‘Toplumun şiddeti normalleştirmesinin arkasında bilişsel çarpıtma var’

Psikolog Sofya Errecvani’ye göre toplumsal baskı, bilişsel çarpıtma ve “sabır” kavramının yanlış yorumlanması, kadınları şiddeti normalleştirmeye itiyor. Uzun süreli inkar ise yalnızca kadını değil, çocukları da bir travmanın içine sürüklüyor.

RAJA KHAYRAT

Fas - Ev içi şiddet, yalnızca kapalı kapılar ardında yaşanan bireysel bir dram değil; toplumsal kodlar, kültürel kalıplar ve psikolojik kırılganlıklarla beslenen yapısal bir sorun. Uzmanlara göre birçok kadın maruz kaldığı şiddeti inkar ederek yaşamını sürdürürken, bu sessizlik hem kendi ruhsal bütünlüğünü hem de çocuklarının geleceğini derinden etkiliyor. Psikolog Sofya Errecvani, şiddetin normalleşmesinin ardında bilişsel çarpıtmaların ve toplumsal baskının yattığını belirterek, inkarın kadını “zehirli bir döngüye” hapsettiğini vurguluyor.

Dünyada kadına ve çocuğa dönük artan şiddet ve saldırıları değerlendiren Faslı hak savunucusu ve psikolog Sofya Errecvani, şiddetin toplumsal etkilerinin ve mücadele yöntemleri hakkında konuştu

Şiddete sabredilmez: Bilişsel çarpıtma

Sofya Errecvani, şiddetten kurtulmuş olmasına rağmen bu durumu kabul eden, hatta herhangi bir itiraz ya da reddiye göstermeden bu koşullar içinde yaşamayı sürdüren kadının, mutlaka “psikolojik kırılganlık” yaşadığını belirterek, şöyle devam etti: “Bu kırılganlık; maruz kaldığı toplumsal baskının ve hayatının önceki bir döneminde yanlış bir biçimde koşullandırılmasının sonucudur. Bu yanlış programlama, kadının aile istikrarını koruyan bir toplumsal imajı sürdürmeyi, kendi psikolojik ya da fiziksel güvenliğinin önüne koyması gerektiğine inanmasına yol açmıştır.  Ayrıca bu kadın, haklarını savunmasının, maruz kaldığı şiddetle yüzleşmesinin ya da evinin içinde olup bitenleri dile getirmesinin ‘ayıp’ ve toplumsal olarak kabul edilemez bir davranış olduğuna inanıyor.  Çünkü bu durum onu ‘evinin sırlarını ifşa etmekle’ suçlanan biri haline getirmektedir ki, bu da toplum nezdinde hoş karşılanmaz. Bunun yanı sıra aile de ondan sabretmesini ve katlanmasını ister; bu da şiddetin normalleştirilmesinin bir başka biçimidir.

Biz kadınlar zor koşullara sabredebiliriz; eş işini kaybettiğinde ya da örneğin bir hastalığa yakalandığında sabredebiliriz. Ancak zarara ve şiddete sabretmeyiz. Dolayısıyla sabır, ahlaki hatta dini açıdan da bu şekilde değildir. Sabretmemiz tavsiye edildiğinde bu, irademiz dışında gelişen musibetler karşısındadır; zarar ve istismara sabretmek değildir. Ancak bu değerler ve anlamlar da şiddete maruz kalan kadının zihninde bilişsel bir çarpıtmaya uğramıştır. Uzun süreli şiddet, kadının durumunu değerlendirme kapasitesini zayıflatır; onu duygusal manipülasyona ve kontrol edilmeye açık hâle getirir. Böylece tam bir farkındalıkla durumunu analiz etme ve aşma yetisini kaybeder.”

Zehirli döngü: Yüzleşmek yerine inkar

Sofya Errecvani, şiddete maruz kalanların yaşadıklarını “şiddete maruz kalan kadın zehirli bir döngü içinde dönüp durur” sözleriyle tanımlayarak, “Kadın, kendini bir yandan kurban gibi hissederken, diğer yandan suçluluk duygusu yaşar. Bu durum, bilinmezlik korkusu ve yeniden şiddete maruz kalma endişesi nedeniyle davranışsal bir bozulmaya yol açar. Bunun ciddi yansımaları olur; özellikle de kadını yüzleşmek yerine inkara sürükler” diyor.

Sofya Errecvani, bu inkarın, şiddet gören eşin sıkça dile getirdiği şu sözlerde görülebileceğini belirtiyor: “Çocuklarım için sabrediyorum, onların psikolojik bir kriz yaşamalarını ve istikrarsızlıkla karşılaşmalarını istemiyorum. Oysa bu, çoğu zaman bilinçsiz bir davranıştır; adeta bir tür beyin yıkamaya maruz kalmış gibidir. Özellikle de kendisini savunma mekanizmaları geliştirmesini sağlayacak bir farkındalıkla donatılmamışsa… Bu savunma mekanizmaları sayesinde kadın, durumu değerlendirebilir, reddetme ve düzeltme yoluna gidebilir; özdeğerini güçlendirerek kimsenin ona zarar vermesine izin vermeyebilir. Şiddet içeren bir evlilik hayatını sürdürmek kadını psikolojik değişimlere maruz bırakıyor; bu kadının kişiliğini zayıflatır ve psikolojik ihtiyaçlarını yok saymasına neden olur. Kadın, daha iyisini hak ettiğine dair inancını yitirir ve böylece ‘durumun bütünüyle inkarının kurbanı’ haline gelir. Bu da onu, bazen hayatına mal olabilecek en uç şiddet düzeylerine kadar sürükleyebilir.”

‘Şiddete katlanmak daha ciddi zararlara yol açıyor’

Şiddeti “karmaşık çözümler gerektiren karmaşık bir olgu” olarak tanımlayan Sofya Errecvani, her vakanın farklı olduğunu ancak hiçbir koşulda şiddetin normalleştirilmemesi gerektiğini vurgulayarak, “Eşine şiddet uygulayan erkek hasta bir insandır. Burada onun şiddetini mazur göstermiyorum; ancak onun da psikolojik desteğe ihtiyacı var. Yaptığının normal bir davranış olmadığının farkına varması gerekir. Fakat burada eş, onun davranışlarını düzeltmekle yükümlü değildir. Çünkü kadın, bir gün değişeceği umudunun hayaliyle yaşayabilir. Oysa yapması gereken önce kendini, ardından çocuklarını kurtarmaktır. Çünkü şiddete katlanması durumunda onları da ciddi bir psikolojik zarara maruz bırakmaktadır. Kadın inkar halinde kalmaya devam ederse, bu durum bir şekilde dışa vurulur. Şiddet gören kadın ağır depresyona girebilir ya da maruz kaldığı duruma karşı bir tepki olarak sağlıksız davranışlara yönelebilir” diye belirtti.

‘Her yaşta şiddete hayır”

Hayatlarının uzun yıllarında şiddete maruz kalmış kadınlar için artık çok geç olup olmadığı sorusuna ise Sofya Errecvani, asla geç olmadığını belirtiyor. Ancak ileri yaşlarda olan bazı kadınların, özellikle de hayatlarının bu aşamasında dışarıdan “istikrarlı” görünen bir düzeni bozmak istemedikleri için yaşadıkları şiddeti dile getirmekte zorlandıklarını ifade eden Sofya Errecvani, şöyle devam etti:

“Bazı kadınlar, ‘Bu yaştan sonra olmaz’ düşüncesiyle, eşten ya da torunlardan ayrılmanın uygun olmadığı yönündeki toplumsal yargılar nedeniyle susmayı tercih edebiliyor. Çocukların baskısına ve ‘Artık çok geç’ söylemine boyun eğebiliyorlar. Oysa bu baskıyı yapanlar kadının bir insan olduğunu, bir kadın olarak psikolojik ihtiyaçları bulunduğunu unutuyor ya da görmezden geliyor. Halbuki onun da yıllarca katlandığı şiddetten uzak, huzur içinde hayatını tamamlama hakkı vardır. Bu durum, şiddet gören kadını ‘intikamcı bir tutum’ benimsemeye de itebilir. Bunun en hafif biçimi, eşin varlığını yok sayması, ona kayıtsız kalması ve evi terk etmeden sanki yalnız yaşıyormuş gibi bir hayat sürmesidir. Ayrıca bazı kadınlar, maruz kaldıkları şiddeti eşleri öldükten sonra bile affedemez hale gelebilir.

Şiddeti reddetme belirli bir yaşla ilgili değil. Bu daha çok koşullarla ve şiddet gören kadının çevresindeki insanların tutumuyla bağlantılı olduğunu ifade ediyor. Bu kişilerin mağdura destek ve dayanışma sunmaları, şiddeti normalleştirmemeleri gerekir. Her kadının, yaşı ne olursa olsun, huzur ve sükûnet içinde yaşama hakkı vardır.”

Şiddete katlanan anne ve çocuk üzerindeki etkisi

Şiddetin çocuklar üzerindeki etkisine ilişkin olarak Sofya Errecvani, şiddete katlanan bir annenin iki tür çocuk yetiştirdiğini belirtiyor:

“Birinci tip, şiddeti normalleştirerek büyüyen çocuklardır. Bu çocuk, gelecekteki eşinin de şiddete katlanması gerektiğini düşünebilir; çünkü annesi de şiddet görmüş ama itiraz etmemiştir. Böylece annesi adına başka kadınlardan ‘intikam alır.’ Bu durum, şiddeti kabul eden kız çocukları için de geçerlidir; onlar da şiddeti sıradan bir durum olarak görüp kabullenebilir ya da kendi evliliklerinde uygulayabilirler. Sonuç olarak şiddet, kuşaktan kuşağa yeniden üretilmiş olur.

Başka bir çocuk tipi daha vardır; bunlar evliliği tamamen reddederler. Çünkü evliliğin başarısız bir kurum olduğunu düşünürler ve kendilerinin çocukluklarında anne-babalarıyla yaşadıkları gibi sayısız acılara maruz kalacak çocuklar dünyaya getirmenin bir anlamı olmadığına inanırlar.

Kimi bireyler kendileri üzerinde çalışmış, farklı senaryo ve bağlamlarda annelerini şiddetten kurtarmaya müdahale etmiş olabilirler. Ancak buna rağmen, bu kişiler ‘kurtarıcı’ ya da ‘sorumlu’ sendromuyla büyümüş olurlar. Dengeli bir çocukluk yaşamak yerine, şiddet mağduru annelerini koruma rolünü üstlenirler. Çocukluklarında maruz kaldıkları travmanın psikolojik etkilerinden kısmen kurtulmuş olsalar bile, travma sonrası stres bozukluğu kalıcı olabilir ve hayat boyu onlara eşlik edebilir.”

‘Şiddeti reddeden bir nesil yetiştirebiliriz’

Sofya Errecvani konuşmasının sonunda, çocukların şiddetten uzak, güvenli ortamlarda yetiştirilmesi çağrısında bulundu. Çocukların, kaynağı ne olursa olsun şiddeti kabul etmemeleri gerektiğini vurgulayarak, “Eğitim ve terbiye, sabır ve gelişim sürecinin tüm aşamalarında eşlik gerektiren bir inşa sürecidir; çocukları şiddete maruz bırakmadan büyütmeliyiz. Ancak bu şekilde, türü ve kaynağı ne olursa olsun şiddeti reddeden bir nesil yetiştirebiliriz” dedi.