bizi devlet-ulus anlatılarının, merkez odaklı tarih yazımının ve indirgemeci güvenlik analizlerinin ötesine taşır; Kirmanşan'ın siyasetin nesnesi değil, çağdaş İran'da siyasetin mantığını açığa çıkaran yer olduğu bir alana götürür.

İslam Cumhuriyeti'nin Kürt kimliğini silme politikası

Merkezi hükümetlerin son iki yüzyıl boyunca Kirmanşan'la ilişkisini anlamak için 'ayrımcılık', 'çevreselleşme' hatta 'baskı' gibi kavramlar yetersiz kalmaktadır. Burada karşılaştığımız şey, sömürgecilik istisna niteliğinde bir olay olarak değil, mekânı, nüfusu ve anlamı düzenlemenin kalıcı mantığı olarak çok katmanlı bir iç sömürgecilik biçimidir. Bu çerçevede Kirmanşan salt yoksul bir bölge değil; aynı anda sömürülmesi, yeniden düzenlenmesi ve bağımsız siyasi öznelliğe dönüşme olanağından yoksun bırakılması gereken bir toprak parçasıdır.

Kirmanşan'taki iç sömürgecilik hiçbir zaman tek boyutla sınırlı kalmamıştır. Bu proje her zaman ekonomik sömürü, demografik mühendislik, söylemsel boyun eğdirme ve Kürt yaşam dünyasının aşamalı tahribatının bileşiminden oluşmuştur. İdeoloji ve meşruiyet dilindeki farklılıklarına karşın merkezi hükümetler tek bir noktada ortaklaşmaktadır: Kirmanşan bu düzeni yeniden tanımlama hakkına sahip olmaksızın merkezi düzene dahil edilmelidir.

Şiileştirme hedefi

Kacar döneminde Kirmanşan, merkezi hükümetin gözünde 'güvenilmez' bir bölgeydi; Şii-İran düzenine tam olarak entegre edilmemiş, ama kendi haline de bırakılamaz. Dinî çeşitlilik, aşiret yapılarının belirgin varlığı ve Kürt ulusötesi bağlar, bu bölgeyi devlet otoritesinin her zaman kırılgan göründüğü bir mekâna dönüştürmüştü. Kacar'ın bu duruma verdiği yanıt gelişme ya da siyasi katılım değil, hedefli Şiileştirme oldu.

Burada Şiilik bir inanç deneyimi olarak değil, yönetim aracı olarak işlev gördü. Merkeze bağlı din adamları ağı, vakıflar, dinî kurumlar ve ekonomik ayrıcalıkların yeniden dağıtımı, siyasi sadakati yeniden kodlamanın mekanizmalarına dönüştü. Sonuç, Yarsanizm gibi yerli Kürt inanç biçimlerinin dışlanması ve toplumsal özerkliğin zayıflatılması oldu. Kacar'ın Şiileştirme politikası, Kirmanşan'ı Kürdistan'ın tarihsel-kültürel ufkundan koparmaya yönelik ilk modern girişim olarak değerlendirilmelidir; hedefi birlik değil, simgesel tek tipleştirme yoluyla denetim olan bir girişim.

Pehlevi devletinin kuruluşuyla birlikte iç sömürgecilik mantığı durmadı, zayıflamadı; daha karmaşık bir düzeye taşındı. Birinci Pehlevi, modern ulus-devlet projesini militarizm, zorla merkezileşme ve dil tek tipleştirmesiyle ilerletti. Bu çerçevede Kirmanşan'ın çok katmanlı bir Kürdistan mekânından 'sadık sınır şehrine' dönüştürülmesi gerekiyordu.

Kirmanşan'ta 'Farslılaştırma' çabası salt bir dil politikası değildi; biçimsel eğitimden coğrafi yeniden adlandırmaya, resmi tarih yazımından Kürt lehçe ve kültürünün aşağılanmasına uzanan kapsamlı bir söylemsel proje oldu. Kürtçe yalnızca yasaklanmakla kalmadı, itibarı da zedelendi; gerçek tarih yalnızca görmezden gelinmekle kalmadı, yeniden yazıldı ve çarpıtıldı. Öte yandan dengesiz kalkınma ve idari merkezileşme Kirmanşan'ı bağımlı bir mekâna dönüştürdü: merkez politikalarının tüketicisi, ama bu politikaları şekillendirme olanağından yoksun.

İkinci Pehlevi, yönetim biçimindeki değişikliklere karşın bu mantığı korudu. Açık baskının yerini devlet yapısına yerel elitlerin entegre edilmesi aldı; ancak bu entegrasyon koşullu bir anlaşmaydı: sadakat karşılığında Kürdistan ufkunun silinmesi. Bu anlamda Pehleviler yalnızca ekonomiyi ve siyaseti değil, Kirmanşan'ın siyasi hayal gücünün ufkunu da hedef aldılar.

Kürt kimliğinin tehlike olarak görülmesi

İslam Cumhuriyeti geçmişle bir kopuş noktası değildir; önceki projelerin birleştiği andır. Bu rejim, Kacar'ın Şiileştirmesini ve Pehlevi'nin Farslılaştırmasını tek bir güvenlik-ideolojik mantık içinde birleştirdi. Kirmanşan ve İlam'da Şiilik artık salt bir homojenleştirme aracı değildir; güvenlik sadakatinin göstergesidir. Öte yandan Kürt kimliğinin her türlü yeniden üretimi potansiyel tehdit olarak değerlendirilmektedir.

Yapısal yoksullaştırma, kronik işsizlik, yerel sanayinin çöküşü ve zorla göç, bu iç sömürgeciliğin ekonomi-politiğinin parçasıdır. Bu politikalar tesadüfî ya da salt verimsizliğin ürünü değildir; toplumsal örgütlenme kapasitesini zayıflatmaya yönelik mekanizmalardır. Mekânın sürekli güvenlikleştirilmesi, baskı kurumlarının ağır varlığı ve Kürt bağımsız eyleminin suç sayılması —kültürel etkinlikten siyasi örgütlenmeye— Kirmanşan'ı hem 'iktidar uygulama merkezi' hem de 'yoksun çevre' olan bir şehre dönüştürmüştür.

Şunu vurgulamak gerekir: Kirmanşan bir istisna değil, çağdaş İran'da iç sömürgeciliğin mantığının sınavhanesidir. Bu şehirde uygulananlar, merkezi devletin her uyumsuz mekânla yüzleşme biçiminin yoğunlaşmış bir modelidir: denetim için yoksullaştırma, farklılığı inkâr için homojenleştirme ve siyasi öznelliğin ortaya çıkışını engellemek için güvenlikleştirme. Bununla birlikte, baskının bu yoğunluğu Kirmanşan'ı istikrarsız bir noktaya dönüştürmektedir; zira iç sömürgecilik projesi her zaman başarısızlık riskiyle yüz yüzedir. Çünkü Kürt yaşam dünyası, baskının tarihsel deneyimi ve ulusötesi toplumsal bağlar, iktidarın onu bütünüyle çözme olanaklarını elinden almaktadır. Kirmanşan tam da bu nedenle 'alınması' gerekmektedir: çünkü hiçbir zaman tam olarak alınamaz.

Kirmanşan'ın simgesel işgali üzerine rekabet

Ocak 2025'te Kirmanşan, kısa bir süreliğine İran'ın iktidar odaklarının simgesel rekabetinin merkezine dönüştü; salt toplumsal protestoların sahnesi değil, meşruiyetin ve devletin yeniden üretiminin sınandığı alan. Monarşist muhalefetin bu alana açıkça girmesi, durumun derinliğini ve karmaşıklığını gözler önüne serdi: bu rekabet, sokakların yönetimi ya da baskının denetlenmesiyle değil, anlam ve siyasi bellek üzerindeki hâkimiyetle ilgiliydi.

Monarşistlerin gözünde Kirmanşan yalnızca protestocu bir şehir değil, gelecekteki merkezi devletin yeniden inşasının simgesidir. Bu tutum, şehrin Kürdistan kimliğinin açıkça reddedilmesiyle el ele gitmektedir. Monarşistlerin iktidara geldiklerinde Kürt partilerini, özellikle PJAK'ı, bastıracaklarını alenen ilan etmeleri açık bir mesaj taşımaktadır: Kirmanşan merkezi devletin yeniden inşası için siyasi üsse dönüşmeli, ama Kürtsüz ve özerklikteki kapasitesizlikle; yani tam olarak mevcut durumun devamı şeklinde. Burada Pehlevi salt meşruiyet talep etmekle kalmamış, şehri kendi ideolojik mülkiyeti altında yeniden kurgulamaktadır.

Öte yanda İslam Cumhuriyeti, güvenlik-ideolojik araçlarından yararlanarak aynı mantığı mevcut düzen çerçevesinde uygulamaya çalışmaktadır: güvenlik Şiiliği, bağımsız Kürt öznelliğinin bastırılması ve protestolar karşısında ulusal meşruiyet iddiası. İslam Cumhuriyeti'nin bakış açısında Kirmanşan, ulusal bütünlüğe yönelik potansiyel tehditlerin simgesidir; bağımsız bırakılırsa devletin siyasi ve toplumsal sınırlarını çözebilecek bir şehir.

Bu durum paradoksal bir örtüşmeye işaret etmektedir: İslam Cumhuriyeti ile monarşistler, tarihsel ve ideolojik çatışmalarına karşın Kirmanşan mantığında aynı çizgide buluşmaktadır; her ikisi de Kirmanşan'ı Kürtlüğünden arındırmak istemektedir: biri güvenlik ve Şiilik adına, diğeri İran ve toprak bütünlüğü adına. Bu örtüşme Kirmanşan'ın tarihsel ve simgesel önemini açığa çıkarmaktadır; Kürt kimliğiyle ekonomik, kültürel ve siyasi bağları onu hem tehdit noktası hem de fırsata dönüştürmektedir.

İstenmeyen varlık

Kirmanşan bu anlamda anlatılar savaşının simgesel alanına dönüşmüştür. Şehrin simgesel işgali yalnızca siyasi meşruiyet üretmemekte, aynı zamanda Kürt kimliğinin bağımsız her türlü yeniden tanımlanma olanaklarını sınırlandırmaya çalışmaktadır. Ocak 2025'te baskı ve rekabetin bu eşzamanlılığı, Kirmanşan'ın Kürtlüğünün, baskı ve direniş tarihinin ve özgürleşme hareketleriyle bağlarının bir kez daha kentsel bağımsız kimliği ve öznel direnişi merkezi hükümetler için istenmeyen bir varlık haline getirdiğini ortaya koydu.

Öte yandan bu paradoks Kirmanşan'ı kırılgan ama hayati bir noktaya dönüştürmektedir: kimliğin her gasp edilişi ve simgesel sahiplenme girişimi, kaçınılmaz olarak tarihsel direniş ve Kürt yaşam dünyasıyla yüzleşmek zorunda kalacaktır. Sokak protestosu biçiminde de tezahür edebilecek olan bu direniş, hiçbir zaman işgal ve inkâr projeleriyle tam olarak bütünleşmeyecek tarihsel-siyasi-ekonomik bir yapıda kök salmaktadır.

Bir iktidar teknolojisi olarak

Ocak 2025'te Kirmanşan, Şabad ve İlam'da hükümetin kanlı baskısı sırasında yaşanan katliamlar, eşzamanlı olarak iki ayrı alanda şekillendi: sokak ve kolektif deneyim ile medya ve anlatı teknolojisi. Monarşist muhalefet, İslam Cumhuriyeti'yle olan tarihsel ve ideolojik mesafesine karşın, tıpkı Kasım 2019 ve Jin Jiyan Azadî devrimci ayaklanmasındaki gibi, şehitleri tarihsel, siyasi ve Kürt bağlamlarından kopararak kendi anlatısına zorla dahil etmeye çalıştı. Bu bir eksik habercilik değil, ikincil bir şiddettir: ölümü anlamından, mekânından ve gerçek toplumsal talebinden boşaltan bir şiddet.

Yaşamını yitirenlerin mülk edinilmesi bir iktidar teknolojisi olarak işlev görmektedir. Bu süreçte ölüm, kentsel ve hareketsel bir deneyimden siyasi meşruiyet aracına dönüştürülmektedir; 'tek İran ulusu' kalıbında monarşist projeleri yeniden üreten bir araca. Somut tarihsel bellekleri, Kürt öznelliğini ve direniş deneyimini yutan soyut bir ulus. Nitekim önceki bölümlerde incelendiği üzere, her iki devlet merkezli proje —İslam Cumhuriyeti ve monarşistler— bu aşamada aynı doğrultuda hareket etmektedir: Kirmanşan'ın bağımsız öznelliğini yerel hareketlerin ve Kürt direniş mücadelelerinin gerçek meşruiyetini ve taleplerini kabul etmeksizin siyasi sermayeye dönüştürmek.

Bu mülk edinme aynı zamanda kolektif belleğe ve kentsel yaşam dünyasına yönelik bir saldırıdır. Kirmanşan ve İlam'daki şiarlar, bedenler ve sokak mekânı açıkça Kürdistani ve merkezi sömürüye karşı anlamlar taşıyordu; ne var ki monarşist anlatı bunları genel ve kimliksiz bir 'İranlı metin'e dönüştürdü. Bu dönüştürme yalnızca kurban aileleri ve topluluklar üzerinde ikincil şiddet uygulamakla kalmaz; kentsel direnişin ve Kürt kimliğinin kavramsal çerçevesini çağdaş İran tarihinin özünden silmeye de çalışır.

Bu eylem 'ölümün mülk edinilmesi'nin açık bir örneği olarak nitelendirilebilir: şehit edilenlerin gerçek siyasi gerçekliklerine hiçbir yansıma yapılmaksızın siyasi sermaye ve ideolojik meşruiyet üretmek amacıyla araç olarak kullanılması. Monarşistlerin baskıcı devletle fiilen aynı cepheye düştüğü tam da bu noktadır: her ikisi de, farklı biçimlerde, Kirmanşan ve İlam'daki Kürt direniş dinamizmini ve öznelliğini sahiplenerek onu gerçek siyasi formülasyonu ve halkın gerçek taleplerini tanımadan gasp etmeye çalışmaktadır.

Bu sürecin sonucu, tarih, kimlik ve kentsel öznelliğin kopuk ve çarpıtılmış bir alanının yaratılmasıdır: gerçek ölümü parçalayan ve onu iktidarın soyut sembolüne dönüştüren bir alan. Bu iktidar teknolojisiyle yüzleşebilecek olanlar yalnızca yerel topluluklardır ve bunu; yaşanmış deneyimlerine ve tarihsel belleklerine yaslanarak ölümün ve direniş etkisizleştirme girişimlerinin boşa çıkarılmasını sağlayan Kürt özgürleşme hareketleridir.

Kirmanşan neden gasp edilemez?

Ocak 2025'in ardından Kirmanşan, İlam ve Şabad, siyasi teori ve radikal felsefe açısından klasik direniş ve temsil kalıplarının ötesine geçen bir aşamaya girmiştir; bu aşamayı yapısal kimlik itaatsizliği olarak adlandırmak mümkündür. Bu durum birden fazla tarihsel ve toplumsal katmanın kesişiminin ürünüdür: yapısal yoksulluk ve sürekli baskının yaşanmış deneyimi, Pehlevi ve İslam Cumhuriyeti şiddetinin çifte belleği, dinî ve kültürel çeşitlilik ile bireysel öznellik ve devlet merkezli baskılar arasındaki süregelen gerilim.

Devlet merkezli projelerin hiçbiri —ne İslam Cumhuriyeti'nin güvenlik-kültürel Şiileştirmesi ne de monarşistlerin şehitleri simgesel olarak yeniden üretmesi ve tek ulus mitini inşa etmesi— bu öznelliği tam anlamıyla gasp etme kapasitesine sahiptir. Gasp girişimi yalnızca sonuçsuz kalmakla kalmaz; iktidarın açıklarını ve devletlerin sınırlarını da gün yüzüne çıkarır. Kirmanşan'ın siyasi yaşamının her iktidar projesinden bağımsız olarak direniş kapasitesine sahip olduğunu ve onu siyasi meşruiyet aracına dönüştürmenin olanaksız olduğunu gösterir.

Kürt partileri bu radikalliğin ve kimlik geriliminin tamamını temsil edemese bile bu bir boşluk değil; aksine devletlerin kavrayamadığı ve dizginleyemediği çok boyutlu ve kalıba sığmaz bir öznelliğin ortaya çıkışıdır. Kendi tarihsel bağlamı içinde Kirmanşan, yoksulluk, baskı, çoğulcu dinî kimlik ve şiddetin tarihsel belleğinin tehdit değil güç ve dayanışma kaynakları olduğu yaşam-dünyasal bir direniş deneyimi sunmaktadır.

Daha felsefi bir dille ifade etmek gerekirse Kirmanşan, gasp edilemez bir öznelliğin simgesidir: merkezi iktidar tarafından ele geçirilme ve yeniden üretilme girişimlerinin salt yalan ve ikincil şiddet olduğu bir öznellik. Bu deneyim, yerel hareketlerin ve tarihsel kimliklerin resmi partiler ya da siyasi kurumlar çerçevesine girmediğinde bile devlet merkezli projelere karşı direniş çizgisi ve anlam üretme kapasitesine sahip olduğunu göstermektedir.

Stratejik açıdan bakıldığında mesaj açıktır: Kirmanşan'ı kendi iktidarının simgesine dönüştürmek isteyen her proje somut ve yapısal engellerle karşı karşıya kalacaktır. Devletlerin ve muhalefetin askeri ya da medya gücü olabilir, ancak Kirmanşan'ın yaşam-dünyasal gücü, tarihsel belleği ve bağımsız öznelliği onları gasp hedeflerinden vazgeçmek zorunda bırakmaktadır. Bu durum aşağıdan gelen radikal ve dizginlenemez bir iktidarı temsil etmekte; Kürdistan'ın ve İran'ın diğer bölgelerinde bir direniş modeli olma potansiyeli taşımaktadır.

Kirmanşan bize direniş yalnızca siyasi alanda ya da sokakta tükenip gitmez; yaşam dünyasında, kolektif bellekte ve kimlik yapılarında akar diye öğretmektedir. Devlet merkezli projeler temsil iddiasında bulunsalar da yalnızca kısıtlı iktidarlarının gerçek yüzünü sergilerler ve her gasp girişimi, siyasi meşruiyetlerinin sınırlarını ile tarihsel-kimliksel analizlerinin yetersizliğini açığa çıkaracaktır.

Sonuç

Kirmanşan, bir şehirden öte, çağdaş İran'da yoğunlaşmış bir siyaset provası sahnesidir; Kacar'dan İslam Cumhuriyeti'ne ve monarşistlere uzanan hükümetlerin meşruiyet sınırlarının açıkça gün yüzüne çıktığı bir sınavhane. Bununla birlikte Ocak 2025 deneyimi, bu şehrin salt bir direniş merkezi olmadığını ortaya koydu; 'somut öznelliğin' biçimlendiği bir yer. Toplumsal bağlarda, yerel yaşam dünyasında, tarihsel bellekte ve kolektif deneyimde sürekli yeniden üretilen; herhangi bir resmi anlatı ya da kurumla sınırlandırılamayacak bir öznellik.

Kirmanşan'ı gasp etmeye yönelik her girişim —güvenlik iktidarı ya da monarşist muhalefet tarafından— ikincil şiddettir: ölümü, direnişi ve kimliği yaşam-dünyasal bağlamından koparma çabası. Bu deneyim, devletlerin kısıtlı iktidarının istisna değil kalıcı bir kural olduğunu, kentsel öznelliğin ise yoğun baskı altında bile direniş kapasitesini koruduğunu göstermektedir.

Kirmanşan aynı zamanda direniş stratejisinin yeniden tanımlanmasını gerektirmektedir. Kentsel ve kimliksel direniş, tarihsel ve toplumsal birikimin ürünüdür: yapısal yoksulluk, tarihsel baskı, dini ve kültürel çeşitlilik ile Kürt ulusötesi bağlar, gasp edilemez güç kaynakları oluşturmaktadır. Bu birikim stratejik bir model sunmaktadır: Rojhilat Kürdistanı'nda özgürleşme siyaseti, salt sokak eylemine ya da kurumsal yapılanmaya değil, kolektif belleğe dayalı, gündelik yaşamda akan ve çok katmanlı bir nitelik taşımalıdır.

Başka bir deyişle Kirmanşan, merkezi iktidarın meşruiyet sınırlarının ve bağımsız öznelliğin ortaya çıkışının simgesidir. Bu şehri gasp etmek isteyen her proje bir direniş paradoksuyla yüzleşmek zorunda kalacaktır: yaşanmış deneyimden ve tarihsel bellekten doğan, dışarıdan gelen buyruğa ya da teoriye değil, bu köklere yaslanan bir direniş. Bu öznellik, ölümün, kimliğin ve direniş mücadelesinin iktidar alanlarının kalıcı olarak yeniden tanımlanması için bir direnç sermayesine dönüştüğü noktadır.

Sonuç olarak Kirmanşan bize şunu öğretmektedir: gerçek direniş ne askeri güçte ne medyada ne de resmi yapılarda özetlenemez; yaşam dünyasında, kolektif bellekte ve bağımsız öznelliği yeniden üretme kapasitesinde akar. Aşağıdan gelen bu radikal güç, her devlet merkezli projeyi sınırlar ve hem İran'ın tümünde hem de Kürdistan'da siyaseti ve direnişi anlamlandırmak için bir çerçeve sunar