Tülay Hatimoğulları: Devlet, kalıcı barış için hukuki güvence sağlamalı

Tülay Hatimoğulları, “Kürt tarafı silahların devreden çıkması yönünde tarihsel bir irade ortaya koyduysa, devlet de çözümü güvenlikçi yöntemlerle değil hukukta, demokratik düzenlemede aradığını açıkça ortaya koymalıdır” dedi.

Ankara  - Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) Eş Genel Başkanı Tülay Hatimoğulları, partisinin haftalık Meclis grup toplantısında gündeme ilişkin değerlendirmelerde bulundu.

Tülay Hatimoğulları, 21 Şubat Dünya Anadil Günü dolayısıyla, anadilin önemini vurgulayan bir konuşma yaptı.

Açlık ve yoksulluk sınırı

Ülkedeki yoksulluğa işaret eden Tülay Hatimoğulları, dört kişilik bir ailenin açlık sınırının 43 bin 415 lira, yoksulluk sınırının ise 105 bin lira olduğunu söyledi.

Tülay Hatimoğulları, eskiden tek asgari ücretle geçinen bir ailenin bugün dört asgari ücretle dahi yoksulluk sınırını aşamadığını ifade etti. Tülay Hatimoğulları ayrıca Türkiye'de yardıma muhtaç kişi sayısının yüzde 51.6 arttığına dikkat çekti.

Tülay Hatimoğulları, “Açlığın, yoksulluğun idare edilebilir bir yanı yoktur, kalmamıştır. Buradan AKP iktidarına sesleniyorum; en düşük emekli maaşı ve asgari ücret en az yoksulluk sınırının yarısına denk gelecek şekilde belirlenmelidir” dedi.

‘Avrupa'da doğal alan kaybında Türkiye açık ara 1'inci sıradadır’

“Bu çarpık düzen sadece halkın cebindeki parayı değil, nefes aldığımız doğayı da yandaşlarına aktaracak ve yandaşlarının bunu sömürmesini sağlayacak bir kaynak olarak görmektedir” diyen Tülay Hatimoğulları, Avrupa'da doğal alan kaybında Türkiye’nin açık ara 1'inci sırada olduğunu söyledi.

Tülay Hatimoğulları, “Hava, su, toprak, doğa, deniz sizlerin kar edeceği ticari mal değildir. Bu sebeple bizler DEM Parti olarak iktidarın rant tercihleri uğruna milyonların yoksulluk içinde bırakılmasına, ormanlarımızın ve kıyılarımızın talan edilmesine asla izin vermeyeceğiz” dedi.

‘Gençler geleceğini bu topraklarda değil, yurt dışında görüyor’

Tülay Hatimoğulları, konuşmasının devamında şu başlıklara değindi: “Bakın OECD verilerine göre bugün ülkede her dört gençten biri ne eğitimde ne de istihdamda. Türkiye İstatistik Kurumu'nun (TÜİK) makyajlı verilerinin bile gizleyemediği yapısal işsizlik sarmalında gençlerin yüzde 70'inden fazlası geleceğini bu topraklarda değil, yurt dışında görüyor. 2025'in son çeyreğinde her beş genç kadından birinin işsiz olduğu tespit edilmiş. Özellikle genç kadınların hayatına dijital kelepçe vurulmak isteniyor. Reşit bir üniversite öğrencisinin yurda giriş saatinin ailesine SMS yoluyla bildirilmesi devlet eliyle kurulan patriyarkal vesayetin ta kendisidir. Yani genç kadınlar için bu tablo çok ama çok daha fazla ağır.

100 yıllık bir düğümün çözülüp çözülmeyeceğine karar vereceğimiz günler

Türkiye tarihin en kritik, en kırılgan ama gerçekçi bir çözüm çizgisinde de ilerlenirse umut dolu günler vadeden bir dönemden geçiyoruz. Önümüzde duran günler sıradan günler değil. 100 yıllık bir düğümün çözülüp çözülmeyeceğine karar vereceğimiz günler. Bu çerçevede İmralı heyetimizin 18 Şubat'ta yaptığı açıklamadaki Sayın Öcalan'ın ifadesi çok önemli, bir siyasi beyan niteliğindedir. Bu beyanda Sayın Öcalan'a ait bir cümlenin altını özellikle çizmek istiyorum. 'Biz artık nasıl bir araya geleceğimizi ve barış içinde bir arada nasıl yaşayacağımızı tartışmak istiyoruz. Evet, birlikte nasıl yaşayacağız?' Bu soru Türkiye'nin temel sorusudur. Bu soru ve cevabı bulmak, yeni dönemin pusulasını bulmak demektir. Biz artık zora dayalı yaşamın sonucu olan ölümü değil, rızaya dayalı olan özgür ve demokratik bir yaşam sürmek istiyoruz. Bu soru artık ülkenin ödevidir.

Dolayısıyla bu soruya yanıt düşünmek, öneri üretmek, katkı vermek 86 milyon yurttaşın ortak sorumluluğudur.

Raporun dili

Dönem şiddetin devreden çıktığı, sözün ve siyasetin konuştuğu bir demokratik bütünleşme dönemi olmalıdır. Toplumsal uzlaşıyı esas alan Meclis zeminindeki yasal güvenceler hayata geçirilmelidir. Mesele artık aynı evin içinde kuralları nasıl koyacağımızdır. Bunun müzakeresini yürütmenin zamanı geldi de geçti. Milli Dayanışma Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu'nun Raporu kamuoyuyla paylaşıldı. Açık söylemeliyim ki komisyon raporunun eksiklikleri, yetersizlikleri var. Toplumsal gerçeklerle uyumlu olmayan yönleri var. Raporda kullanılan dil eski ve ezberlere dayanıyor. Oysa bu raporun dili çözüm dili olmalıydı. Yeni yepyeni bir dil olmalıydı. Kürt sorunu terör parantezine sıkıştırılarak ancak kendinizi kandırırsınız. Kürt meselesini sadece bir güvenlik sorunu, bir terör sorunu gibi parantezler içinde sıkıştırmaya kalkmanız kabul edilebilir bir şey değildir. Toplumsal, siyasal, tarihsel yangını görmezden gelmek demektir.  Kürt korkusuna dayalı, hakikatten uzak bir siyaset mantığından artık çıkmanın zamanı geldi de geçti.

AİHM ve AYM kararlarını hayata geçirmek için yasal düzenlemeye gerek yok

AİHM ve AYM kararlarını hayata geçirmek için bir yasal düzenlemeye gerek yok. Bu bekleme son derece keyfi bir beklemedir. Mesela Demirtaş Yüksekdağ, Kavala, Can Atalay neden hala içeride? Kayyımlar neden hala belediye başkanlarının ve belediye eşbaşkanlarının koltuklarında oturuyor? İmamoğlu ve diğerleri neden hala tutuklu yargılanıyor?  Ayrıca Sayın Kurtulmuş'un ve diğer iktidar temsilcilerinin işaret ettiği bayram sonrasını beklemenin bir manası yoktur. Gelin bu hayırlı ayda hayırlı işleri hep beraber yapalım. İnfaz Kanunu'nu çerçeve kanun, demokratikleşme kanunu bu ay çıkaralım. Bayramda 86 milyona müjdeler ve mutlulukları armağan edelim. Biz DEM Parti olarak buradayız. Demokrasi, eşitlik, özgürlük perspektifimize güveniyoruz. DEM Parti’nin önü açılmalıdır ve buradan iktidara çağrımızdır. Meclis bu konuda üzerine düşen görev ve sorumlulukları yapmalı. DEM Parti'nin bu konudaki önerilerine açık olunmalı. 

İnkar isyanı doğurdu, müzakere ve barış diline geçmek zorundayız

Tarih bize şunu çok net bir biçimde öğretti; İnkar isyanı doğurdu. Artık eski dilden, çözümsüzlükten, şiddet dilinden vazgeçilmeli. Müzakere ve barış diline geçmek zorundayız. Barışın mimarisi temennilerle değil, ilkelerle, yasalarla ve kurumlarla sağlanır. Söz icraata dönüşmelidir. Bizim ihtiyacımız olan bin yıllık kardeşlik hukukunun bugün demokratik ilkeleriyle eşitlik ve özgür değer özgürlük değerleriyle kurulmasıdır.

Şimdi sıra devletin

Tam da böylesi bir atmosferde sözün en hayati yerine meselenin kalbine gelmek istiyorum. Sayın Öcalan'ın Barış ve Demokratik Toplum Çağrısını yaptığı günün yıl dönümüne 3 gün kaldı. Türkiye tarihinin en önemli eşiklerinden biriydi o gün. Bu tarih, tüm ezberlerin bozulduğu, barış iradesinin en net, en yalın, en güçlü bir şekilde ortaya konduğu gündü. Kürt siyasi hareketi ve Sayın Öcalan bu tarihin gerekliliklerini yerine getirmiş, barış elini havada bırakmamış, silahları susturma iradesine iradesini beyan etmiştir.  Şimdi sıra devletin. Nasıl ki Kürt tarafı silahların devreden çıkması ve demokratik siyasetin esas alınması yönünde tarihsel bir irade ortaya koyduysa devlet de buna karşılık çözümü güvenlikçi yöntemlerle değil hukukta, siyasette, demokratik düzenlemede aradığını açıkça ortaya koymalıdır.

Kürtlerle ilişki 'terör' ve güvenlik parantezinden çıkarılmalı

Peki, bu süreçte ne yapmalı; kalıcı bir barış için Sayın Öcalan'ın statüsü yasal bir düzenleme ile tanınmalı ve hukuki güvence altına alınmalıdır. Bu süreç; sözde kalmamalı, Meclis çatısı altında yasal düzenlemeler hızlıca yapılmalı. Kürt’e barış Türkiye geneline ise demokrasi yaklaşımı hızlıca hayata geçirilmeli. Muhaliflere dönük soruşturmalar derhal son bulmalı. Kayım düzeni bitmelidir. Halkın iradesine ve seçilmişlere kesintisiz saygı esas alınmalıdır. Kürtlerle ilişki 'terör' ve güvenlik parantezinden çıkarılmalı. Eşit yurttaşlık ve demokratik ortaklık zeminine oturmalı. Devlet vatandaş bağı inkarla değil, kabul adalet ve onurlu barış temelinde kurulmalıdır. Siyasi barış ve toplumsal barışa ekonomik barış eşlik etmelidir. 27 Şubat'ın yıl dönümüne yaklaşırken; sadece iyi niyet beyanları değil, somut yasal adımlar atılmalı. Bizler bunları bekliyoruz.

Barışı işleyen bir düzen haline getirelim

Gelin barışı hatırlanan bir gün olmaktan çıkarıp, işleyen bir düzen haline getirelim. Her daim teklifimiz budur ve bu konuda emek veriyoruz. Daha da emek vermeye hazırız. Silahların sonsuza dek sustuğu ve siyasetin konuştuğu o yeni dönemi birlikte kuralım. Ve biz bu yolu sonuna kadar yürüyeceğiz. Çünkü bu memleket bizim. Çünkü bu memleket hepimizin. Çünkü biz bu memlekette yaşamak istiyoruz. Sevgili Nazım'ın dediği gibi; 'Yaşamak, yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür ve bir orman gibi kardeşçesine.’"