Tunuslu akademisyen: Rojava’daki savaş suçları siyasal ve toplumsal ikiyüzlülüğün sonucudur

Kuzey ve Doğu Suriye’de kadınlara yönelik işkence, infaz ve insanlık dışı muamelelere dikkat çeken aktivist İkbal El-Gharbi, yaşananların yalnızca bireysel suçlar değil, derin bir siyasal ve toplumsal ikiyüzlülüğün sonucu olduğunu söyledi.

ZOUHOUR MECHERGUI

Tunus – Suriye geçici yönetimine bağlı cihatçı Heyet Tahrir el-Şam (HTŞ) ve IŞİD bağlantılı gruplar, Türk devleti ve bazı dış güçlerin desteğiyle 6 Ocak’tan bu yana Kuzey ve Doğu Suriye’ye yönelik kapsamlı bir saldırı süreci başlattı. Halep’in Şêx Maqsûd ve Eşrefiyê mahallelerinden başlayan saldırılar, özellikle Kürt nüfusun yaşadığı bölgeleri hedef alarak giderek genişledi. Sivillerin doğrudan hedef alındığı saldırılarda çok sayıda kişi yaşamını yitirirken, yüzlerce insan yaralandı ve binlerce kişi evlerini terk etmek zorunda kaldı.

Yerleşim alanlarının bombalanması, altyapının tahrip edilmesi ve zorla göç ettirme politikaları, bölgede ağır bir insani krizi beraberinde getirdi. Yaşananlara karşı Kürdistan’ın dört parçasından ve dünyanın birçok ülkesinden insanlar sokaklara çıkarak saldırıları protesto ederken, uluslararası güçlerin süregelen sessizliği dikkat çekiyor. Kamuoyunda, sivillere yönelik bu ağır ihlaller karşısında etkili bir uluslararası tutum alınması ve saldırıların durdurulması yönündeki çağrılar giderek yükseliyor.

‘Ortaçağ vahşeti’ benzetmesi

Konuyla ilgili ajansımıza değerlendirmelerde bulunan Tunuslu akademisyen ve insan hakları aktivisti İkbal El-Gharbi, 21. yüzyılda yaşanan hak ihlallerine dikkat çekerek sert eleştirilerde bulundu. İkbal El-Gharbi, “Kadın, insan, çocuk ve azınlık haklarının konuşulduğu bir çağda, Arap coğrafyasında azınlıkların ve farklı inanç gruplarının zulme uğraması, şiddet, ayrımcılık ve dışlanmaya maruz bırakılması utanç vericidir. Bu tablo, açıkça ortaçağ vahşetini andırmaktadır” dedi.

Uluslararası sözleşmelerin ezilen toplulukların haklarını korumayı ahlaki bir sorumluluk haline getirdiğini vurgulayan İkbal El-Gharbi, bu hakları savunmanın yalnızca devletlerin değil, tüm insanların temel görevi olduğunu ifade etti. “İnsan olarak, başkalarının ezilmesini kabullenemeyiz” diyen İkbal El-Gharbi, azınlık haklarına saygının toplumsal uyum ve sürekliliğin teminatı olduğunun altını çizdi. İkbal El-Gharbi, “Azınlıkları dışlayan her mezhepçi devlet, kaçınılmaz olarak iç savaşların ve mezhepsel çatışmaların sorumlusu olur” değerlendirmesinde bulundu.

‘Azınlık hakları uyum ve uzlaşının en önemli güvencesi’

İkbal El-Gharbi, Avrupa’nın mezhep ve din savaşlarını ancak azınlıkların haklarını tanıyarak aşabildiğini hatırlattı. Avrupa’da barışın, azınlıkların ikinci sınıf değil birinci sınıf vatandaş olarak kabul edilmesiyle, hatta bu yaklaşımın profesyonel ve kurumsal düzeyde benimsenmesiyle mümkün olduğunu belirten İkbal El-Gharbi, bunun uluslararası barış ve güvenliğin yanı sıra toplumsal uyum ve uzlaşmanın da en önemli güvencesi olarak görüldüğünü ifade etti.

İkbal El-Gharbi, “Devlet, tüm vatandaşlara eşit davranmalı, eşit fırsatlar sunmalı ve her bireyi gerçek anlamda yurttaş olarak kabul etmelidir. Bu, herkesin dini, etnik, cinsiyet ya da sınıfsal ayrımlardan bağımsız biçimde hukuka tabi olması demektir” diye konuştu.

Her bireyin aynı hak ve sorumluluklara sahip olmasının birlikte yaşamın temel koşulu olduğunu vurgulayan İkbal El-Gharbi, “Ayrımlar etnik ya da dini aidiyetlere göre değil, yetkinliğe göre yapılmalıdır” diyerek, kadın-erkek tüm vatandaşların eşit olduğunu ve bunun da gerçek bir devlet inşa etmenin ilk şartı olduğunu sözlerine ekledi.

‘Devlet tarafsız olmalı’

İkbal El-Gharbi, “Devlet tarafsız olmalıdır. Sekülerizm, sıkça iddia edildiği gibi dine karşı bir tutum değil, aksine çeşitliliği ve farklılığı yönetmenin bir yöntemidir. Bu anlayış, devletin etnik, dini ya da sınıfsal herhangi bir bağlılığının olmaması anlamına gelir. Din, bireyin özel alanına ait kişisel bir mesele haline gelirken, kamusal alan ise ayrımcılığın, dışlamanın ve ötekileştirmenin olmadığı, herkes için eşit biçimde uygulanan hukukun alanı olur” diye kaydetti.

‘Kadınlara insanlık adına utanç verici yaklaşımlar’

Kuzey ve Doğu Suriye’de kadınlara yönelik işkence, infaz ve insanlık dışı muamelelere dikkat çeken İkbal El-Gharbi, yaşananların yalnızca bireysel suçlar değil, derin bir siyasal ve toplumsal ikiyüzlülüğün sonucu olduğunu söyledi. İkbal El-Gharbi, “Kadınlara işkence edilmesi, saç örgülerinin kesilmesi ve yüksek binalardan atılmaları insanlık adına utanç vericidir. Bu durum, kadınların ‘onurlu ve kutsal’ olduğu yönündeki söylemin, sınıfsal ve siyasal çıkarlar devreye girdiğinde nasıl kolayca feda edildiğini açıkça ortaya koyuyor” sözlerine dikkat çekti.

Kadınlar neden hedef alınıyor?

Tarihin bu gerçeği defalarca gösterdiğini belirten İkbal El-Gharbi, Zarka El-Yamama’dan Olympia de Gouges’a, Rosa Luxemburg’dan İspanya İç Savaşı’nda işkence gören Dolores Ibárruri’ye kadar pek çok örneği hatırlattı. Aynı senaryonun bugün direnen Kürt kadın savaşçılar için de tekrarlandığını vurgulayan İkbal El-Gharbi, “IŞİD ve benzeri barbar yapılar tarafından kadınlara yönelik sergilenen vahşet, hakim cinsiyet normlarının sarsılmasına duyulan öfkenin bir sonucudur. Bu kadınlar, ilerici, insancıl ve kapsayıcı bir toplumsal proje için savaştıkları için hedef alınıyor. Siyasette, savaşta ve direnişte bu feminist atılımın bedelini ödüyorlar. Dijital medyada bir Kürt kadın savaşçının yüksek bir binadan atıldığı görüntüler, insanlık için bir utanç belgesidir” ifadelerini kullandı.

‘Katliamlara barı sessiz’

Kürtlere yönelik işlenen insanlık dışı suçlar karşısında Arap ve Batılı kadınların sessizliğini de eleştiren insan hakları aktivisti İkbal El-Gharbi, dayanışmanın somut ve örgütlü biçimlerde geliştirilmesi gerektiğini vurguladı. İkbal El-Gharbi, “Uluslararası insan hakları örgütlerine ve sözleşmelerine başvurmak, farklılığa ve çeşitliliğe düşman olmayan, aksine azınlıkların haklarına saygıyı esas alan yeni bir bilinç inşa etmek mümkündür” dedi.

Azınlıkların tarihsel rolüne dikkat çeken İkbal El-Gharbi, şu noktalara vurgu yaptı:

“Kimliğimi inşa edebilmem için ötekine ihtiyacım var. Azınlıkların Arap-İslam medeniyetine ve kültürüne yaptığı katkılar inkar edilemez. Tarihe baktığımızda, El-Razi ve İbn Sina gibi en büyük hekimlerin Arap olmayan kökenlerden geldiğini görüyoruz. Bilgelik Evi’nde kitapları çeviren, metinleri titizlikle inceleyen ve bilimsel mirası inşa edenler de büyük ölçüde azınlık gruplardı. Ulusal kurtuluş ve bağımsızlık mücadelelerinde de Kuzey Afrika’dan Mısır’a, Suriye’den Irak’a kadar tüm azınlıklar, partiler ve birlikler kurarak sömürgeciliğe ve emperyalizme karşı direnişin ön saflarında yer aldı. Tarihte bu kadar açık ve belirleyici rolleri olan toplulukların bugün ikinci sınıf vatandaş muamelesi görmesi utanç vericidir. Bu zulüm, bu baskı ve bu adaletsizlik neden?”

Bugün Kürtlere karşı işlenen bu soykırım karşısındaki suskunluğun tesadüf olmadığını vurgulayan İkbal El-Gharbi, “Bunun arkasında siyasi hesaplar olduğunu düşünüyorum. Bu çifte standart, insan hakları örgütlerinin itibarına ciddi zarar veriyor. İnsan haklarını evrensel bir değer olmaktan çıkarıp seçici bir tutuma indirgemek son derece tehlikelidir. Gençler ve yeni kuşaklar, bu sessizlik karşısında insan hakları örgütlerinin ve uluslararası sözleşmelerin anlamsız olduğunu düşünebilir. Bu çok tehlikeli bir durumdur. Bizim görevimiz, onları bu ilkeler doğrultusunda eğitmek ve dünyanın herhangi bir yerinde bir insanın ezilmesinin, insanlığın tamamının ezilmesi anlamına geldiğini anlatmaktır. Halkları, toplumsal grupları ve özellikle kadınları kendi dar ekonomik ve siyasi çıkarları uğruna feda eden bu politikaları reddediyorum. Tarih boyunca bunun örneklerini gördük, bugün yaşananlar da aynı zihniyetin devamıdır” dedi.

‘Vatandaşlık bağı kurmak mümkün’

İkbal El-Gharbi, Kürt sorununun çözülmemesi nedeniyle bölgedeki istikrarsızlığa ilişkin olarak, “Bugün Kürtlerin yaşadığı adaletsizlikler, gelecekte çok olumsuz sonuçlar doğuracak. Mezhep çatışmalarıyla parçalanmış bu halkın yani Kürtlerin, Êzidîlerin, Alevilerin ve Dürzilerin maruz kaldığı soykırımı unutması kolay olmayacak ve bunun izleri uzun süre kalacak. Ama tarih bize gösterdi ki, insanlık açısından mümkün olan, vatandaşların eşit haklara sahip olması ve tarih boyunca tanık olunan affetme ve uzlaşma mekanizmalarının varlığı koşuluyla, tüm etnik, kültürel, dini ve sınıf farklılıklarını aşan, tek bir vatana ait ulusal bağ veya vatandaşlık bağı kurmaktır” şeklinde konuştu.

“Ezilen diğer halklardan af ve bağışlanma dileyen halklar var” diyen İkbal El-Gharbi, “Örneğin, Kilise’nin sömürgecilik suçları için af dilemesi ve Papa’nın ırkçılık suçları için af dilemesi bunun örneğidir. Bu, bir insanın, eşit hak ve sorumluluklarla, siyasi ve ekonomik katılımda eşit, kültürel ve dilsel haklardan yararlanarak tek bir vatan içinde umut ve hayallerinin kapısını açtığında, geçmişin yüklerinin üstesinden gelebileceği anlamına gelir. Buna örnek olarak İsviçre’nin dört resmi dilini verebiliriz. Malezya, Endonezya ve Hindistan da bunu başarabilir. Bölgemizde henüz ulaşamadığımız şey, şiddet ve aşırıcılık olmadan, gönüllülük ve kültürel, dini, etnik çeşitliliği başarıyla yönetebilecek yasal, anayasal, kültürel ve eğitimsel modelleri hayata geçirmektir” sözleriyle konuşmasını noktaladı.