Tanrıça Sati’den kadının köleliğine nasıl gelindi? – 1

Yaratıcı bir tanrıça olan Sati’nin bir isyan biçimi olarak kendini ateşe atması, zamanla kadını yok sayan bir geleneğe dönüşüyor. Figen Aras, tarihten günümüze farklı versiyonlarıyla karşımıza çıkan sati kültürünün günümüz iz düşümlerini değerlendiriyor.

Sati yeniden bir tanrıça olarak anılabilecek mi?

ARJİN DÎLEK ÖNCEL

Amed - Kadının varlığının erkek üzerinden tanımlanması, tarihten günümüze gelen ve eşitsizliği derinleştiren, kadını köleleştiren yöntemlerden biri olmuştur. Bu tanımlama biçimi her coğrafyada farklı bir şekilde karşımıza çıkıyor. Bunların en çarpıcı olanlarından biri ise Hindistan’da bir Hint geleneği olarak bilinen “sati kültürü.”

Son süreçte Kürt kadın hareketinin gündeminde olan sati kültürünün isyan eden Tanrıça Sati’den geldiğini okuduğumuzda, bir kez daha Tanrıça kültüründen kadının köleleştirilme sürecine nasıl geçildiği gerçeğiyle karşılaşıyoruz.

Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan 8 Mart mesajında, özellikle Saray kadınlarının kültürü, sati kültürü ve özgür kadının yaratılması konularına değindi. Günümüzde yasaklanmış eski bir Hint geleneği olan sati kültürü, “eşi için kendini feda eden kadın” anlamına geliyor. Rajput sınıfının felsefesine göre ise sati, kendini bir armağan olarak sunabilen dürüst kadın demektir. Bu gelenekte eşi ölen kadın, gönüllü veya zorla, eşinin cenaze ateşinde kendini yakar; burada kadının diri diri yakılması söz konusudur. Ancak bu kültür erkekler için geçerli değildir. Günümüzde Ortadoğu’da ve dünya genelinde sati kültürünün etkilerini hala görmek mümkün.

Jineoloji Dergisi’nden Figen Aras, sati kültürünü ve günümüzdeki izdüşümlerini değerlendirdi.

Sati kültürü hakkında çok az bilgiye sahip olunduğunu ifade eden Figen Aras, Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan'ın siyasetçi Pervin Buldan üzerinden bir çözümleme yaparken, sati kültürünün de tüm kadınların araştırmasını ve kendinde bu kültürü ne kadar yaşadığını belirlemesini talep ettiğini hatırlatıyor.

Sati kültürü: Kadın varoluşuna vurulmuş bir damga

Figen Aras, sati kültürü için şu ifadelerde bulunuyor: “Hindistan’da ölen eşinin yakıldığı ateşe kadının da atılması ya da kendini atması anlamına geliyor. Kavram olarak sati, kadının ateşe atılması ya da kendini eşinin arkasından ateşe atması olarak biliniyor. Ama burada sorulması gereken sati kültürüyle yapılmak istenen ne? Kadınların yaşamında, kimliğinde bu kültür ne ifade ediyor? Tam da bu konuda kadının, erkeğin bir uzantısı, yedeği, ona ait olan, ona bağımlı olan, onsuz yaşamaması gereken bir varlık olduğu anlayışı karşımıza çıkıyor. Dolayısıyla eğer sahip olan erkek ölmüşse, kadın da onunla birlikte ölmeli. Çünkü sahipsiz kalmış demek, erkeksiz kalmış. Buradan baktığımızda sati kültürü kadın varoluşuna, kadın hakikatine vurulmuş korkunç bir damgadır. Hindistan’da bu gelenek binlerce yıl sürmüştür.”

İsyan eden Tanrıça Sati’den köle kadına geçiş

“Sati”nin Hindistan’da bir tanrıça olduğu bilgisi veren Figen Aras, sevilen, güçlü, enerjisi olan, yaratıcı, bağlayıcı bir tanrıça olan Sati’nin, olumlu bir karakterden olumsuz, edilgen, pasif ve bağımlı hale dönüştürülmesini şöyle yorumluyor:

“Mitolojilerdeki Sati bir tanrıça, evlendiği eşi babası tarafından kabul edilmeyince kendini ateşe atıyor. Yani, ‘bu bedeni ben senden almıştım ama artık sana geri veriyorum, senin bedenini istemiyorum’ diyor. Burada bir isyan var, burada bir öfke var, burada bir iradeyi açığa çıkarmak var. Sati’nin babası bir tanrıyla evlenmesini kabul etmiyor. Bu sürece kadının kararlaşma süreci diyebiliriz. Tabii kendini ateşe atmak, kendini öldürmek mitolojilerde yaşam döngüsüyle çok bağlantılı bir şey. Bunu bir intihar olarak algılamamak gerekiyor. Fakat daha sonrasında bu mitoloji öylesine yayılıyor ki, olay tam tersine, artık kadınların sati şahsında ‘erkeğine’ bağımlı, onsuz yaşayamayan, o olmadığında hiçbir değeri olmayan varlık haline dönüştürülmesi için bir gelenek başlatılıyor. Bu gelenek ölen erkeğin ardından kadının da yakılarak hayatına mal oluyor.”

Figen Aras, tarihte kadın hakikatinin ters yüz edildiği sayısız örneğin olduğunu vurguluyor. Ona göre, bunun nedeni, bir düşünce yöntemi olarak mitolojilerin iktidarların eline geçmesiyle ilgili. Figen Aras, “Hindistan mitolojilerinde oluşum, varoluş, felsefik düzeyde çok kıymetli anlatılıyor, çok etkileyicidir. Fakat belirttiğimiz gibi kadın hakikatinin alaşağı edilmesi, ters yüz edilmesi, karartılması tam da bu mitolojilerin anlamından çıkarılarak, ters yüz edilerek, güncele uyarlanmasıyla çok bağlantılı. Çünkü mitoloji bir düşünce yöntemi, bu düşünce yöntemi iktidarların eline geçtiği vakit, kendi iktidarlarını sürdürebilmenin de en büyük avantajlarından biri haline geliyor. Sati burada artık o yüce olan, değerli olan, saygın olan, yaratıcı olan tanrıçadan, ‘erkeğine’ bağımlı, erkeğin arkasından ateşe atılan bir köle kadına dönüştürülüyor” değerlendirmesinde bulunuyor.

‘Her coğrafyanın ‘sati’si farklı’

Tabi ki sati kültürü sadece bir coğrafya ile sınırlı kalmıyor. Bir anlayış biçimi olarak, farklı coğrafyalarda, farklı isimler ile karşımıza çıkıyor.

Figen Aras, farklı coğrafyalardan bazı örnekler veriyor: “Tabii bu tür uygulamaların farklı versiyonları, farklı coğrafyalarda farklı şekillerde karşımıza çıkıyor. Çin'de kadınlara daha kibar yürümeleri için 2 numara küçük, demirden ayakkabı giydirilmesi, Afrika'da kadınların boynu uzun olsun diye, daha çocukken boyunlarına halka takılması, 25 ülkede hala devam eden kadınların sünnet edilmesi vb.

‘Kadınların sünnet edilmesi de bir sati kültürüdür’

Örneğin kadınların sünnet edilmesi de bir sati kültür geleneğinin versiyonudur. Çünkü burada sünnet edilen kadın üzerinden şu mesaj veriliyor; öncelikli olarak evleneceği güne kadar hiçbir erkekle birlikte olmamasının garantisidir. Bununla birlikte kadın büyük acılar yaşar, büyük hastalıklar kapar. Yaklaşık 30 milyona yakın kadının sünnet edildiği ve çoğunun da enfeksiyon kaparak hayatını kaybettiğini biliyoruz. Bunların hepsi Müslüman ülkelerde gerçekleşiyor. Neden kadın sünneti? dediğimizde çünkü erkeğin malı, erkeğin mülkü, erkeğin metası, yani erkeğin olması gereken varlık tanımlaması tam da burada karşımıza çıkıyor. Bir kültür olarak sati kültürü, ateşe atılmak, ölen eşin ardından öldürülmek olarak kalmadı, farklı versiyonlarla günümüze kadar devam etti.”

Tek tanrılı dinlerde, felsefede ve bilimde kadın

Satinin aynı zamanda bir ideoloji olduğunu, bu ideolojinin kadının erkek üzerinde tanımlanması gerektiğini öngördüğünü ifade eden Figen Aras, tek tanrılı dinler, felsefe ve bilimde kadın tanımlamalarını örnek veriyor. Figen Aras, “Erkek yetiştirilirken, erkeklik çeşitli politikalarla inşa edilirken, bu daha çok kadının emeği, kadının iradesi, kadının bedeni üzerinden gerçekleşen bir sürece tekabül ediyor. Dolayısıyla kadın asla tek başına bir varlık olmamalı, olamaz deniliyor. Bu varlık bir başkasına ait olursa ancak kendini ifade edebilir deniliyor. Bunun politikaları hayata geçirilirken mesela mitolojilerden bahsettik ama tek tanrılı dinlerde de o kadar çok örnek karşımıza çıkıyor ki. Erkeğin uzantısı olmak, erkeğin yedeği olmak, erkeğe bağımlı olmak dediğimiz şey felsefeye de yansımıştır. Örneğin Yunan felsefesi der ki ‘kadın eksik doğmuş erkektir. Sakat doğmuş hayvandır.’ Bilime baktığımızda, o da bir düşünce yöntemidir; bilimde de biyolojiden tutalım her alanda kadınlar hep ikincil, hep değersiz, erkeğin değerlilik üzerinden gelişen bir tanımlama ile karşı karşıya” şeklinde konuşuyor.

Yarın: Günümüzün satisi: Kadının aile içinde tanımlanması