Zaribar’dan Urmiye’ye: Rojhilat Kürdistan’da su yönetiminin anatomisi - 2

Daryan Barajı'nın teknik hedeflerine ulaştığını söyleyen uzman, büyük su projelerinin yalnızca ekonomik getirilerle değil, ekolojik, toplumsal ve kültürel etkileriyle birlikte değerlendirilmesi gerektiğini belirtti.

Daryan Barajı su krizinin çözümü mü, yeni sorunların başlangıcı mı?

PERŞENG DEWLETYARİ

Haber Merkezi - Su krizinden söz edildiğinde, genellikle dikkatler gökyüzüne ve azalan yağışlara çevrilir. Ancak birçok araştırmacıya göre bugün karşı karşıya olduğumuz sorun yalnızca su kıtlığı değil, suyun nasıl yönetildiği ve nasıl dağıtıldığına ilişkin bir yönetim krizidir.

Bu projeleri savunanlar, tarımsal kalkınmanın, içme suyu temininin, elektrik üretiminin ve hatta ülkenin gıda güvenliğinin bu yatırımlar olmadan ciddi sorunlarla karşılaşacağını ileri sürüyor. Buna karşılık eleştirmenler ise söz konusu projelerin birçok durumda kaynak bölgelerde ağır ekolojik ve toplumsal bedellere yol açtığını, su yönetiminde mühendislik ve altyapı odaklı yaklaşımın baskın hale geldiğini savunuyor.

Rojhilat Kürdistan'da su yönetimini ele alan söyleşi dizisinin bu bölümünde, Sirwan Nehri üzerindeki Daryan Barajı mercek altına alındı. Bu konuda ajansımıza konuşan uzman, barajın teknik hedeflerini büyük ölçüde yerine getirdiğini ancak gerçek değerlendirmenin yalnızca elektrik üretimi ve ekonomik faydalar üzerinden yapılamayacağını ifade etti. Daryan örneğinin, İran'daki baraj odaklı kalkınma modelinin hem kazanımlarını hem de sınırlarını ortaya koyduğunu belirten uzman, sürdürülebilir su yönetimi için nehirlerin yaşayan ekosistemler olarak ele alınması gerektiğini vurguladı.

*Siz bu iki farklı yaklaşımı nasıl değerlendiriyorsunuz? Gerçekten “kalkınma mı, çevre mi?” şeklinde bir ikilemle mi karşı karşıyayız, yoksa mesele bundan çok daha karmaşık mı?

Ben bu ikili karşıtlığı temelde doğru bulmuyorum; çünkü sorunu gereğinden fazla basitleştirdiğini düşünüyorum. Hiçbir toplum altyapı, elektrik, içme suyu ya da sürdürülebilir tarım olmadan yaşamını sürdüremez. Bu nedenle her baraja ya da her su transferi projesine kategorik olarak karşı çıkmak bilimsel açıdan savunulabilir bir yaklaşım olmadığı gibi, baraj inşaatını koşulsuz savunmak da aynı ölçüde sorunludur. Asıl sorulması gereken soru şudur: Her bir proje hangi havzada, hangi değerlendirmelere dayanılarak ve ne tür bedeller karşılığında hayata geçiriliyor?  Sorun, barajların su yönetiminin araçlarından biri olmaktan çıkıp kalkınmanın baskın modeli haline gelmesiyle başlıyor. Başka bir ifadeyle, havzanın kendine özgü özellikleri dikkate alınmaksızın her su sorununun baraj, tünel ya da kanal inşasıyla çözülmeye çalışılması ciddi bir sorun yaratıyor.

Batı İran'da, ya da daha doğru ifadeyle Rojhilat Kürdistan'da, son yıllarda birçok araştırmacı mühendislik odaklı yaklaşımın ekolojik bakış açısının önüne geçtiğini dile getiriyor. Bu anlayışta nehirler artık yaşayan ekosistemler olarak değil; düzenlenecek, depolanacak ve başka bölgelere aktarılacak su kaynakları olarak görülüyor. Bunun sonucunda nehirlerin doğal akışı, sediment taşınımı, sulak alanlarla olan bağlantıları, su canlılarının göç yolları ve yerel halkın geçim kaynakları gibi ekolojik ve toplumsal değerler, altyapı projelerinin hedefleri karşısında ikinci plana itiliyor.

Su transferi projelerinde ise gerçek ihtiyaçlarla talep yaratmaya dayalı büyüme arasında ayrım yapmak gerekiyor. Bir kentin içme suyu ihtiyacını karşılamak amacıyla su transferi bazı koşullarda kaçınılmaz olabilir. Ancak su transferi, hedef bölgede su yoğun sektörlerin sürekli genişlemesini sağlayan bir araca dönüşüyorsa, o zaman yeni sorular gündeme gelir: Bölgedeki kalkınma doğal su kapasitesi dikkate alınarak mı planlandı? Talep yönetimi, su verimliliğinin artırılması ve tüketim alışkanlıklarının değiştirilmesi gibi seçenekler önce değerlendirildi mi? Yoksa en kolay yol olarak başka bir havzadan daha fazla su taşınması mı tercih edildi?

Bana göre tartışmanın tam da bu noktasında suyun politik ekonomisi devreye giriyor. Çünkü su yalnızca doğal bir kaynak değildir; ekonomik çıkarlar, mekansal planlama, kamu yatırımları, müteahhitlik faaliyetleri, gıda güvenliği, sanayi politikaları ve hatta siyasal önceliklerle iç içe geçmiş stratejik bir unsurdur. Bu nedenle büyük ölçekli her su projesi yalnızca mühendislik açısından değil; mekânsal adalet, ekolojik sürdürülebilirlik ve gelecek kuşakların hakları açısından da değerlendirilmelidir.

*Genel kavramlardan somut örneklere inecek olursak, son yılların en tartışmalı başlıklarından biri Batı İran'daki su transferi projeleridir. Bunlar arasında Zap Havzası'ndan Urmiye Gölü'ne su aktarımı, Sirwan Nehri ile bağlantılı su transfer ağları ve “Garmsiri” olarak bilinen büyük proje öne çıkmaktadır. Resmi söylemde bu projeler, kalkınma stratejisinin bir parçası olarak; gıda güvenliğinin sağlanması, elektrik üretimi, içme suyu temini ve hatta bazı ekosistemlerin yeniden canlandırılması amacıyla hayata geçirilen yatırımlar olarak sunulmaktadır. Buna karşılık, çok sayıda araştırmacı ve çevre savunucusu, söz konusu projelerin bazı kazanımlarına rağmen nehirlerin doğal akış rejimini değiştirdiğini, mansap kesimlerdeki su akışını azalttığını ve kaynak havzalardaki ekosistemleri daha kırılgan hale getirdiğini savunmaktadır. Sizce İran'da uygulandığı biçimiyle havzalar arası su transferi gerçekten su krizine çözüm müdür, yoksa krizin bir parçası haline mi gelmiştir? Bu açıdan Doğu Kürdistan'daki deneyimi başarılı olarak değerlendirmek mümkün müdür, yoksa yeniden gözden geçirilmesi mi gerekir?

Bence ilk hata, su transferi konusunda genel ve kesin hükümler vermektir. Ne bütün su transferi projelerinin doğası gereği yıkıcı olduğu söylenebilir ne de hepsinin kaçınılmaz bir zorunluluk olduğu iddia edilebilir. Değerlendirilmesi gereken, her projenin kendi havzasının koşulları içinde ele alınmasıdır. Ancak İran deneyimine baktığımızda mesele yalnızca su transferi değildir; asıl sorun, bu uygulamaların nasıl bir kalkınma modeli içinde yer aldığıdır. Dünyanın birçok ülkesinde havzalar arası su transferi son seçenek olarak görülür. Yani öncelikle su kullanım verimliliğinin artırılması, ekim deseninin değiştirilmesi, atık suların geri kazanılması, dağıtım şebekelerindeki kayıpların azaltılması ve talep yönetimi gibi yöntemler uygulanır; bunların yetersiz kaldığı durumlarda su transferi gündeme gelir.

İran'da ise eleştirmenlere göre birçok durumda bu sıralama tersine çevrilmiştir. Talebi yönetmek yerine arz artırılmıştır. Ülkenin farklı bölgelerinde bunun birçok örneği görülebilir. Daha fazla su aktarılan bölgelerde, aktarılan su çoğu zaman kısa sürede yeni kalkınma projeleri tarafından tüketilmiş; bu yeni yatırımlar ise daha fazla su talebi yaratmıştır. Su kaynakları yönetimi literatüründe bu durum bazen ‘talebin teşvik edilmesi’ (induced demand) olarak adlandırılır. Yani su arzının artırılması krizi çözmek yerine tüketimi de artırır ve birkaç yıl sonra aynı su yetersizliği yeniden ortaya çıkar.

Rojhilat Kürdistan açısından da önemli bir noktanın altını çizmek gerekir. Bu bölgedeki nehirler yalnızca su taşıyan kanallar değildir; onlar Zagros ekosisteminin omurgasını oluşturmaktadır. Bir nehrin doğal debisinin azalması sadece su miktarının düşmesi anlamına gelmez. Bu durum su kalitesini, sediment taşınımını, bitki örtüsünü, biyolojik çeşitliliği, yeraltı suyu rezervlerinin beslenmesini, yerel toplulukların geçim kaynaklarını ve hatta bölgenin mikro iklimini doğrudan etkiler. Bu nedenle her su transferi projesinin, görünmeyen çevresel ve toplumsal maliyetleri de hesaplamalara dahil edilmelidir. Oysa bu maliyetler, klasik ekonomik fizibilite çalışmalarında çoğu zaman yeterince dikkate alınmamaktadır.

Öte yandan Batı İran'daki su transfer projelerinin bir bölümünün içme suyu ihtiyacını karşılamak veya gerçek su krizlerini hafifletmek amacıyla gerçekleştirildiğini de unutmamak gerekir. Bunlar göz ardı edilemeyecek gerçek ihtiyaçlardır. Asıl soru şudur: Bu projeler bütüncül bir havza yönetimi planının parçası olarak mı uygulandı, yoksa tek başına altyapı yatırımı olarak mı hayata geçirildi?  Eğer ikinci durum söz konusuysa, su transferi çözümün bir parçası olmaktan çıkar ve su krizinin yeniden üretilmesine katkıda bulunan unsurlardan biri haline gelebilir.

* Rojhilat Kürdistan'ın en önemli su projelerinden birine, Sirwan Nehri üzerindeki Daryan Barajı'na gelelim. Bu baraj, inşaatının ilk günlerinden itibaren hem bazı uzmanlar tarafından desteklendi hem de ciddi eleştirilere konu oldu. Destekleyenler, elektrik üretimi, su akışının düzenlenmesi ve ekonomik katkılarını öne çıkarıyor. Eleştirenler ise Sirwan Nehri'nin doğal akış rejiminin değişmesi, Hewraman ekosisteminin zarar görmesi, köylerin yer değiştirmek zorunda kalması, kültürel mirasın bir bölümünün sular altında kalması ve bölgede yaşanan toplumsal dönüşümler üzerinde duruyor. Bu projeyi sloganlar üzerinden değil, bilimsel ölçütlerle değerlendirecek olursak; işletmeye alınmasının üzerinden geçen yılların ardından Daryan Barajı deneyiminden çıkarılabilecek en önemli dersler nelerdir? Bu barajı başarılı bir kalkınma örneği olarak mı görmek gerekir, yoksa İran'daki baraj odaklı kalkınma modelinin sınırlarını gösteren bir örnek olarak mı değerlendirmek daha doğru olur?

Bana göre Daryan Barajı, İran'daki su politikalarının karmaşıklığını anlamak için en uygun örneklerden biridir. Çünkü konuya siyah-beyaz bir bakış açısıyla yaklaşırsak, gerçeğin önemli bir kısmını gözden kaçırmış oluruz. İlk gerçek şudur: Bu baraj, elektrik üretimi ve su akışının belirli ölçüde düzenlenmesi gibi somut hedeflerine ulaşmıştır. Bu kazanımları inkâr etmek mümkün değildir. Ancak böylesine büyük altyapı projelerini yalnızca teknik ya da ekonomik göstergelerle değerlendirmek yeterli değildir.

Dünyada son yıllarda büyük altyapı projeleri giderek ‘tam maliyet’ (full cost) yaklaşımıyla değerlendirilmektedir. Bu anlayışa göre yalnızca ekonomik getiriler değil; toplumsal, kültürel, ekolojik ve hatta gelecek kuşaklar üzerindeki maliyetler de hesaplamaya dahil edilmelidir. Bu ölçütü Daryan Barajı'na uyguladığımızda ise tablo daha karmaşık hale geliyor. Nehrin doğal akış rejiminin değişmesi, suyun kalitesi ve akış zamanlaması üzerindeki etkiler, sediment döngüsünün bozulması, bazı yerleşimlerin taşınması ve bölgenin doğal peyzajının değişmesi; projenin sağladığı faydalarla birlikte değerlendirilmesi gereken unsurlardır. Dolayısıyla temel soru, ‘Baraj elektrik üretiyor mu?’ değildir. Asıl soru, ‘Bu elektrik, su havzası açısından hangi bedeller karşılığında üretiliyor?’ olmalıdır.

Sürdürülebilir su yönetimi açısından Daryan deneyiminin belki de en önemli dersi şudur: Nehirler yalnızca su altyapısının bir parçası olarak görülmemelidir. Bir nehir yaşayan bir ekosistemdir. İşleyişi sadece taşıdığı su miktarına değil; doğal akış ritmine, yeraltı sularıyla ilişkisine, biyolojik çeşitliliğe ve insan topluluklarıyla kurduğu etkileşime de bağlıdır. Planlama süreçlerinde bu yaklaşım güçlendikçe, gelecekteki projelerin kalkınma ile doğanın korunması arasında daha sağlıklı bir denge kurma olasılığı da artacaktır.

YARIN: Dosyanın son bölümünde ise projelerden uzaklaşarak şu soruya odaklanacağız: Yerel topluluklar suyla ilgili karar alma süreçlerinde nasıl bir role sahip? Ve Rojhilat Kürdistan ile İran'ın su geleceği için hala farklı bir yol tasavvur etmek mümkün mü?