‘Kadınların üzerindeki tahakkümü yıkmak özgürlüğü inşa etmenin ilk adımıdır’

Ataerkil sistemin kadınlara yönelik politikalarını değerlendiren Nobahar Mustafa, “İnsanlık tarihinde oluşan ilk halkayı, yani kadın üzerindeki tahakkümü yıkmak, özgür bir toplum inşa etmenin temel adımlarından biridir” dedi.

MALVA MUHAMMED

Haber Merkezi - İç dönüşümlerin bölgesel ve uluslararası çıkar ve müdahalelerle iç içe geçtiği geçiş sürecinde Suriye’nin geleceği, bölgesel rekabet, Türkiye ve İsrail’in rolü, ülkenin ulusal, dini ve mezhepsel çeşitliliği tanıyan kapsayıcı bir sistem kurma kapasitesi, Kürt sorununun geleceği ve demokratik entegrasyon süreci tartışılmaya devam ediyor. Kadın hakları aktivisti Nobahar Mustafa, röportajımızın ikinci bölümünde Suriye ve Türkiye’deki gelişmelerin bölgeye yansımaları ile Türkiye’deki barış sürecine ilişkin sorularımızı yanıtladı.

*Suriye’nin geleceği konusunda Türkiye, İsrail ve diğer uluslararası güçler arasında belirgin bir rekabet yaşanıyor. Bu tablo karşısında Suriye’nin geleceği ne ölçüde Suriyelilerin iradesinden ziyade bölgesel ve uluslararası güçlerin çıkarları tarafından şekilleniyor?

Suriye stratejik bir konuma sahip ve petrol, buğday, pamuk, tarım ile madenler gibi önemli kaynak ve zenginlikleri bulunuyor. Bu nedenle İran, Türkiye ve İsrail gibi bölgesel ve dış güçlerin ilgi odağı haline geldi. Suriye devrimine de geri dönmek gerekiyor. Bu, halkların devrimiydi ve toplumların özgürlük arzu ve beklentilerinden doğdu. Ancak bazı silahlı ve siyasi güçlerin devrimi tekeline alması, sürecin yönünü değiştirdi. Bugün dinler, mezhepler ve halklar arasında bir iç çatışmayla karşı karşıyayız ve bu acı verici bir durum. Ancak bundan Suriye’ye müdahale eden, ülke üzerinde hâkimiyet kurmak ve kaynaklarına sahip olmak isteyen güçlerden başka kim yararlanıyor? Bu güçler Suriye’nin istikrarını ve toplumsal bütünlüğünü istemiyor. Bu nedenle ülke, İsrail, Türkiye ve diğer güçler arasındaki hesaplaşmaların sahasına dönüştü.

Türkiye, hareketi veya devrimi desteklediğini söylüyor, ancak ben Türkiye’nin krizi desteklediğini düşünüyorum. Türkiye, fiili varlığı ve yönetimin kilit noktaları üzerindeki etkisi aracılığıyla kuzey üzerinde kontrol sahibi oldu. Buna karşılık İsrail, bu varlığı çıkarları açısından bir tehdit olarak görüyor. Bu nedenle yönetimin değişmesi ve önceki rejimin çökmesinin ilk dönemlerinde Suriye’nin askeri kapasitesine saldırdı. Ayrıca tampon bölgeleri kontrol altına aldı ve buralardan çekilmeme kararı aldı. Bunun yanı sıra stratejik konuma sahip Şêx Dağı’nı da kontrol altına aldı. Suriye üzerinde bir rekabet var ve her taraf burada kendisine bir pay çıkarmak istiyor. Bu sürecin nereye gideceğini bilmiyorum, ancak bu şekilde devam etmesi halinde sonucun belirsiz ve trajik olabileceğini düşünüyorum.

*Suriye belirsiz bir gelecekle karşı karşıyaysa önümüzdeki dönemde karşılaşacağı asıl sınav nedir?

Sınavı şu anda yaşıyoruz; kadınlar ve halklar olarak bunu yaşıyoruz. Bunu ağır ve acılı bir şekilde yaşıyoruz. Bu süreç devam ettiği sürece Suriye iyileşmeyecek. Ülke, sınırların bölünmesi şeklinde olmasa bile toplumsal bölünme ve parçalanma şeklinde bölünmeye doğru gidebilir ve biz bu parçalanmanın sıkıntısını önümüzdeki onlarca yıl yaşayacağız. Suriye geçici yönetimi öncelikle bu durumu düzeltmekten sorumludur. Öncelikle Suriye’de var olan çeşitliliği ve zenginliği anayasal olarak tanıyan bir devlet inşa edilmeli. Kürt, Asuri, Süryani ve Keldani halklarının yanı sıra diğer dinler de inkar edilmemelidir. İkinci olarak devlet, belirli bir kesime veya kimliğe ait değil, herkesi kapsayan ve herkese sahip çıkan bir devlet olmalıdır. Alevi, Dürzi, Kürt, İsmaili, Sünni, Hristiyan, Êzidî, Çerkes, Süryani ve diğerleri bu devlet içinde kendi kimliklerini görmeli; varlıkları yalnızca göstermelik bir temsille sınırlı olmamalıdır.

Üçüncü olarak güvenlik herkes için sağlanmalıdır. Yani silah yalnızca ülkenin egemenliğini savunmak için kullanılmalı, halka karşı yöneltilmemelidir. Suç işleyenler varsa mahkemeler vardır. Dolayısıyla geçiş dönemi adaleti etkinleştirilmeli ve savaş suçları ile ihlallerin failleri adil mahkemeler aracılığıyla hesap vermelidir. Bu ise önce toplum içinde, ardından toplum ile hükümet arasında güven inşa edilmeden mümkün değildir. Ayrıca uzlaşmaya gidilmelidir. Suriye’deki her yurttaşın kendine ait bir anlatısı ve uğradığı haksızlık vardır, herkes savaştan zarar gördü. Birbirimizin hikayelerini dinlemeli, güvenliğe doğru bir adım atmalı ve ayrılık nedenlerini aramak yerine ortak paydaları bulmalıyız.

*Suriye’de Kürt meselesi, özellikle Suriye Demokratik Güçleri’nin (QSD) devlet kurumlarına entegrasyonu ile Kürtlerin dil, siyasi ve kültürel haklarına ilişkin tartışmalar açısından geçiş döneminin önemli başlıklarından biri. Şam, Kürt meselesine gerçek bir siyasi çözüm sunmadan bütünlüklü ve birleşik bir devlet inşa edebilir mi?

Özerk Yönetim, Suriye Demokratik Güçleri ve Suriye geçici yönetimi arasında entegrasyon sürecine ilişkin bir anlaşma var. Ancak entegrasyonun tanımı ve birleşme ile ilgili çerçeve ve kavramlarda hala anlaşmazlıklar bulunuyor. Özerk Yönetim, eritme veya kimliği ya da halkların iradesini inkar etme anlamında bir entegrasyondan değil, demokratik entegrasyondan söz ediyor. Demokratik entegrasyon, Özerk Yönetim bünyesinde bulunan yerel kurumların, farklı halkların kimliklerinin tanındığı ve ortak yaşamın bulunduğu bir ortamda, özgünlük, kimlik, talepler ve elde edilen kazanımlar korunarak merkezi hükümet kurumlarıyla bütünleşmesi anlamına geliyor.

Ayrıca dini tahakküm veya dini fanatizm olmamalı ve bölge kendi halkı aracılığıyla kendi işlerini yönetme hakkını korumalıdır. Suriye Demokratik Güçleri binlerce şehit verdi. Bu, sıfır noktasına geri dönmek için değil, elde edilenleri inşa etmek ve korumak içindi. Kışkırtıcı söylem, nefret söylemi ve dijital medya platformlarındaki siber saldırılar da uzlaşmayı tehdit ediyor ve aynı ülkenin halkları arasındaki mesafeyi artırıyor. Toplumsal talepler, halkların hakları ve bölgede var olan çeşitlilik inkar edildiği sürece Suriye iyileşmeyecek ve müreffeh bir devlet haline gelmeyecektir.

*Türkiye’de Kürt meselesine ilişkin bir süreç yürütülüyor ve Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın 27 Şubat 2025’te başlattığı “Barış ve Demokratik Toplum Süreci Projesi” kapsamında taraflar çeşitli adımlar attı. Türkiye’nin demokratikleşmesi, Kuzey-Doğu Suriye’de demokratik entegrasyonun sağlanması ve demokratik bir Suriye’nin inşası bölgeyi nasıl etkileyebilir?

Önder Abdullah Öcalan’ın ortaya koyduğu barış ve demokratik çözüm süreci, Türkiye’yi demokratik çözüme ve ülke içinde barış inşa etmeye yönelme seçeneğiyle karşı karşıya bırakıyor. Türkiye barış ve demokrasiye yönelirse savaş ve güvenlik istikrarsızlığı durumundan kurtulacak, Kürt halkının hak ve taleplerini tanıyarak daha demokratik bir sisteme yönelecek. Bu da sistemin ve anayasanın daha demokratik, şeffaf ve halkların taleplerine daha yakın olacak şekilde değiştirilmesi anlamına gelecek. Bu durumda Türkiye bölgede önemli bir güç olabilir. Çünkü Asya ile Avrupa’yı birbirine bağlayan önemli bir jeostratejik konuma sahip, enerji tedarik yolları üzerinde bulunuyor ve insan, mali, su ve maden kaynaklarına sahip.

Türkiye Kürt halkının haklarını ve demokratik talepleri inkar etmekte ısrar ederse sürekli bir çatışma döngüsüne girebilir. Bundan da ulusötesi şirketler ile askeri ve siyasi güçler yararlanacaktır. Türkiye, bölgenin son yüz yıllık tarihinde büyük bir rol oynadı ve NATO’nun bir parçası oldu. Ayrıca kapitalist çıkarların ve enerji tedarik çıkarlarının korunmasında rol oynadı. Bu nedenle Türkiye imkanlarını demokratik bir devlet inşa etmek için kullanırsa bölgede farklı yönde önemli bir rol oynayabilir ve belki de refah ve demokrasiyi destekleyen sınırları aşan demokratik bir ittifakın kurulmasına katkı sunabilir.

*Askeri gelişmeler, çatışmalar ve savaşlardan söz ederken, her zaman kadınlar ve özgürleşme meselesiyle bağlantı kuruyorsunuz. Tüm bu süreçler kadınları nasıl etkiliyor?

Kadınlar, tarih boyunca, son yüz yıl içerisinde ve mevcut süreçte yaşananlardan en fazla zarar gören kesimlerin başında geliyor. Otoriter, totaliter ve aristokratik sistemler, dini şeriatı yönetime dahil eden sistemler, demokratik olmayan ve askeri sistemlerin yanı sıra savaşlar, çatışmalar ve ekonomik istikrarsızlığın tamamı kadınları doğrudan etkiliyor. Bu sistemler, temellerini ancak kadınların köleleştirilmesi pahasına sağlamlaştırabiliyor. Zihinsel ve düşünsel köleleştirme ilk halka oldu, ardından sınıfsal, düşünsel ve siyasi köleleştirme halkaları gelişti. Bu nedenle her zaman “Kadın özgürleşirse toplumlar da özgürleşir” diyoruz. Zihinsel, düşünsel ve ataerkil kurumsal kısıtlamalardan kurtuluş, gelişme ve refahın önünü açıyor.

Tekelci savaşlar kadınların özgürleşmesini sağlayamaz; aksine daha fazla sınıfsal köleleştirmeye ve toplumsal cinsiyet temelinde ayrımcılığa yol açar. Kadınların özgürleşmesi, sistemlerin demokrasi yönünde değiştirilmesi, istikrarın sağlanması, savaş ve çatışmaların reddedilmesi ve barışın inşasıyla bağlantılıdır. Demokrasi kadınların katılımı olmadan tamamlanamaz; barış da demokrasi ve özgürleşmiş bir toplum olmadan gelmez. Kadınlar, bölgeyi ve dünyayı barışa, moderniteye ve özgürleşmeye doğru taşımada öncü bir rol oynuyor.

*Kadınların rolünü inkar etmeye veya onları göstermelik biçimde temsil etmeye çalışan ataerkil sistemler karşısında kadınlar önümüzdeki dönemde gerçek rollerini nasıl oynayabilir ve barışın sağlanmasına nasıl katkı sunabilir?

Dünya genelinde kadınların elde ettiği kazanımların hedef alındığına, kadın hareketlerinin marjinalleştirildiğine, içlerinin boşaltıldığına ve olumsuz biçimde itibarsızlaştırıldığına tanık oluyoruz. Kadınlar son on yılda anayasal, sosyal ve ekonomik haklar alanında kazanımlar elde etti. Ancak son yıllarda bu kazanımların hedef alındığına tanık oluyoruz. Bugün kadınlar geçmişe kıyasla daha büyük zorluklarla ve engellerle karşı karşıya. Artık mesele yalnızca oy kullanma, aday olma veya parlamentoda temsil edilme hakkını elde etmek değil, kazanımları korumak ve toplumsal yapıyı değiştirmek de temel bir sorun haline geldi.

Bazı ülkelerde kadın kotası bulunuyor, ancak kota tek başına çözüm değil. Bu, araçlardan biridir, nihai hedef değildir. Kadınların liderlik ve egemenlik makamlarında temsil edilmesi de çözümün bir parçasıdır. Bunun yanı sıra kadınlara yönelik şiddet ve ayrımcılığı yasalaştıran kanun ve anayasaların değiştirilmesi ve kadınları koruyan yasaların güçlendirilmesi gerekiyor. Ancak temel koşul toplumsal değişimdir. Hükümetler, sivil toplum örgütleri ve kadın hareketleri toplumsal zihniyeti değiştirmek için kapsamlı planlar hazırlamalıdır. Bunun için okullarda, üniversitelerde ve enstitülerde eğitim ve öğretim yoluyla ataerkil kurumlar yıkılmalı, bilinçlendirme programları ve faaliyetleri artırılmalı, medya yönlendirilmeli ve kadınlara ilişkin kalıplaşmış imaj kırılmalıdır. Kadın hala en zayıf halka olarak görülüyorsa güçlü bir toplum inşa edemeyiz. Bu nedenle insanlık tarihinde oluşan ilk halkayı, yani kadın üzerindeki tahakkümü yıkmak, daha demokratik ve özgür bir toplum inşa etmenin temel adımlarından biridir.