Tanrıça Sati’den kadının köleliğine nasıl gelindi? – 2
Sati, günümüzde bazen kadının aile içinde tanımlanması, bazen de farklı şekillerde karşımıza çıkıyor. Kadının metalaştırıldığı, tarihinin ters yüz edildiği bu anlayışa karşı, satinin yeniden bir tanrıça olarak anılması ise kadın mücadelesine bağlı.
Günümüzün satisi: Kadının aile içinde tanımlanması
ARJÎN DİLEK ÖNCEL
Amed - Sanskritçe kökenli olan “Sati” kelimesi, “gerçeklik, doğruluk, erdem” anlamlarına gelen “Sat”dan türemiştir. Sözlük anlamı ise “var olan kadın” ya da “erdemli kadın”dır. Bu varlığı ve erdemi belirleyen ise eşi olan erkeğin ölümünden sonra ne yaptığıdır.
Bu kültürde eşi ölen kadının yaşamaya devam etmesi, sati yani “hiçbir şey” olarak yorumlanır. Kadının eşinin ardından kendini hemen yakması, ya da bir süre sonra eşyalarıyla birlikte yakmasının, kadını erdemli yapacağına inanılır. Günümüzde ise bu dayatma ve inanış farklı biçimlerde karşımıza çıkıyor.
Jineoloji Dergisi’nden Figen Aras, satinin günümüz versiyonlarını değerlendirirken, ters yüz edilen kadın tarihinin özüne dönmesinin ancak kadın mücadelesi ile mümkün olacağını vurguluyor.
Kapitalist modernite ile şekil değiştirdi
“Erkeğin iradesi kadının köleliği üzerinden gelişiyor” diyor Figen Aras ve sati kültürünün kapitalist modernite ile birlikte şekil değiştirerek kendini var ettiğini vurguluyor. Figen Aras konuşmasını şu örnekler ile sürdürüyor:
“Sati kültürünü derinlikli ele aldığımızda, günümüzde, günlük yaşantımıza kadar etkilerini görürüz. ‘Aile ve evlilik’ dediğimiz kurumun içerisinde sati kültürünün hala devam ettiğini görebiliriz. Şu anlama geliyor; kadın evlenmek zorunda. Neden evlenmek zorunda? Çünkü evlenmeyen kadın ya ‘tehlikelidir ya zavallıdır.’ Örneğin hala derler ya ‘evde kalmış.’ Bu çok önemli bir tespit. ‘Evde kalmış’ ne demek? Sahipsiz, kimsesiz kalmış demek. Yapacak hiçbir şeyi yok anlamına geliyor. Aile ve evlilik kurumlarındaki düzenlemeler, inşa edilen rollerin kendisi tam da kadının erkeğe bağımlılığını gösteriyor. Mesela nasıl giyinmeli kadın? Nasıl oturmalı? Ya da ne söylemeli? Kiminle görüşmeli? Çalışmalı mı, çalışmamalı mı? Çocuk doğurmalı mı, doğurmamalı? Tüm bunların kararlaşması erkeğe bağlıdır.
Kapitalist modernitenin dayattığı anlayış
‘Aşk’ deniliyor, ancak kapitalist modernitede bu aşkın kendisi tam da ‘duyguların pazarlanması’ sorununa dönüşmüştür. Erkekler kadınlara aşkını ifade ederken tek taş yüzüklerle, hediyelerle, vaatlerle bunu yapıyor. Çünkü sistem diyor ki ‘seni seven erkek sana harcama yapar. Seni seven erkek seni gezdirir.’ Ama görüyoruz ki zamanla bu tür ilişkilerin kendisi tam bir cendereye dönüşüyor. Burada artık erkeğin kadının sahibi olma durumu açığa çıkıyor, yani sati kültürü. Örneğin kıskançlık bir sati kültürü geleneğinin günümüzdeki versiyonudur. Erkek kadını kıskanırken ‘sen benim için giyinmelisin. Başkasına bakmamalısın. Benden habersiz yapmamalısın çünkü ben kıskanırım’ diyor. Neden kıskanıyor? Çünkü ‘ben senin sahibinim’ diyor. Örneklerimizi çok daha fazla çoğaltabiliriz elbette ancak kadının siyaset yapamaması, kadının politik duruş gerçekleştirememesi, kadının kendi adına kararlar alamaması, kadının eve kapatılması ve anne, eş, sevgili olarak tanımlanması zaten sati kültürünün günümüzdeki yansımalarıdır.”
‘Kadın bir meta olarak görülüyor’
Figen Aras, birçok kültürde kadının bir “hediye”, bir “meta” olarak görüldüğünü belirterek, şu örnekleri sunuyor:
“Kodlamalarla büyüyoruz. Fakat bir de şöyle bir durum da var; belli bir bilince kavuşmasına rağmen bunu hayata geçirmek için ne yazık ki elinde çok fazla fırsat olamayan kadınlar da var. Yani günlük şiddetin farkında, cinsel şiddetin farkında, ekonomik şiddetin farkında, erkeğin nasıl kendisi üzerinden tahakküm kurduğunun da farkında ancak gidecek bir yeri yoksa gidemiyor. ‘Ben kime gideceğim, kime başvuracağım’ dediğinde cevap bulamadığında çaresizliği yaşıyor. Ama bilinçlenen, sorgulayan, itiraz eden kadınların da sayısı gün geçtikçe artıyor. Bir örnek vermek istiyorum; Örneğin düğünlerde beyaz gelinlik giyilir. Bu beyaz gelinliğin karşılığı bekarettir. Yani bekaret demek ‘temiz olmak demek.’ Temiz olmak demek, daha önce başka bir erkekle birlikte olmadığı anlamına geliyor. Yani erkeğe ‘hediye’ edilecek bir varlıktan bahsediyoruz. Ama erkek için böyle bir şey istenmez. Bir de bu gelinlik üzerine kırmızı kuşak takılır. Kırmızı kuşak, sati kültürünün güncel halidir. Bu kuşak üç kere bağlanır, çözülür. Kimi kültürlerde bu kuşak, ‘Önce Allah'ındı, sonra babasının, şimdi senin oldu’ anlamına geliyor. Yani paketleyip vermek gibi bir şey, hediye sunmak gibi. Kadını temiz, kullanılmamış bir mal gibi paketleyerek, erkeğe teslim etme olayından bahsediyoruz. Bu nedir? Kadının hiçleştirilmesidir, iradesizleştirilmesidir. Kadının artık bir cinsel meta olarak kullanımını açık hale getirmektir. Ya anne, ya eş olmanın dışında bu yaşamda hiçbir değeri olmayacak varlık haline getirmenin politikalarından biridir”
Kadınlarda nasıl bir bilinç açığa çıktı?
Al aşağı edilmek istenilen bir gerçeklikte, kadınların bir bilinç açığa çıkardığını ve direndiğini söyleyen Figen Aras, kadınların artık kendilerine dayatılan politikalara karşı sorgulayıcı olduklarını belirtiyor. Özgürleşme iddiası olan kadınların zamanla değişimin öncüsü olduğunu ifade eden Figen Aras, “Evliliğe, aileye biçilen rollerin farkında olan kadınlar zamanla evlilikten vazgeçiyorlar. Çünkü evliliğin kadını kapatma politikalarının bir parçası olduğunu düşünüyorlar. Çünkü aile günümüzde kadınların köleleştirilmesinin, bağımlı hale getirilmesinin bir mekanı haline gelmiştir. Tam da burada itirazlar çok fazla gelişmeye başladı. Kadınlar seçim yaparken ‘Ölçüm ne olmalı? Özgürlük ölçüm ne olmalı? diye soruyor. Kadınlar artık evlilik ya da sistemin istediği aile biçiminde yaşama durumuna karşı itiraz gerçekleştiriyor. Bu kıymetlidir, önemlidir. Ancak hala günümüzdeki mevcut ailelerde sati kültürünün küçük ya da büyük, görünen ya da görünmeyen çok etkileri karşımıza çıkıyor. Mevcut aileleri de elimizden geldiği kadar demokratikleştirmek istiyoruz” diyor.
Kadının aile içinde tanımlanması
2025 yılının “Aile Yılı” ilan edilmesinin tehlikelerine değinen Figen Aras, bu politikanın ataerki zihniyetin sağlamlaşması, meşrulaşması, süreklileşmesi için atılan bir adım olduğunu belirtiyor. İktidarların politikalarını milliyetçilik ve cinsiyetçilik üzerinden var ettiğini kaydeden Figen Aras, “İktidarın ezdiği, sömürdüğü, kandırdığı erkeğin kendini özne görebildiği bir ilişki biçiminde, yani cinsiyetçilik ilişkisine girmesi önemlidir. Dolayısıyla hem milliyetçiliği hem cinsiyetçiliği besleyen bir politikanın ürünüdür bu karar. ‘Aile kutsaldır’, ‘herkes evlenmelidir’ denilirken, bunun karşılığında yaşamdaki anlamının ne olduğunu sorgulamak lazım. İki insan bir araya gelip birlikte yaşama dair karar aldığında, imza atmak zorunda. Ayrılmak istediğinde yine imza atmak ve hatta hakime başvurmak zorunda, burada kararı hakim veriyor. Burada AKP, hayalindeki kutsal aileyi kurmak istiyor, hatta anneliği de kutsayarak, kadını siyasetten uzaklaştıran, kendi erkek modelini güçlendirecek kadınlar yaratmanın zeminlerini hayata geçirmeye çalışıyor. Dünyada her gün bir saniye bir kadın tecavüze uğruyor ve yine katliamların çoğunluğu ailelerden çıkıyor. Erkekler evlenmediğinde ‘yazık, ne yapacak bundan sonra’ diyorlar. Kadın evlenmediğinde ‘zavallı bundan sonra ne yapacak?’ diyorlar, bunun felsefesi ne olabilir ki? Ne yapacak? Yaşayacak. Ne yapacak? Yaşamın anlamını arayacak. Ne yapacak? Güzellikler inşa edecek, üretecek. Ama hayır mutlak suretle bir erkeğe bağımlılığı o kadının varoluşunun bir gereği olarak politika şeklinde hayatımıza sokulmaya çalışıyorlar. Kadınlar bunu reddediyor” ifadelerini kullanıyor.
‘Bizi toplumsallıktan uzaklaştıran zihniyetlere karşı mücadele etmeliyiz’
Kadın örgütlenmesi ve özsavunmanın önemine vurgu yapan Figen Aras, “Sayın Abdullah Öcalan'ın da belirttiği gibi, kadınlar binlerce yıldır bilimi de, sanatı da, felsefeyi de, inancı da toplumsallaştıran, ilk toplumsallaşmanın, ana soylu toplumun içerisinde yer alan varlıklardır. Bizi bu kıymetten uzaklaştıran zihniyetlere karşı mücadele etmemiz gerekiyor. Ancak mücadele edebilmek için de kendi bilgilerimizi paylaşmak, bilgimizi yaymak çok önemli. İşte bu da örgütlenmeyi gerektiriyor. Yani tek başına bilmek yeterli değil. Tek başına örgütlenmek yeterli değil. Bu örgütlenmeyi de mücadeleye dönüştürmek gerekiyor. Çünkü her gün kadınlar katlediliyor. Her gün tecavüze uğrama riskiyle yaşıyorsak, burada çok derin bir sorun var. Bu derin sorun bir kölelik sorunu, bu köleliğin kökeni aslında yaşamdaki tüm sorunların kökeni, tüm sorunların temeli ise bu sorunu çözmenin de öznesi bizler olacağız. Bizler oluyoruz zaten. Ama önemli olan bunu örgütlemek ve mücadeleyi yükseltmek. Dolayısıyla kadınları bir araya getirmenin koşullarını yaratmak gerekiyor” diyor.
‘Ben kimim? sorusunun cevabını bulmak çok kıymetli’
Figen Aras, konuşmasını şöyle tamamlıyor: “Her şeyden önce ‘erkeksiz, evliliksiz, devletsiz’ ‘ben kimim?’ sorusunun cevabını bulmak çok kıymetli. Bunun için de bilincin açığa çıkması gerekiyor. Özgür Kadın Hareketi’nin çokça vurguladığı, okumalarını yaptığı Jineoloji, ‘özgür kadın kimdir?’ sorusuna verilecek cevapların yöntemini de ortaya koyacaktır. Biz, ‘21.yüzyıl kadın yüzyılı olacaktır’ derken, bunun zeminini, bunun potansiyelini gördüğümüz için söylüyoruz. Biz kadınlar özgürlük için aralanan kapıları yakaladığımız anda, mevcut köleliklerimizden de vazgeçebiliyor ve yeni yaşamın inşasında da öncü olabiliyoruz. Kürdistan’da buna binlerce örnek vardır. Bu örnekleri çoğaltmanın, bu örnekleri tarihselleştirmenin de çok kıymetli olduğunu vurgulamak lazım.”