Suriye: Bitmeyen kriz, derinleşen yarılma

Rojava’ya dönük saldırılar, bir bölge savaşından öte; kadın özgürlüğü, demokratik yaşam ve halkların iradesine karşı yürütülen kapsamlı bir tasfiye hamlesi olarak görülmelidir.

ROJBİN DENİZ

Haber Merkezi - Suriye, 2024’ten bu yana bir kez daha tarihin sert virajlarından birine girmiş durumda. El Kaide, El Nusra ve IŞİD artıkları olarak görülen HTŞ’nin, Türkiye hükümeti ve devletinin desteğiyle Şam’ı ele geçirmesinin ardından ülkede açık bir pat durumu oluştu. Zaten yıllardır iç krizlerle boğuşan Suriye, küresel ve bölgesel güçlerin hesaplaşma alanına dönüşerek Üçüncü Dünya Savaşı’nın da merkezlerinden biri haline geldi. Bugün yaşananlar yalnızca bir iktidar mücadelesi değil; tüm bölgeyi içine çeken derin bir kaosun ve yapısal bir sorunun yansımasıdır.

Suriye, Birinci Dünya Savaşı sonrasında siyasal sistemini en zor inşa eden ülkelerden biri olmuş, bu süreç tamamlanıncaya kadar defalarca yönetim değişikliğine sahne olmuştur. 1918 öncesinde Osmanlı egemenliğinde bulunan Suriye, savaşın ardından Fransız mandası altına girmiştir. Fransızlara karşı gelişen Arap ayaklanmasının öncülüğünü ise Dürziler ve Kürtler üstlenmiştir. Bu mücadelelerin ardından, Fransa tarafından nihai olarak tanınmamış olsa da, Haşim el-Etâsî liderliğindeki Ulusal Arap Bloku yönetimi ele geçirmiş ve 1939’a kadar iktidarını sürdürmüştür. Ancak bu dönem dahi Suriye’nin kalıcı bir siyasal istikrara kavuşması için yeterli olmamıştır. Ülkenin çok etnikli ve çok inançlı toplumsal yapısı, merkeziyetçi devlet anlayışıyla sürekli bir gerilim içinde kalmıştır. Bu nedenle darbeler, iç karışıklıklar ve isyanlar Suriye siyasetinin adeta sıradan bir parçası hâline gelmiştir.

Kırılma noktası ise 1961’de Baas rejiminin iktidarı tamamen ele geçirmesiyle yaşanmıştır. Baas yönetimi, hazırladığı anayasa aracılığıyla etnik ve inançsal çeşitliliği reddeden, tekçi ve despot bir devlet aklı inşa etmiştir. Böylece Suriye, farklılıklarıyla birlikte yönetilen bir ülke olmaktan çıkarak inkâr politikalarıyla yönetilen bir yapıya dönüşmüştür. Bu inkârın en ağır bedelini ödeyenlerin başında Kürtler gelmiştir. Kürtler ve pek çok inanç topluluğu anayasal düzlemde yok sayılmış; varlıkları tanınmamış, hakları gasp edilmiştir. Kürtler, anayasal metinlerde “yabancı” ya da “misafir” gibi ifadelerle tanımlanmıştır. Bu yaklaşım yalnızca hukuki bir dışlama değil, aynı zamanda derin bir toplumsal travmanın da kaynağı olmuştur. Devlete güven hiçbir zaman gelişmemiş, toplumsal ayrışma ise giderek derinleşmiştir.

Tüm bu baskılar altında Kürtler, kendi kültürlerine tutunarak ayakta kalmaya çalıştı. Siyasal varlıklarını ortaya koyma ve irade geliştirme çabaları sistemli biçimde engellendi. Zamanla bu durumu adeta bir kader gibi kabullendiler. Diğer parçalarda yükselen Kürt isyanlarını izlediler; baskılardan kaçan Kürtlere kapılarını açtılar, onları bağırlarına bastılar. Buna rağmen kendi varlık mücadelelerini yürütebilecekleri siyasal alanın dışında tutulmaya devam edildiler.

1980’li yıllarda Önder Abdullah Öcalan’la tanışmaları ve onun öncülüğünde şekillenen Kürdistan İşçi Partisi (PKK) ile kurulan bağ, bu tabloyu değiştirdi. Bu temas, Rojava Kürdistanı açısından yalnızca bir örgütlenme süreci değil, aynı zamanda yeni bir yaşam nefesi anlamına geldi. O günden sonra Rojava, var olma mücadelesine daha güçlü sarıldı; kendi diliyle, kültürüyle ve kimliğiyle yaşamı yeniden kurma umudunu büyüttü.

Bugün Suriye’de yaşanan kaosu anlamak için yalnızca güncel çatışmalara bakmak yeterli değildir. Çünkü bu topraklarda kriz, geçici bir durum değil; tarihsel ve yapısal bir nitelik taşımaktadır. Bu kriz çözülmeden, ne Suriye’de ne de bölgede kalıcı bir barışın mümkün olması kolay görünmemektedir.

Ortadoğu’da çizgilerin savaşı ve Rojava gerçeği

2011’de Rojava’da ortaya çıkan devrim, bir anda parlayan geçici bir isyan değildi. Yıllara yayılan emeğin, örgütlü mücadelenin ve toplumsal hafızanın bir ürünü olarak gelişti. 2011’i takip eden süreçte bölgede dinamik ve örgütlü bir güç olarak öne çıkan Kürt oluşumu, egemenlerin Ortadoğu’daki hesaplarının önündeki en büyük engellerden biri hâline geldi.

Bu nedenle Rojava’da gelişen halk devrimini anlamak için yalnızca Suriye iç savaşına bakmak yeterli değildir. Ortadoğu’ya son yüz yıldır dayatılan manda sistemiyle, sömürünün nasıl ideolojikleştirildiğine de bakmak gerekir. Geçen yüzyıl boyunca Ortadoğu’nun aydınlanmasını ve kendi rönesansını geliştirmesini engelleyen sömürgeci güçler, bu coğrafyayı kendi projeleri için bir deneme ve sınama alanına dönüştürdü. Bölge, biçimi değişen fakat özü aynı kalan planlarla sürekli bir “deney sahası” hâline getirildi.

Amaç açıktı: Halklar kendi kaderini tayin etmesin, egemenlikler sorgulanmasın, sömürü düzeni kesintiye uğramadan devam etsin. Bugün Ortadoğu’ya dayatılan çizginin ideolojisi, kapitalist modernitenin yıkıcı ve sömürgeci zihniyetinden beslenen, katı ve tahripkâr bir gerçekliktir. Bu zihniyet açısından Ortadoğu; enerji yollarının güvenliği, kaynakların kesintisiz akışı ve bölgesel denetim anlamına gelir.

Bu nedenle ABD, İngiltere, Fransa ve Almanya gibi güçler, bölgedeki varlıklarını İsrail’in giderek genişleyen egemenlik alanları üzerinden garanti altına almaya çalışmaktadır.

İsrail’in komünalist anlayışı dışarıya karbondioksit salgılıyor

ABD, İngiltere ve bunların alt kolları olan Fransa ile Almanya, Ortadoğu’daki güvenliklerini İsrail’in varlığına ve genişleyen egemenlik alanlarına bağlamış durumdadır. Dışarıya kapitalist moderniteyi dayatan bu akıl, Ortadoğu’yu bu yüzyılda da sömürge düzenine mahkûm etmektedir.

İşin ironik yanı şudur: İsrail, kendi toplumu içinde komünal yaşamı, ekolojik duyarlılığı ve sosyal dayanışmayı önemserken; aynı yaşam anlayışını Ortadoğu halkları için asla öngörmemektedir. Sistem adeta çevreye karbondioksit salıp oksijeni yalnızca kendine ayıran bir mekanizma gibi işlemektedir.

Bu planların hayata geçmesi için Ortadoğu’nun sürekli kriz, çatışma ve kaos içinde tutulması tercih edilmektedir. Bu tabloda Arap halkları ise ulus-devlet yapılarının içine hapsedilmiş; aşiretçi, elitist ve çıkarcı ilişkiler ağıyla, son yıllarda çete yapıları üzerinden derinleşen karanlık bir düzenin içinde ortak bir irade ortaya koyamamaktadır. Toplumsal ve ulusal çıkarlar, bireysel kazançların gerisine itilmiştir.

2014’te sahneye sürülen IŞİD, El Nusra ve El Kaide gibi cihadist çete yapıları, bu politikanın sahadaki araçlarıdır. Bu örgütler, kapitalizmin ruhuna uygun biçimde; etik, ahlaki ve insani değerlerden arındırılmış, toplumları korku, vahşet ve kadın kırımı üzerinden teslim almak üzere tasarlanmıştır. Taliban da bu planın başka bir yüzü olarak geliştirilmiştir.

Türkiye gibi bazı devletler ise bu planın bir parçası olduklarını sanarak bu güçlerle ortaklaşma ya da onlara hizmet etme arayışına girmiştir. Ancak zaman, bu konuda kimseye karşı vicdanlı olmayacaktır.

Bu savaş, kadın öncülüğünde gelişen devrime karşı

Bu karanlık tablonun karşısında duran en güçlü engel, demokratik, ekolojik ve kadın özgürlükçü paradigmaya sahip Rojava Devrimi’dir. Rojava, rastlantısal bir oluşum değildir; ideolojik bir temele sahip, bölgesel dengeleri okuyabilen ve alternatif bir gelecek tasavvuru sunan bir çizgidir. Tam da bu nedenle hedef alınmaktadır.

Bu anlamda son bir yıldır öne çıkan çatışmalar, aslında çizgilerin savaşıdır. Halkları birbirine kırdıran, kadınları yok sayan bu zihniyet her alanda kendini göstermektedir. Bugün Suriye’de Baas rejimi el değiştirmiştir; ancak bu kez radikal çete zihniyetine sahip Baasçılar sahneye çıkmıştır. Kürtlere, Dürzilere, Alevilere ve seküler Sünnilere karşı yürütülen saldırılar da bu durumun bir sonucudur.

Dış güçlerin “Büyük İsrail” ve “manda devletler kurma” planlarında; halkların ve kadınların yok sayılması, savaş adı altında sürdürülen barbarlık, vahşet ve toplumların yıkımı ciddi bir sorun olarak görülmemektedir. Bu tablo karşısında dile getirilen en ağır ifade çoğu zaman yalnızca “endişeliyiz” demekle sınırlı kalmaktadır. Ancak bu endişenin neye, kime ve hangi düzeyde yöneldiği belirsizdir.

6 Ocak’tan bu yana Suriye’de Kürtlere yönelik geliştirilen soykırım savaşı, bu tablonun somut bir uygulamasıdır. Amaç; uyanmış, varlığını kazanmış Kürt halkını ve özellikle kadınların elde ettiği kazanımları tasfiye etmektir.

On binlerce IŞİD'li şu an Suriye’de

Rakka’da IŞİD’in yenilgiye uğratılması yalnızca askeri bir başarı değildi. O kentte kadınlar yıllar sonra yeniden nefes aldı. Ancak Kürtlerin ve demokratik güçlerin Rakka yönetiminde söz sahibi olması, dış güçler açısından kabul edilemezdi. Kürtlerle Arapları karşı karşıya getirme çabaları da tam olarak bu nedenle devreye sokuldu.

Aynı kirli senaryo Deyrizor’da da denendi. Fakat Kürtler bu tuzaklara düşmemeyi tercih etti ve bu alanlardan tamamen çekildi. Bugün binlerce IŞİD’linin tutulduğu zindanların kapılarının koalisyon gözetiminde açılması tesadüf değildir. Yaklaşık 5 bin IŞİD’li, son süreçte serbest bırakıldı. HTŞ ve diğer çete gruplarıyla birlikte bu sayı 50 bini aşmaktadır. Hol Kampı’ndan salınanlar da eklendiğinde, on binlerce IŞİD çetesi bölgeye ve dünyaya yayılmış durumdadır.

Demokrasiye, halkların özgürlüğüne ve kadın haklarına düşman olan bu çete yapıların devletleşmesi, yeni Ortadoğu projesinin bir parçası olarak görülmelidir.

Tüm bu saldırılara rağmen Rojava Kürdistanı’nda Kürtler, Süryaniler, Ermeniler ve demokrasi yanlısı Araplar hâlâ ayaktadır. Kadınların öncülüğünde gelişen bu devrim ağır bedeller ödemiştir; ancak yenilmemiştir. Bugün Kürtlerin bulunduğu her yer bir direniş alanıdır. Bu direniş, Ortadoğu’ya dayatılan sömürge sistemine karşı halkların iradesi olma mücadelesidir. Asıl mesele de tam olarak budur.