Sosyolog Nil Mutluer: Ötekileştirme siyaseti barışın önündeki en büyük engel

Sosyolog Dr. Nil Mutluer, ulus devletin kuruluşundan itibaren inşa edilen ötekileştirme pratiğinin bugün milliyetçilik, Suriye politikası ve barış tartışmaları üzerinden yeniden üretildiğini söyledi.

ELİF AKGÜL

İstanbul- Türkiye’de milliyetçilik, kimlik ve barış tartışmaları yeniden alevlenirken, bu başlıkların yalnızca güncel siyasal gelişmelerle değil, tarihsel olarak inşa edilmiş bir ötekileştirme pratiğiyle birlikte ele alınması gerektiği yönündeki değerlendirmeler dikkat çekiyor.

Sosyolog Dr. Nil Mutluer’e göre ulus devletin kuruluş mantığı, yalnızca ortak bir kimlik üretme süreci değil; aynı zamanda “makbul” olan ile “öteki” kabul edilen arasına kalın sınırlar çizen bir siyasal akıl yarattı. Bu akıl, zaman içinde farklı toplumsal kesimleri kimi zaman yok sayarak, kimi zaman tehdit olarak kodlayarak yeniden üretti. Böylece toplumsal hafızada yüzleşilmemiş acılar birikti; adalet ve karşılıklı tanıma mekanizmaları zayıf kaldı; milliyetçilik ise gündelik hayatın içine sinmiş bir refleks olarak varlığını sürdürdü. Nil Mutluer, bugün Suriye politikası, güvenlik söylemleri ve kamuoyunda sembolik tartışmalara dönüşen meseleler üzerinden yürüyen gerilimlerin, bu tarihsel zeminden bağımsız okunamayacağını vurgularken Türkiye’de barış sürecindeki gelişmelerle birlikte tarihsel kodların nasıl hortlatıldığını ya da yeniden yeniden üretildiğini ajansımıza anlattı. 

Ulus devletin inşa süreci ve ötekileştirme

Sosyolog Dr. Nil Mutluer’e göre bugünkü tartışmalar, tarihsel olarak inşa edilmiş bir dışlama pratiğinin güncel yansımaları. Ulus devletin kuruluş mantığı, yalnızca bir kimlik üretmekle kalmadı; aynı zamanda sistematik bir “öteki” yaratma biçimini de kurumsallaştırdı:

“Ulus devlet kendini yaratırken kendisi ve öteki olarak yaratıyor veya yok sayıyor. Mesela İslamcıları öteki olarak konumladı, Kürtleri yok saydı, Alevileri yok saydı, sonra bir noktada kabul etti. O sırada milliyetçilik kendi içinde evrildi. Hiçbir zaman bu memlekette toplumsal olarak birbirimizi duyamadık, kendi acımızı görmeden başkasının acısını görmedik. Yüzleşmelerin, bu birbirini duymaların hiçbiri yaşanmadı ve bununla beraber adalet mekanizması da bunu desteklemedi. Her zaman devletten yana olan, egemen olan banal milliyetçiliğin veya gündelik hayatta olan o klasik milliyetçiliğin altı çok ciddi bir şekilde çizildi.”

Suriye meselesi ve Kürt karşıtlığı

Dr. Nil Mutluer, bu tarihsel çerçevenin güncel dış politika ve güvenlik söylemleri üzerinden yeniden üretildiğini belirtti. Özellikle Suriye meselesinin kamuoyuna aktarılış biçiminin milliyetçi refleksleri güçlendiren bir anlatı kurduğunu ifade etti. Ona göre mesele, sahadaki gelişmelerden çok, bu gelişmelerin hangi çerçevede sunulduğuyla ilgili.

“Şimdi bu son döneme baktığımızda, aslında belki bu bir on yıl önce filan olsaydı, şu noktaya da gelebilirdi. IŞİD'in daha gündemimizde çok olduğu, yani Suriye meselesi tekrar ortaya çıkmış olması, bu milliyetçiliği devlet pompalamamış olmasa… Suriye konusunu nasıl bir şekilde sunuyorlar? Bir beka meselesi devamı gibi ve oradaki Kürtlerin kendi yapılanmalarını ve oradaki mücadeleyi klasik bir Kürt karşıtlığı olarak gösteriyorlar. Oysa Kürtler orada çok ciddi şekilde IŞİD'le mücadele etti. 2014’ten beri IŞİD'e karşı bir mücadele var ama biz bu hikayenin bu kısmını hiçbir zaman konuşmadık. IŞİD evet, bir kötüydü ama marjinal kötüydü ama topraklarımızın dışındaydı. Halbuki biliyoruz ki şimdi içeride de bir gizli IŞİD yapılanması var. Ama yaratılan algı şu: Evet IŞİD kötü ama Kürt de kötü. Hele toprakların dışındaki Kürt. Hatırlarsanız, bu Suriye meselesi konuşulduğunda “bizim Kürdümüz, onların Kürdü” ayrımı bile oldu. Halbuki böyle bir şey olabilir mi? Hep ötekileştirme ve ‘benim olan esas ve diğeri kötü’ olarak alındı.”

‘IŞİD örgü kesmeye Êzidî kadınlarla başladı’

Dr. Nil Mutluer, kamuoyunda sembolik bir tartışmaya dönüşen “örgü” meselesinin de bu tarihsel bağlamdan bağımsız ele alınamayacağını söyledi. Tartışmanın arka planında IŞİD’in Êzidî kadınlara yönelik uygulamalarının bulunduğunu, ancak bu bağlamın görünmez kılındığını belirtti. Ona göre sembol üzerinden yürüyen tartışma, daha derin bir şiddet tarihini perdeledi:

“Aslında bu örgü meselesinde de biraz analiz yapma ihtiyacı duysalar, bu ilk Êzidî kadınların saçının kesilmesine dayanıyor. IŞİD’liler, köleleştirdikleri Êzidî kadınların ve öldürülen kadınların saçını kesiyorlar ve bu Êzidîler için çok kutsal bir anlama geliyordu. Büyük bir hakaretti. Oradan itibaren aslında YPG'nin bir özgürleştirme hareketi var. Bunların hiçbiri bilinmeyince, bir anda devletin de son dönemde Suriye politikalarıyla beraber ‘o Kürtler, o sınırları da korumasınlar, orduya da girsinler, silah da bıraksınlar’ dendi. Böyle bir mesajla o kendi ezberinde olan milliyetçilikle hemhal olmuş, şekillenmiş toplumda bunun refleksi ‘Bir örgü varsa o da benim örgümdür’ oldu. Biz buradaki IŞİD'in kadınlara, Êzidî kadınlara, Kürt kadınlara, bağımsız kadınlara yaptığı zulmü, katliamı, cinayetleri unuttuk. Bir anda mesele örgüye indi. ‘Başka kadınların öldürülmesinde saçınızı örmediniz, bunu da örüyorsunuz’ dendi. Bu da tam bu ötekileştirmeyi kategorileştirmeye gidiyor. Çünkü sürekli bir kendini var edebilmek için birini ötekileştirme hissi var.”

‘Barış hepimizin sahiplendiği bir şey’

Dr. Nil Mutluer, barış sürecine dair tartışmaların da benzer biçimde toplumsal zeminden kopuk yürütüldüğünü ifade etti; süreçlerin toplumla birlikte inşa edilmemesinin, eski refleksleri yeniden ürettiğini vurguladı:

“Ama diğer yandan siyaseten baktığımızda bir beceriksizlik. Bu barışın toplumsallaşmasına verilmeyen önemi de gösteriyor. Bir örgü meselesi bugün başlamadı. IŞİD'le olan savaş bugün başlamadı. Artık ‘süreç süreci’ halinde bir şey yaşıyorsak, bunun hiçbirinin toplumla ilişkilendirilmediği ve o yüzden de toplumun bundaki reflekslerinin gayet arkaik ve eskiye dayanan refleksler olarak çıktığını görüyoruz. Ben inanıyorum ki eğer siyasi bir irade sahici bir şekilde tabandan yüzleşme adımları atmaya başlarsa, bu sesler zamanla eriyebilir. Ama onun adımları atılmak yerine üst perdeden belirsizlik içinde bir gün döven, bir gün seven gayet ataerkil açıklamalar yapılıyor. Bu da tabii hâliyle sürece zarar veriyor. Ve en önemlisi, birbirimize hâlâ ‘sen kimsin’ diye bakıyor. Biz aslında ortaklıklarımıza bakmıyoruz. Aslında biz toplum olarak bir arada yaşıyoruz ve toplumsal barışı sağlamamız lazım ve bizim yurttaşlarımız kendilerini eşit hissetmiyorlar. Biz bu eşit hissetmeyen yurttaşlarla kendini fazla eşit hissedenler arasındaki dili nasıl oluşturacağız, köprüyü nasıl oluşturacağız? Bütün bunların yanında çok ortak sınıfsal vesaire sorunlar var. Bu meseleyi nasıl yapacağız? Barış tabii ki hepimizin sahiplendiği bir şey. Ama bir kısmımız için de çok farklı anlamları içeriyor.”

IŞİD, güvenlik ve eşit yurttaşlık

Dr. Nil Mutluer, barış, eşit yurttaşlık ve güvenlik başlıklarının birbirinden kopuk değil, aynı siyasal zeminin iç içe geçmiş katmanları olarak ele alınması gerektiğini vurguladı. Kürt meselesine dair çözüm arayışlarının, toplumsal güvenlik ve radikal yapılar konusundaki belirsizliklerle birlikte düşünülmesi gerektiğini söyleyen Dr. Nil Mutluer’e göre hem hak talepleri hem de güvenlik soruları, eşit yurttaşlık perspektifi içinde ortak bir zeminde tartışılmak zorunda:

“Bugün Türkiye’de ne kadar IŞİD’li var bilmiyoruz. Şu anda Kürt meselesine barışmak kadar, eşit yurttaşlık ve kültürel hakların da kazanılması gerekiyor. Bunlar Türkiye'deki birçok insanın ihtiyacı olan şeyler. Ama bunun kadar toplumsal güvenliğimizi tehdit eden veya gün geldiğinde devletin bir uzantı, bir aparat olarak kullanabileceği birtakım yapılar memleketin içinde var mı? Bu sorulara eşit yurttaş olarak, ortak talebimiz olarak isteyebiliriz. Bir de bu Suriye meselesi var. Bütün bunlar katmanlı bir şekilde üst üste gelince, bu refleks yeniden çıkıyor. Kürt hareketi ve Kürtler için Abdullah Öcalan’ın çok önemli ve kıymetli bir sembolü var. Ve barışın onunla yapılması ve özellikle MHP'nin de bunun içinde olması bence çok kıymetli. Çünkü demokratlarla değil, zaten kavga edenler barışacak ki orada çözüm olacak. Bu doğru. Fakat topluma bugün bu algılatılamadı. Toplumda önce savaşın kötülüğü gibi naif bir şeyden başlayıp kayıplar, anneler gibi katmanlı bir şekilde toplumda bunu inşa edecek süreçleri yaşatmadık. Çoğulculuk bir yere kadar kabul edilebiliyor.”