Suriye denkleminde Rojava gerçeği

Rojava, savaşın en sert dönemlerinden bugün diplomasi masasına uzanan hatta, öz gücü ve kadın öncülüğüyle tarihin yönünü değiştiren bir örnek olmaya devam ediyor.

MİZGİN ÇİÇEK

Haber Merkezi - Rojava’da özerk yönetimin ortaya çıkışı, 2011 sonrasında Suriye’de iç savaşın yarattığı siyasal ve idari boşlukla doğrudan bağlantılıdır. Ancak bu oluşumu yalnızca devlet otoritesinin zayıflamasıyla açıklamak eksik kalır. Rojava deneyimi, aynı zamanda Kürt halkının uzun yıllara yayılan inkâr ve imha politikalarına karşı geliştirdiği tarihsel bir varlık mücadelesinin devamı niteliğindedir. Bu bağlamda özerklik, ideolojik bir tercih olmanın yanı sıra; sivillerin korunması, temel kamusal hizmetlerin sürdürülmesi ve toplumsal düzenin sağlanması amacıyla gelişen bir yönetim pratiği olarak şekillenmiştir.

2011 öncesinde Kürtlerin önemli bir bölümü Suriye’de vatandaş statüsünden dahi mahrum bırakılmış, kimlik kartı alamamış ve kamusal alanda görünmezleştirilmiştir. Devletin sistematik baskısı; siyasi dışlanma, güvenlik tehdidi ve kültürel asimilasyonla birleşerek Kürtleri sürekli bir “yokluk” rejimi içinde tutmuştur. 2012 itibarıyla Suriye merkezi hükümetinin kuzey bölgelerinden fiilen çekilmesi, Kürtlerin yerel düzeyde öz yönetim mekanizmaları geliştirmesini hızlandırmış; Efrîn, Kobanê ve Hesekê gibi bölgelerde yerel yönetim yapılarının kurulmasıyla yeni bir tarihsel eşik açığa çıkmıştır.

Bu süreçte savaşın dinamikleri değişmiş, IŞİD gibi radikal ve yıkıcı güçlerin sahaya dahil olmasıyla “öz savunma” meselesi yaşamsal bir gerekliliğe dönüşmüştür. Bu bağlamda Suriye Demokratik Güçleri’nin (SDG) inşası ve bölgesel yönetim mekanizmalarının kurumsallaşması Kürtler açısından yalnızca siyasi bir kazanım değil; doğrudan hayatta kalma mücadelesinin zorunlu bir sonucu olmuştur.

Kobanê direnişi ve Rojava’nın uluslararası görünürlüğü

YPG/YPJ’nin uluslararası düzeyde tanınması özellikle 2014-2015 yıllarında gerçekleşen Kobanê kuşatmasıyla belirginleşmiştir. IŞİD’in saldırıları karşısında yürütülen direniş, Kürtlerin Ortadoğu’daki etkisini dünya kamuoyuna gösterirken Rojava sürecinin de siyasal meşruiyetini güçlendiren kritik bir dönüm noktası olmuştur. Kobanê direnişi yalnızca askeri bir başarı olarak değil, aynı zamanda toplumsal direnişin ve kurucu siyasetin sembolü olarak tarihsel hafızada yer edinmiştir.

Rojava’da kurulan özerk yapı, sahada askeri ve toplumsal bir güç üretmiş olsa da uluslararası hukuk bağlamında tanınma sorunu yaşamaya devam etmiştir. Bu nedenle özerk yönetimin askeri bir kuvvet olmaktan çıkıp kazanımlarını siyasal statüye dönüştürme ihtiyacı giderek belirginleşmiştir.

Şam yönetimi ile müzakereler ve statü sorunu

Suriye’de geçici hükümetin ilan edilmesiyle birlikte Rojava açısından yeni bir dönem başlamıştır. Bu süreçte, 12 Mart 2025 tarihinde SDG ile Şam yönetimi arasında diplomatik görüşmeler çerçevesinde bir dizi anlaşmanın imzalandığı duyurulmuştur. Söz konusu anlaşma; çatışmasızlık, idari yerinden yönetim ve devlet yapısına entegre olma gibi hedefler taşır görünse de özerk yönetimin siyasal statüsünü anayasal güvenceye bağlayan somut bir çerçeve sunmamıştır.

Anlaşma kapsamında öne çıkan başlıklar şu şekilde özetlenebilir:

*Çatışmaların durdurulması ve ateşkesin sağlanması,
*SDG ve özerk yönetimin sivil kurumlarının devlet yapısına dahil edilmesi,
*Kürtlerin anayasal haklarının tanınması taahhüdü,
*Sınır kapıları, havaalanları ve enerji kaynakları gibi stratejik alanlarda devlet denetimi,
*Yerinden edilmiş kişilerin dönüşü ve güvenliğin sağlanması.

Bu anlaşma, siyasi çözüm açısından bir fırsat olarak değerlendirilse de uygulama süreci kısa sürede tıkanmış; taraflar arasındaki yaklaşım farkı daha görünür hale gelmiştir. Özerk yönetim yerel özerkliğin tanınmasını talep ederken Şam yönetimi merkezi egemenlik anlayışında ısrarcı olmuş, bu da müzakere zeminini zayıflatmıştır.

Sahada ise anlaşma ile yaşanan gerçeklik arasındaki çelişkiler derinleşmiştir. Şam yönetiminin, özerk yönetimi tanımak yerine onu fiilen reddeden ve sınırlandırmayı hedefleyen politikalar geliştirdiği görülmüştür. Bu yaklaşım, Suriye denkleminde ciddi bir kırılma yaratmış ve çatışma dinamiklerini yeniden tetiklemiştir.

Aralık 2025 – Ocak 2026 döneminde Halep, Şêxmeqsûd ve Eşrefiyê gibi Kürt nüfusun yoğun olduğu bölgelerde çatışmaların yeniden yoğunlaşması, anlaşmanın sahada işlemediğini göstermiştir. Şam yönetimi SDG’nin anlaşmayı geciktirdiğini iddia etse de sahadaki gelişmeler, esasen özerk yapının meşruiyetine dönük bir baskı politikasının sürdüğünü ortaya koymuştur. Bu durum, Kürtlerin siyasal tasfiye riskine karşı yeniden alarm durumuna geçmesine neden olmuştur.

Buna rağmen Rojava deneyimi, yalnızca savaş koşullarının yarattığı geçici bir durum değildir. 2012’den bu yana inşa edilen özerk yapı; örgütlenme, toplumsal seferberlik ve kolektif savunma mekanizmalarıyla güçlenmiştir. IŞİD’e karşı verilen mücadelede ağır bedeller ödenmiş; göç, katliam ve yıkım koşullarında bir varlık ve özgürlük hattı örülmüştür. Bu nedenle özerk yönetimin geleceği yalnızca askeri dengelere indirgenemez; tarihsel emekle kurulmuş bir toplumsal irade olarak ele alınmalıdır.

ABD ile ilişki: Taktik ortaklık, stratejik belirsizlik

ABD ile Rojava arasındaki ilişki, başlangıcından itibaren gelgitli bir zeminde ilerlemiştir. ABD, SDG’yi IŞİD’e karşı sahada etkili bir ortak olarak görmüş ve yerel güçlere dayanan bir güvenlik modeli olarak değerlendirmiştir. Ancak bu ortaklık hiçbir zaman Rojava’nın siyasi geleceğini güvence altına alan stratejik bir taahhüde dönüşmemiştir.

ABD açısından işbirliği, askeri kayıpları minimize eden ve doğrudan müdahaleyi azaltan bir yöntem sunarken; Rojava açısından temel sorun, bu desteğin sürekliliği ve siyasal karşılığının belirsizliğidir. 2018’de Efrîn’de, 2019’da Serêkaniyê ve Girê Spî’de yaşanan gelişmeler, ABD’nin kriz anlarında geri çekilebileceğini göstermiştir. Rojava bu gerçekliği bilerek hareket etmiş; özerkliğini dış desteğe dayanmak yerine büyük ölçüde kendi toplumsal gücüyle inşa etmeyi sürdürmüştür.

Türkiye faktörünün NATO dengeleri içerisindeki varlığı da ABD’nin tutumunu belirlemiş; hava saldırıları ve güvenlik tehditleri karşısında net bir caydırıcılık hattı oluşturulamamıştır. Bu nedenle ABD’nin Kürtleri tamamen terk etmeden fakat onları stratejik olarak da korumadan “denge unsuru” olarak tutma tercihinde bulunduğu görülmektedir.

Entegrasyon tartışmaları: Teslimiyet mi, taktik hamle mi?

Entegrasyon kavramı, kamuoyunda ve toplumsal zeminde yoğun tartışmalara yol açmıştır. Bazı çevreler entegrasyonu bir uzlaşma değil, geri çekilme ve tasfiye riski olarak değerlendirmiştir. Bu kaygının temelinde, yıllar süren savaşlar sonucu elde edilen fiili statünün anayasal güvenceye bağlanmadan devredilme ihtimali yatmaktadır.

Ancak entegrasyonu otomatik biçimde “teslimiyet” olarak okumak da indirgemeci bir yaklaşım olacaktır. Entegrasyonun niteliği; hangi koşullarda, hangi güvenceyle ve hangi politik çerçeveyle gerçekleştiğine bağlıdır. Rojava’nın sahip olduğu askeri güç, toplumsal örgütlülük ve yerel yönetim tecrübesi göz önünde bulundurulduğunda entegrasyon, kimi koşullarda stratejik bir gereklilik veya taktik araçları harekete geçiren bir yol olarak da değerlendirilebilir.

Ortadoğu’nun kaygan siyasal zemini, dengelerin hızla değişmesine ve barış atmosferinin aniden savaş koşullarına evrilmesine açıktır. Bu nedenle sürecin, moral reflekslerle olduğu kadar siyasal analizle değerlendirilmesi gerekmektedir. Ayrıca günümüzde ulus devletlerin klasik “böl-parçala-yönet” politikaları yalnızca toprak üzerinden değil, ulusal bilinç ve toplumsal özne üzerinden de yürütülmektedir. Rojava’nın geleceğini tartışırken bu yeni tasfiye biçimlerini de hesaba katmak gerekir.

Rojava denklemi ve kadın özneliği

Rojava deneyiminin en belirleyici boyutlarından biri kadınların kurucu özne rolüdür. Kürt kadınları, savaşın en karanlık evrelerinde yalnızca silahlı direnişin değil; politik ve toplumsal dönüşümün de öncü taşıyıcısı haline gelmiştir. IŞİD’e karşı yürütülen mücadelede kadınlar cephede yer alırken, aynı zamanda ataerkil düzenin dayattığı sınırları kıran yeni bir siyasal hat geliştirmiştir.

Son yıllarda yaşanan saldırılarda kadınların hedef alınması, binalardan atılması ya da saç örgülerinin kesilmesi gibi uygulamalar yalnızca bir şiddet biçimi değil; kadın kimliğine ve direniş hafızasına karşı bilinçli bir siyasal mesajdır. Saç örgüsü, herhangi bir dini ya da etnik aidiyetin değil, kadın kimliğinin ve kolektif hafızanın sembolüdür. Bu nedenle kadınlara dönük bu saldırılar, savaşın doğrudan “kadın üzerinden” yürütülen ideolojik boyutunu açığa çıkarmaktadır.

Rojava’da kadınlar yalnızca savaşın öznesi değil; aynı zamanda yeni bir yaşam modelinin kurucu gücü olarak öne çıkmıştır. Eşbaşkanlık sistemi, kadın örgütlülüğü, komünal yaşam ve öz savunma mekanizmalarıyla Rojava, erkek egemen devlet mantığına karşı alternatif bir toplumsal düzen üretmiştir. Bu yönüyle Kürt kadın mücadelesi, yalnızca bölgesel bir deneyim değil; küresel ölçekte ataerkilliğe karşı geliştirilmiş somut bir siyasal pratik olarak değerlendirilebilir.

Rojava’nın en güçlü özelliği, kadınların kurucu özne rolüyle ortaya çıkan toplumsal dönüşüm dinamiğidir. Bu deneyim, yalnızca Kürt halkının değil; Ortadoğu’da özgürlük ve demokrasi arayışının da yeni bir tarihsel anlatısını üretmektedir. Rojava, bugün hâlâ bir direniş alanı olduğu kadar; yeni bir toplumsal sözleşmenin ve kadın öncülüğünde açığa çıkan özgür yaşam arayışının en önemli örneklerinden biridir.