Felek Yusîf: Türk devleti 10 Mart Anlaşması’nı engelliyor
Bölgedeki gelişmeleri değerlendiren Fırat Kantonu Sosyal ve Çalışma İşleri Komitesi Eşbaşkanı Felek Yusîf, “Türk devleti Suriye’den çekilmiş olsaydı, 10 Mart Anlaşması şimdiye kadar uygulanmış ve tüm sorunlar çözülmüş olurdu” dedi.
BERÇEM CÛDÎ
Kobanê - Dünya ve Ortadoğu, siyasi ve askeri dengelerin hızla değiştiği kritik bir süreçten geçiyor. Bu dönüşümün en yoğun hissedildiği ülkelerin başında ise Suriye ve Türkiye geliyor. Son 15 yıldır bölgesel ve uluslararası güçlerin çatışma alanına dönüşen Suriye, son bir yıldır bu krizden çıkış yolları arıyor. Bir yandan Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan'ın geçen Şubat ayında başlattığı "Barış ve Demokratik Toplum" çağrısıyla karşı karşıya kalan Türkiye, diğer yandan Suriye'yi kurtuluşa giden bir köprü olarak kullanmaya ve Ortadoğu'nun yeni haritasında kendi yerini sağlamlaştırmaya çalışıyor. Bu gelişmeler ışığında, Suriye’nin Kuzey ve Doğu bölgesinde yer alan Fırat Kantonu Sosyal ve Çalışma İşleri Komitesi Eşbaşkanı Felek Yusîf, bölgedeki son gelişmeler, Kürt halkının durumu, Barış ve Demokratik Toplum Süreci ve Türkiye’nin Suriye’ye yönelik müdahalelerinin ülkenin geleceğine etkilerine dair sorularımızı yanıtladı.
*Ortadoğu ve dünya genelinde savaş, çatışma ve istikrarsızlıklar derinleşiyor. Bu sürecin özellikle Kürdistan üzerinde etkili olduğu ve bölgeyi işgal eden ülkelerde yoğunlaştığı görülüyor. Sizce bu gelişmeler nasıl okunmalı? Bölgeyi nasıl bir süreç bekliyor?
Ortadoğu halkları olarak, özellikle Suriye ve Kürdistan Kürtleri açısından yakından tanıklık ettiğimiz süreç son derece zorlu ve tehlikeli bir aşamaya ulaşmıştır. Bölge, savaş ve çatışmaların yanı sıra soykırım, katliam, yıkım ve imha politikalarına sahne olmaktadır. Bu tablo Ortadoğu genelinde görülmekle birlikte, özellikle Kürdistan’ı işgal eden güçler tarafından derinleştirilmektedir. Suriye ve Rojava Kürdistan’da uzun süredir devam eden devrim süreci, Baas rejiminin tüm Suriye toplumuna dayattığı “tek bayrak, tek dil, tek millet” anlayışına karşı alternatif bir sistemin inşa edilmesini mümkün kılmıştır.
Kuzey ve Doğu Suriye’deki tüm bileşenler olarak, hegemonik güçlerin yarattığı sorun ve çatışmalara karşı Demokratik Ulus projesi temelinde çözüm üreten bir model geliştirdik. Türk devleti ve ona bağlı silahlı grupların tüm tehdit, kuşatma ve saldırılarına rağmen, savunma, yönetim ve toplumsal örgütlenme alanlarında kendimizi inşa ederek bu sistemi hayata geçirmeyi başardık. Ancak Lozan Antlaşması’nın etkilerinin tartışmaya açılması ve dünya haritasını şekillendiren hegemonik güçlerin Ortadoğu için yeni projeler hazırlaması, mevcut süreci son derece hassas hale getirmektedir. Bu nedenle bugün Kürdistan, Ortadoğu ve dünya genelinde birçok önemli ve belirleyici gelişme aynı anda yaşanmaktadır.
*Ortadoğu için yeni bir yol haritası hazırlandı ve mevcut göstergelere göre, bu projenin uygulanabilirliğinin Suriye ve Türkiye'deki mevcut süreçle bağlantılı olduğu açık. Bu konuya nasıl yaklaşıyorsunuz ve özellikle Barış ve Demokratik Toplum süreci yeni yüzyıl projesine ne gibi bir etki yaptı?
Yeni haritanın hegemonik güçlerin çıkarları doğrultusunda hayata geçirilmek istendiği açıkça görülmektedir. Bu bağlamda, Kürt halkının direnişi ile Rojava ve Kuzey Kürdistan’da elde edilen kazanımlar, söz konusu projelerin önünde ciddi engeller oluşturmuş ve bu güçleri hesaplarını yeniden gözden geçirmeye zorlamıştır. Bu karmaşık ve çelişkili tabloya ek olarak, her geçen gün derinleşen kaos ortamında Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan, herkesi ilgilendiren tarihsel bir çağrıda bulunmuştur. Bu çağrıdan önce de Önder Apo’ya bağlı kesimler, çözümün İmralı’da olduğunu ısrarla dile getiriyordu; gelinen aşamada bu tespitin doğruluğu daha net görülmektedir. Bu nedenle, Barış ve Demokratik Toplum çağrısı sadece Kürt halkı ve bölge için değil, tüm insanlık için kurtuluş yoludur. Barışçıl ve demokratik bir toplum, yöneten ve egemen olan ulus devlet sistemine alternatiftir. Türk devleti siyasi, ekonomik, diplomatik vb. alanlarda başarısız olmuş ve büyük zorluklar içindedir. Bu nedenle, Türk devleti bir çıkış yolu bulmak için Önder Apo'ya yönelmiştir. Bu süreci başarıyla yönetmek için Önder Apo, PKK'nin feshi ve bir grup gerillanın silahlarını yakması da dahil olmak üzere birçok olumlu ve etkili adım attı. Bu da silahlı çatışmayı sona erdirirken, yeni, barışçıl ve demokratik bir dönemin başlangıcını müjdeledi.
*Değerlendirmelerinize göre, Suriye'deki durumun sürecin gidişatını büyük ölçüde etkilediği açık. Ortadoğu'daki gelişmelerde ve hegemonik güçlerin planlarında etkili bir bölge olan Kuzey ve Doğu Suriye'deki durumu nasıl yorumluyorsunuz?
Ortadoğu’da her şey zincirleme biçimde birbirine bağlıdır. Suriye krizinin başlangıcından bu yana birçok gücün müdahalesi söz konusu olmuş, bunlar arasında Türk devletinin müdahalesi de yer almış ve bu durum günümüze kadar devam etmiştir. Türk devleti, 10 Mart Anlaşması’nın bugüne kadar hayata geçirilememesinin temel nedenlerinden biridir. Aynı zamanda Türk devleti, Suriye’nin birçok bölgesini işgal etmiş ve geçici Suriye hükümetini tamamen kendi kontrolü altına almıştır. Aradan bir yıl geçmesine rağmen bu hükümet, Suriye halklarını bir araya getirecek ortak bir çatı oluşturmayı başaramamıştır. Bu durum da açık ve gözle görülür biçimde Türk devletinin müdahalesi ve etkisine dayanmaktadır. Türk devlet yetkililerinin Suriye ile ilgili oldukça fazla açıklama yaptıklarını görüyoruz, ancak kendi ülkeleriyle ilgili açıklama yapmıyorlar.
Bizim açımızdan tutumumuz ve talebimiz de nettir: Her zaman kadınların ve halkların haklarını güvence altına alan, merkezi olmayan ve demokratik, bölünmeyen ve parçalanmayan bir Suriye’nin inşa edilmesini savunduk. Ancak Suriye’nin merkezi olmayan şekilde birleşmesine karşı çıkan kesimler, bu konuda bizi suçlamaktadır. Oysa Suriye’yi parçalayanların kimler olduğu açıktır. Özellikle perspektiflerini ve maddi desteklerini Türk devletinden alan bu silahlı çete gruplarının amaçları nettir. Bu bölgelerde Türkçe resmi dil haline getirilmiş, Türk bayrakları asılmış ve Türk para birimi kullanılmaya başlanmıştır. Zaten Baas Rejimi’nin yıkılmasının hemen ardından bölgemiz ve yürüttüğümüz proje doğrudan hedef alınmıştır. Buna karşılık, kadınların, gençlerin ve bölge halkının Tişrîn Barajı başta olmak üzere diğer bölgelerde QSD ile birlikte sergilediği direniş ve kararlı duruş, bu girişimleri boşa çıkarmıştır. Daha sonra Alevi ve Dürzi halklarımız sistematik biçimde katliamlara maruz kalmış, bu saldırılar bugüne kadar da devam etmiştir. Tüm bu yaşananlar, asıl amacın Suriye halklarını parçalamak ve toplumu birbirinden ayırmak olduğunu açıkça göstermektedir.
*Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan, Barış ve Demokratik Toplum sürecinin başında, “Türkiye’deki çözüm aynı zamanda Suriye’deki çözüm demektir” demişti. Peki, bu ifade özellikle mevcut süreçte hangi anlam ve öneme sahiptir?
Suriye'deki sorun, yani çözümün bugüne kadar ertelenmesi, doğrudan Türkiye ve Kuzey Kürdistan'daki süreçle ilgilidir. Önder Apo'nun sunduğu çözüm, bölgedeki tüm halklar için geçerlidir ve bunun tüm Ortadoğu'ya olumlu bir etkisi olacağını biliyoruz. Türk devleti bu konuda hala net değil, çünkü bu sorunu daha önce de yaşadık. Önder Apo, bu inisiyatifi üç defadır alıyor, ancak Türk devleti her zaman aldatıcı bir şekilde yaklaştı. Bu süreç, mevcut koşullar ve durumlar açısından geçmişteki hiçbir aşamaya benzemiyor, Türk devleti bunu en başından itibaren bilmeliydi. Bazı yaklaşımlar, hareketin silahlarını bıraktığı, terörün sona erdiği ve Türk devletinin amacına ulaştığı yönünde olsa da, durum böyle değildir. PKK, Önderliği, gerillaları ve halkıyla Kürtlerin varlığını güvence altına almak için savaştı, artık bu varlığın kanunlar ve düzenlemelerle korunması ve güvence altına alınmasının zamanı gelmiştir. Ancak Türk devleti somut bir şey yapmazsa, Önder Apo'nun da sürecin başında söylediği gibi, Anadolu'da kalmaya devam edecekler. Bu, Türk devletinin adımlar atmaması ve sürece katılmaması durumunda Türkiye'nin bölüneceği ve Suriye krizinin derinleşeceği anlamına gelir.
*Değerlendirmeleriniz ve sahadaki gelişmeler ışığında, sürecin son derece hassas ve tartışmalı olduğu görülüyor. Bu bağlamda, Abdullah Öcalan’ın ortaya koyduğu çerçeve doğrultusunda sürecin hangi sonuçları doğurabileceğini ve Türk devletinin Kuzey ve Doğu Suriye’ye yönelik muhalefetinin bu sürece nasıl bir etkisi olacağını düşünüyorsunuz?
Eğer Türkiye devleti Suriye’den çekilseydi, 10 Mart Anlaşması şimdiye kadar uygulanabilir ve tüm sorunlar çözülebilirdi. Ancak işlerin ilerleyişi farklı bir seyir izliyor ve günlük olarak çatışmalar devam ediyor. Şu anda Şêxmaqsûd ve Eşrefiyê’de savaş, çatışma ve gerilim yaşanıyor; ayrıca Suriye’nin çeşitli bölgelerine ve Süveyda’ya yönelik saldırılar devam ediyor. Bunun yanında geçici hükümet sorumluluğu altında gerçekleşen başka birçok olay da bulunuyor. Bir yıl geçti ve bu hükümet hala silahlı grupları kontrol altına alamadıysa, bu bir sorundur. Bu durum, gerçek bir Suriye ordusunun olmadığını ve QSD’nin bu gruplara ve Hevrîn Xelef'in katillerine entegre edilmesini istediklerini gösteriyor.
Şimdi yeni bir yıla giriyoruz ve bu nedenle, Türk devleti 2026'da tutumunda, eylemlerinde ve düşüncelerinde ciddi ve somut bir değişiklik yapmazsa, mevcut koşulların Türk devletinin sonunu getireceği herkesçe biliniyor. Mevcut durum Türkiye devletinin lehine değildir, bu nedenle kendi sorunlarını çözmek yerine Suriye’de kaos yaratmaya devam etmektedir. Görüyoruz ki Şam hükümeti ile Kuzey ve Doğu Suriye arasındaki görüşmeler her seferinde gerçekleşiyor, ancak Türk devletinin yetkilileri bu sürece müdahale ediyor ve yeni olaylar, saldırılar ile katliamlarla durumu daha da karmaşık hale getiriyor.