‘Barışı isteyenlerin sesi daha güçlü çıkmalı’
Tülay Hatimoğulları, çerçeve yasanın zaman kaybetmeden hayata geçirilmesi gerektiğini belirterek, “Barışı isteyenlerin sesi daha güçlü çıkmalı, örgütlülüğü büyümeli ki ayak sürüyenlere karşı güçlü bir mücadeleyle barışı tesis edebilelim” dedi.
Ankara- Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) Eş Genel Başkanı Tülay Hatimoğulları, partisinin haftalık grup toplantısında değerlendirmelerde bulundu.
Toplantıya, “Barış için Adım At” diyerek 1 Kasım’da yola çıkan, Ankara’ya gelerek Kurtuluş Parkı’nda bir gece nöbet tutan Barış Anneleri de katıldı.
Tülay Hatimoğulları, konuşmasına anneleri selamlayarak başladı. Tülay Hatimoğulları, “Beyaz tülbentli annelerimiz bugün bu salondan, Ankara’dan, parlamentodan, parktan ve kent merkezinden Türkiye’ye ve bütün dünyaya güçlü bir barış mesajı veriyor. O kadar kıymetli bir iş yapıyorsunuz ki… Hep yaptınız. 40 yılı aşkın süredir bütün yitirdiklerinize ve çektiğiniz acılara rağmen bir gün dahi mücadeleden geri durmadınız. Barışın sembolü beyaz tülbentlerinizle hep alanlarda oldunuz. Barışın öncüsü oldunuz. İnşallah bu dönem de barışın kurucusu olacaksınız” dedi.
‘AİHM’in aldığı kararları uygulamak yasal bir mecburiyet’
Yarın Kobanê Davası’nın yıldönümü olduğunu söyleyen Tülay Hatimoğulları, yaşananların siyasi bir darbe olduğunu belirtti. Tülay Hatimoğulları, “O dönemde, eşbaşkanlarımız sevgili Figen Yüksekdağ ve sevgili Selahattin Demirtaş’ın da aralarında bulunduğu çok sayıda milletvekilimiz, PM ve MYK üyemiz ile il ve ilçe örgütlerimizden üyelerimiz, geniş çaplı bir gözaltı ve tutuklama furyasıyla karşı karşıya kaldı. Kobanê Kumpas Davası ile milyonların iradesine kelepçe takılmak istendi. Bu dava kapsamında hâlâ cezaevinde olan yoldaşlarımız var. Pervin Oduncu, Zeynep Karaman, Zeynep Ölbeci, Aynur Aşan, Nezir Çakan, Dilek Yağlı, Nazmi Gür, Günay Kubilay, Bülent Parmaksız, Alp Altınörs, İsmail Şengül, Ali Ürküt, Figen Yüksekdağ ve Selahattin Demirtaş hâlâ hapishanede. Onların şahsında bütün siyasi mahpuslara ve tutuklu yoldaşlarımıza hepimiz adına selam ve sevgilerimizi gönderiyorum. Elimizi vicdanımıza koyalım ve düşünelim: Bu insanlar neden 10 senedir içeride? O dönemde 8 yaşında olan bir çocuk, şimdi 18 yaşında ve seçmen oldu. Ama bu siyasi darbe hâlâ devam ediyor. AİHM’in aldığı kararları uygulamak yasal bir mecburiyet. Buna rağmen arkadaşlarımız siyasi rehine olarak tutuluyor. Bunu kabul etmek mümkün değil. Bu dava adeta bir siyasi intikama dönüştürülmüş durumda” sözlerini kullandı.
‘Kayyım atanması kabul edilemez’
Tülay Hatimoğulları, bu darbenin ardından belediyelere kayyım atamalarının başladığını ifade ederek, “4 Kasım’da başlayan siyasi darbe, arkadaşlarımızın gözaltına alınıp tutuklanmasıyla sınırlı kalmadı. O dönemde belediyelerimize peş peşe kayyımlar atandı. Bu dönemde de DEM Parti belediyelerinin bir kısmına kayyım atanmış durumda. Bu kayyımcı anlayış Van’dan İstanbul’a kadar yayıldı. 20 milyonluk kentin seçilmiş başkanı Sayın Ekrem İmamoğlu hâlâ tutuklu ve yargılaması devam ediyor. Dün Grup Başkanvekilimiz Sezai Temelli, heyetimizle birlikte dayanışma için oradaydı. Partimiz Silivri’de davayı takip etti. Siyasetçinin yeri mahkeme salonları değil; halkın yanı, bu kürsüler ve seçildiği makamdır. Çünkü seçilen siyasetçi halkın iradesini temsil eder. Halkın iradesine rağmen seçilmiş kişiyi görevinden alıp yerine kayyım atamak kabul edilemez. Bu, demokrasiyi mezara gömmek demektir” diye belirtti.
‘Hakkı, hukuku ve adaleti sizlerle birlikte kazanacağız’
Tülay Hatimoğulları, konuşmasını şöyle sürdürdü: “Yarın 4 Kasım dolayısıyla Kobanê Kumpas Davası’nda tutuklu bulunan arkadaşlarımızın tutuldukları cezaevlerinin önünde basın açıklamaları yapacağız. Ben Edirne’de Selahattin Demirtaş’ı, Tuncer başkanımız Kandıra’da Figen Yüksekdağ’ı ziyaret edecek. Kadın Meclisi Sözcümüz Halide arkadaşımız da Sincan Hapishanesi’nde olacak. Hem arkadaşlarımızı ziyaret edecek hem de bu haksız ve hukuksuz tutuklamaların son bulması için cezaevlerinin kapısından Türkiye’ye ve dünyaya çağrıda bulunacağız. Amed’den Edirne’ye, Türkiye’nin dört bir yanından arkadaşlarımıza şu mesajı götüreceğiz: Sevgili yoldaşlar, yalnız değilsiniz ve mutlaka özgür olacaksınız. Bu ülkede demokrasiyi sizlerle birlikte inşa edeceğiz. Söz veriyoruz; hakkı, hukuku ve adaleti birlikte kazanacağız. Hapishanelerde tek bir siyasi mahpus kalmayana dek mücadelemizi sürdüreceğiz.
Tek tek hesap sorulmalı
Susurluk hâlâ dün gibi aklımızda. Hatırlayacaksınız, bir kamyon ile bir araba çarpıştı. Arabanın içinden bir emniyet müdürü, kırmızı bültenle aranan bir firari ve bir vekil çıktı. Devlet-mafya-siyaset üçgeni aynı arabadaydı. 30 yıl içinde araba değişti ama zihniyet değişmedi. Bugün de bu araba borsada, fonlarda ve bankalarda cirit atıyor. Dev fon vurgunu, bu ülkenin ekonomik Susurluk’udur. Türkiye yüzyılı dediniz, vurgun yüzyılı çıktı. Ahmet Arif’in dediği gibi bunlar engerekler ve çiyanlardır. Aşımıza, ekmeğimize göz koyanlardır. Bu vurguna göz yuman kamu görevlilerinden, denetimden sorumlu bürokratlardan ve vurgunun içinde yer alan iktidar partisi mensuplarından tek tek hesap sorulmalı. Bakan, vekil, bürokrat ya da yerel yönetici olsun, hiç kimseye iltimas gösterilmemeli. Kimin yakını, yandaşı, akrabası, eşi ya da dostu olursa olsun; halkın cebine göz diken, parasını çalmaya kalkan herkes hesap vermek zorunda.
MESEM’ler kapatılmalı
Bu yılın sadece ilk 9 ayında en az 66 çocuk işçi çalışırken hayatını kaybetti. Antalya’da hortum nedeniyle 5 işçi yaşamını kaybetti. Zonguldak’ta 3 madenciyi toprağa verdik. Bugün de İliç’te yaşamını kaybeden işçimizin ailesi burada. Antep’te 11’inci sınıf öğrencisi Halil İbrahim Yağız, MESEM’e başvuruyor. MESEM ona inşaatta iş alanı açıyor. Çocuğun başında kask yok, hiçbir güvenlik önlemi alınmamış. Daha çalışmaya başladığı ilk gün 6’ncı kattan düşerek yaşamını kaybediyor. Çocuk işçi cinayetlerinin hesabını kim verecek? Devlet, çocukları çalıştırdığı gibi korumuyor da. Dilovası’nda üçü çocuk, altısı kadın, yedi kişi hayatını kaybetti. Yangının çıktığı merdiven altı parfüm atölyesini heyetimizle birlikte ziyaret ettik. İnanın, penceresi bile yok. Kadınlar ve çocuk işçiler, yangın çıktığında camı açıp atlayabilecekleri bir penceresi bile olmayan iş yerinde güvencesiz çalıştırıldı. Katliamın birinci yılı yaklaştı. Yargılanmayan kamu görevlileri ve işverenler hâlâ yerli yerinde duruyor. Hesap vermeliler. Adalet onlardan hesap sormalı. Denetimsizlik, ihmal, katliam ve ölüm, çocuk işçilerin ve güvencesiz çalışan işçilerin kaderi değil, olmamalı. MESEM diye bir garabetle çocuk işçiliğine ve çocukların emek sömürüsüne kılıf buldular. MESEM’ler kapatılmalı. Staj ve çıraklık süreleri sigorta başlangıcı sayılmalı.
Ey yöneticiler, sokağın sesini duyuyor musunuz? Sanmıyorum. Fon hırsızlığının üstünü örtmek için planlar kurarken elbette sokağın sesini duyamazsınız. Bu ülkede on milyonlarca insan, ‘Açım, yoksulum, geçinemiyorum, barınamıyorum’ diyor. Ama iktidar bunu duymuyor. Biz asla enseyi karartmayacağız. Emekçi ve yoksul kardeşlerim, yoksulluk ve açlık kaderimiz değil. ‘Böyle geldi, böyle gider’ demiyoruz, demeyeceğiz. Yeter ki bir olalım, örgütlenelim; bu durumu hep birlikte değiştirebiliriz. Biz işe, aşa, ekmeğe bütçe ayırın diyoruz; iktidar hâlâ silaha pay ayırıyor. Barış diyoruz; iktidar savaş arayışını sürdürüyor. ‘Yemen ellerinde nasıl savaşa katılırım?’ diye plan yapıyorlar. Mekke Antlaşması, AKP, MHP ve CHP’nin oylarıyla Dışişleri Komisyonu’ndan geçti. Şimdi Genel Kurul’a gelecek. Biz komisyonda Mekke Antlaşması’na hayır dedik, Genel Kurul’da da hayır diyeceğiz.
Türkiye kendisini, seçmediği bir savaşın ortasında bulabilir
Neden hayır dedik? Çünkü bu anlaşmaya göre bir ülkeye yapılan saldırı hepsine yapılmış sayılacak ve derhâl yardım isteniyor. Türkiye kendisini, seçmediği bir savaşın ortasında bulabilir. Saldırının tanımı muğlak, mali yükü belirsiz. Terörizm kavramı her ülkenin işine geldiği gibi yorumlanabiliyor. Yemen ve Suudi Arabistan birbirine saldırıyor. Türkiye bu anlaşmayla doğrudan Suudların tarafını tutmuş olacak. Suud’un parasına karşılık Türkiye’nin gençlerini savaşa sokmak istiyorlar. Savaşa siyasi iktidar mensuplarının ya da zenginlerin çocukları gitmiyor. Kim savaşıyor? Yoksul ailelerin çocukları. Kerpiç evlerde oturan ailelerin çocuklarını savaşa götürüyorlar. Biz bunu asla kabul etmiyoruz.
Dünya büyük bir çalkantının içinde. Ama çözüm savaşta, silahta ya da askerî ittifakları çoğaltmakta değil; halklar arası eşitliği ve demokrasiyi büyütmekte, toplumsal barışı sağlamakta. Bölgenin savaş paktlarına değil, barış ve işbirliği paktlarına ihtiyacı var. Türkiye, bölge için önemli bir ülke. Taraflara aracılık etmeli, müzakereci olmalı, halklar arasında barış diplomasisini kurabilmeli. Değerli Barış Annelerimiz Türkiye’nin dört bir yanından Ankara’ya barış talebiyle geldi. Biz barışı hem Türkiye hem de bölge için istiyoruz. Bu nedenle barışı savunmaktan asla vazgeçmeyeceğiz. Bu topraklarda barış tesis edilene dek ‘Barış’ demeye devam edeceğiz.
Barış mücadelesini bugüne kadar biz kadınlar verdik
Geçtiğimiz hafta sonu Ankara’da kadınlar olarak özlemini duyduğumuz bir buluşma gerçekleştirdik. Bu konferansa Türkiye’deki çok farklı siyasi görüşlere sahip kadınlar geldi. Duruşuyla, sesiyle, çalgısıyla, şarkısıyla ve sözüyle katkı veren kadınlar vardı. Bütün farklılıklarımızla oradaydık. Ama ortak bir noktamız vardı: Kadın olmak. Barışa, adalete, demokrasiye, özgürlüğe ve eşit yurttaşlığa kadın penceresinden nasıl bakabiliriz? Savaşın kararını kadınlar vermiyor. Savaşı erkekler, erkek egemen zihniyet çıkarıyor. Buna karşı en güçlü barış mücadelesini bugüne kadar biz kadınlar verdik. Bundan sonra da vermeye devam edeceğiz. Kadınlar olarak yan yana gelip geleceğimizi sadece konuşmayacağız, kendi ellerimizle hep beraber kuracağız.
Elif Ana barış demekten vazgeçmedi
Bugün bu salonu dolduran değerli Barış Anneleri, barış sürecinin hızlanması ve taleplerini siyasi partilere iletmek için buradalar. Sadece DEM Parti’den değil, bütün siyasi partilerden beklentileri var. Buradan bütün siyasi partilerin yönetimlerine ve başkanlarına sesleniyorum: Analarımızın sizlerden de barış konusunda beklentisi çok yüksek. Sizin yol arkadaşınız, bizim yoldaşımız sevgili Elif Aslan’ı da anmadan geçemem. Geçtiğimiz günlerde Kızıltepe’de Barış Annesi Elif Aslan, 89 yaşında hayatını kaybetti. Elif Ana iki evladını çatışmada, iki evladını da cezaevinde kaybetti. Bu acıya rağmen, tıpkı sizler gibi barış demekten ve barışın öncüsü olmaktan hiç vazgeçmedi. Elif Ana’yı huzurunuzda saygıyla, minnetle anıyorum.
Barış Anneleri gece gündüz mücadele etti
Barış Anneleri dünden beri Ankara’da. Buradan hükümete, Türkiye’ye ve bütün dünyaya sesleniyorlar. ‘Barış için ne bekliyorsunuz? Yetmedi mi akan kanlar? Yetmedi mi asker ve gerilla analarının, sevdiklerinin çektiği acılar?’ diyorlar. Ortalığın en karanlık, en karmaşık olduğu dönemde bile Barış Anneleri mücadeleden vazgeçmedi. Evlatlarının acılarını yüreklerinde taşıyarak başka anneler bu acıları yaşamasın diye gece gündüz mücadele ettiler. Şehir şehir dolaştılar, mahalle mahalle örgütlendiler. Her yerde varlık gösterdiler. Cezaevi önlerinde nöbet tuttular. Meclis Komisyonu’nun karşısına çıktılar. Yüreğine ateş düşen her anne, ‘Ne siz ağlayın ne biz ağlayalım. Çocuklarımızı değil, silahları mezara gömelim’ dedi. Bundan daha sade, daha güçlü bir barış talebi olabilir mi?
Dün geceyi Ankara’nın soğuğunda, Kurtuluş Parkı’nda geçirdiler. Ben, Eş Genel Başkanımız Tuncer, MYK üyelerimiz, vekillerimiz, yöneticilerimiz ve parti emekçilerimizle birlikte onları ziyaret ettik. Bir annemiz, ‘Biz soğuktan da korkmuyoruz. Ben betonun üstünde de yatarım. Buradaki bütün kadınlar da öyle. Yeter ki artık bir gencimiz toprağa düşmesin, hapishanedeki çocuklarımız çıksın. Ben karın içinde de yatarım’ dedi. Annelerin barışa olan istekleri, tutkuları, inançları ve talepleri bu kadar güçlü.
Anaların sözü barışın rehberidir
Bugün grubumuzdalar ve taleplerini bizim de dile getirmemizi istediler. Talepleri ve tutumları çok net, samimi ve sade. ‘Barışın önündeki engeller kaldırılsın. Tecrit son bulsun. Sürecin sağlıklı ilerlemesi ve başarıya ulaşması için Sayın Öcalan’ın fiziki özgürlüğü sağlansın. Siyasi tutsaklar serbest bırakılsın’ diyorlar. Bugün birçok siyasi partiden randevu aldılar. Bazı heyetlerimiz görüşme saatleri geldiği için aramızdan ayrıldı. Bu görüşmeleri gerçekleştirecekler. Bütün siyasi parti liderlerine sesleniyorum: Anaların sözü barışın rehberidir. Bu söze canı gönülden kulak verelim. Kulak vermekle yetinmeyelim, taleplerinin hayata geçmesi için adım atalım. Bütün siyasi partiler, bu ülkede barışı tesis etmek için süreci izleyen ya da yavaşlatan değil, doğrudan hızlandıran özneler hâline gelmeli. Bu analar Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne gelmiş, parlamentodan talepte bulunuyorlar. On binlerce aileyi temsil ediyorlar. Yani milyonlarca insan bunu talep ediyor. Anaların sözünü duyun ve gelin, gerekeni hep birlikte yapalım.
Süreç neden zamana yayılıyor?
27 Şubat’ta Sayın Öcalan’ın çağrısıyla bir kapı aralandı. PKK o kapıdan cesaretle geçti. Kendini feshetti, silahları yaktı, Türkiye’den çekildi. Metina başta olmak üzere birçok kamptan çekildiklerini açıkladılar. Bir taraf adım attı ve sözünü tuttu. Şimdi sözünü tutma sırası devlet ve iktidardadır. Milyonlarca yurttaşımız şu soruları soruyor: Yasa çıktı, peki ne zaman uygulanacak? Silahlarını yakanlar nereye, nasıl ve hangi şartlarda gelecek? Dönmek isteyenler hangi güvenceyle dönecek? Neden oyalanıyor, süreç neden zamana yayılıyor? İktidar konuşulan takvime değil de kendi takvimine göre mi davranıyor? İktidarın bir barış ve demokrasi takvimi var mı? Varsa bunu neden kamuoyuna açıklamıyor? Bu soruları yanıtlamak iktidarın görev ve sorumluluğudur. Toplumun somut sorularına cevap üretilmesi şarttır.
Çerçeve yasa artık zaman kaybetmeksizin hayata geçmeli. Bunun için Millî Güvenlik Kurulu kararı gerekiyor. Kurul bu kararı hızla almalı. Zira örgütün boşaltacağı alanlar boşaltıldı ve bu bilgiler devletin raporlarında mevcut. Bu yasa hayata geçmeli ki silah bırakanlar ya da diasporadakiler ülkeye dönebilsin, hapishanedekiler çıkabilsin. Türkiye’de 86 milyonun ihtiyaç duyduğu barış ve demokratikleşme yasalarının çalışmalarına başlayabilelim. Bu yasa uygulanmadan diğer çalışmalara da başlanmıyor. Normalde başlanabilir. Ama iktidar bunu ön koşul hâline getirdiği için çalışmalar da duruyor. Bu ülkenin demokratikleşme yasalarına ihtiyacı var. Mecliste izleme kurulu artık kurulmalı. Meclis, barışı kolaylaştıran rolünü aktif biçimde üstlenmeli.
Sayın Öcalan’ın yeni yerinin siyasal anlamı güçlendirilmeli
Barışın inşasında en güçlü adım, sürecin baş aktörü Sayın Öcalan’ın özgür çalışma ve iletişim koşullarının sağlanması, Barış ve Siyasallaşma Kurulu Koordinatörlüğünü yürütebilmesiyle mümkündür. Sayın Öcalan’ın yeni yerine geçtiğini kamuoyuyla paylaştık. Olması gereken de buydu. Ancak bu, eski bir hapishaneden yeni bir hapishaneye geçiş olmamalı. Eski duvarın yerini yeni duvar almamalı. Sayın Öcalan’ın bu konutla ilgili tutumu net. Burayı, barış ve siyasallaşma koordinatörlüğünü yürüteceği bir çalışma mekânı olarak görüyor. Uzun zamandır akademisyenlerle, siyasetçilerle, kadınlarla, insan hakları savunucularıyla ve siyasi çevrelerle görüşmeyi talep ediyor. Yeni yerin bu siyasal anlamının güçlendirilmesi için artık kapıların sonuna kadar açılması gerekiyor.
Barışı mücadeleyle kazanacak, mücadeleyle inşa edeceğiz
Bütün Türkiye kamuoyu şunu çok net bilmeli: DEM Parti, sözünü ve tutumunu toplumun barış umudunu koruyacak ve güçlendirecek şekilde ortaya koydu. Bu tutumu kararlılıkla sürdürüyoruz ve sürdüreceğiz. 50 yıllık çatışma sürecinin tamamında barışı savunan bir siyasi gelenek olduk. 100 yıllık Kürt sorununun barışçıl ve demokratik yöntemlerle çözülmesini savunduk. Bu tarihî noktada durmaya devam edeceğiz. Bütün halklarımız şunu bilmeli: Barış bize altın bir tepsiyle sunulmayacak. Barışı mücadeleyle kazanacak, mücadeleyle inşa edeceğiz. Müzakerede Sayın Öcalan’ın elini güçlendirmek için demokratik zemindeki mücadelemizi en güçlü biçimde yürütmemiz gereken bir dönemden geçiyoruz. Türkiye’de herkesin hedefi barış olursa barışı bu topraklarda inşa ederiz. Kim tutuyor elimizi? Sözde herkes barış diyor ama pratikte barışı istemeyen kesimler var. Bu nedenle barışı isteyenlerin sesi daha güçlü çıkmalı, örgütlülüğü büyümeli ki ayak sürüyenlere karşı güçlü bir mücadeleyle barışı tesis edebilelim.
Herkes sorumluluk hisseder, elini taşın altına koyarsa hiç kimse barıştan kaçma taktikleri geliştiremez. Şair barışı yazarsa, sanatçı sazında ve sözünde barışı nakşederse, gazeteci haberinde ve köşesinde barışı sahiplenirse; işçiler, emekçiler ve yoksullar ekmek kavgalarını barış mücadelesiyle birleştirirse hiçbir şey barışın önünde duramaz. Zaman bekleme zamanı değil, barış için her zamankinden daha çok çalışma ve mücadele etme zamanı. Barışı ve demokrasiyi kendi öz gücümüzle, öz örgütlülüğümüzle inşa etme zamanı. Farklı kulvarlarda olsak da Türkiye’nin demokrasisi ve barışı için ortak mücadele yürütme zamanı. Biz DEM Parti olarak bu süreci böyle görüyor, böyle ele alıyoruz. Bu noktada sonuna kadar durmaya devam edeceğiz. Hiçbir güç barışın, bu annelerin ve bizlerin önünde duramaz. Ne olursa olsun barışı bu topraklara getireceğiz.”