Sessizlik, boykot ve sahne: Sanatın ahlaki eşiği
Toplumun kolektif yasla gölgelendiği günlerde, sanatı hala kutlayabilir ve "tarafsız" olarak değerlendirebilir miyiz? Yoksa her parlak sahne, istemeden de olsa, acı ve dışlanma üzerine kurulu bir düzenin yeniden üretimi mi oluyor?
ŞEHLA GHASEMKHANİ
Haber Merkezi - İran toplumunun kolektif yas ve yapısal şiddetin baskısı altında nefes nefese kaldığı günlerde, kültürel eylemler her zamankinden daha politik hale geldi; bazı oyuncuların ve yayıncıların oyun dünyasından çekilmesinden, Fecir Festivali'ndeki figürlerin varlığına kadar. Bu çelişkili tepkiler, eski ama acil bir soruyu yeniden gündeme getiriyor: Tahakküm karşısında sanatın ne gibi bir sorumluluğu var?
Kolektif yasın ortasında kültürel üretim mümkün mü?
Tarihsel dönüm noktalarında, günlük yaşam ile siyaset arasındaki çizgi çöker. Daha önce "kişisel", "profesyonel" veya "saf kültürel" olarak kabul edilen şey, aniden ahlaki ve sosyal bir yargı alanı haline gelir. İran'daki son günler de bu türdendir; Eğlence ve gerçeklikten kaçışın sembolü olan video oyunları dünyasının bile bu alanın dışında kalamadığı günlerdeyiz. Bazı oyuncuların ve içerik üreticilerinin vedası, bireysel bir karardan daha fazlası; kolektif acıların ortasında mutlu olmaya devam edememenin bir işareti; artık kamuoyu tarafından kabul edilemez bir yapıda var olmaya karşı bir meydan okuma işareti.
Böyle bir durumda, bu yapı bağlamında herhangi bir "varoluş", kimliğinin bir parçasını sahiplerine teslim etmek anlamına gelir; yozlaşmış bir gücün zımni onayına yol açabilecek ve sanatçıyı reddederlerse, sanatsal yaşamı ve sosyal imajı da gerilemeye başlayacak olan bir halkı hayal kırıklığına uğratabilecek bir teslimiyet. Bu nedenle bu geri çekilmeler bir tür "kültürel ret" olarak kabul edilebilir; pasiflikten değil, durumun farkındalığından kaynaklanan bir ret. Birey, bu anda normal rutini sürdürmenin, kahkaha, rekabet ve heyecan üretmenin, yapısal şiddeti görmezden gelmek anlamına geldiğini kabul eder. Bu sessiz karar, siyasi bir eylem haline gelir.
Festivaller, görünürlük ve normalleşme mekanizması
Ancak spektrumun diğer ucunda, bazı sanatçıların resmi etkinliklerdeki varlığı güçlü toplumsal tepkilere yol açmıştır. Bunun öne çıkan bir örneği, Elnaz Malek'in Fecir Festivali'ndeki varlığıydı. Bu devlet festivaline katılmasının gerekçelerinden biri "filmin arkasında durmak" idi; bu cümle, kamuoyunun bir kesiminin öfkesine neden oldu. Yıllardır gücün kültürel bir vitrini olarak bilinen festivalin, en azından bu noktada, boykot edilmesini bekleyenler vardı.
Elnaz Malek, filminin feminist bir çalışma olduğunu ve eleştirel anlamlar taşıdığını iddia etti. Ancak asıl soru tam da burada başlıyor: Kadınları ve kadınlığı, genel olarak insanları öznellikten ve anlamdan arındıran bir yapıda, bir film biçiminde anlamı ve kadınlığı savunmanın gerekçesi nedir? Bu kamuoyu öfkesi, sadece heyecan veya duygusal talep ya da demokrasiye ve seçim özgürlüğüne aykırı bir davranış olarak indirgenemez.
Foucault’dan Butler’a: İktidar, yas ve görünmezlik
Mesele, Michel Foucault gibi kuramcıların işaret ettiği aynı noktaya geri dönüyor: iktidar sadece doğrudan baskı yoluyla değil, aynı zamanda normalleştirme mekanizması yoluyla da kendini yeniden üretiyor. Festivaller, ritüeller ve resmi kültürel ritüeller bu mekanizmanın bir parçasıdır; statükonun “normal”, “başarılı” ve “istikrarlı” bir imajını yaratması gereken alanlardır. Bu perspektiften bakıldığında, özellikle toplum ile devlet arasındaki uçurumun derinleştiği dönemlerde Fecir Festivali'ne katılmak tarafsız bir eylem değildir; sanatçı istemese bile, bu düzen içindeki varlığı anlam kazanır ve sanat eserinin savunması kaçınılmaz olarak siyasi bir bağlamda gerçekleştirilir.
Judith Butler, “Kamusal Yas” ve “Yaslı Yaşamlar” üzerine yaptığı tartışmada, her toplumsal düzende, hangi bedenlerin ve hangi acıların görülmeye ve sempati duyulmaya değer olduğu ve hangilerinin marjinalleştirildiği yazılı olmayan bir şekilde belirlendiğini açıklıyor. Her acının kamusal alanda eşit şekilde var olma fırsatı yoktur; Bazı ölümler ve şiddet olayları yasla karşılanırken, diğerleri hiç yaşanmamış gibi normalleştiriliyor. Böyle bir durumda, kutlama, başarı ve normallik imajının üretilmesi, özellikle kadınların bedenleri olmak üzere, en çok etkilenen bedenlerin ve seslerin görünmez hale gelmesine yol açabilir. Bu nedenle, geri çekilme, sessizlik veya yokluk, birçok kişi için ahlaki bir eylem haline gelir; görülmesi gereken bedenlerin ve acıların değerini vurgulayan bir eylem.
Boykotun tarihsel hafızası: Sanatın direnişi
Çağdaş tarihte de bu tür eylemler emsalsizdir. 1970'lerde, Latin Amerika'da askeri diktatörlüklerin gölgesinde kalan kadın sanatçılar, devlet festivallerine katılmayı reddederek bağımsız alanlara veya sembolik eylemlere yöneldiler. Güney Afrika'da apartheid döneminde, müzikten sinemaya kadar kültürel boykotlar, hükümet üzerinde baskı kurmanın etkili araçlarından biri haline geldi. Bu deneyimler, bilinçli bir reddetme yoluyla sanatın iktidar için sembolik bir bedel üretebileceğini göstermektedir.
Kadın sanatçılardan beklenen ahlaki pozisyon
İran'da, halkı desteklemek ve statükoyu protesto etmek için sanatlarını ve konumlarını terk eden kadınlar da daha anlamlı bir eylem gerçekleştiriyorlar; çünkü kadın bedeni, giyimden sese, varlığa ve yokluğa kadar her zaman çatışmanın ana alanı olmuştur. "Jin, Jiyan, Azadî” hareketinden sonra bu beklenti yeni bir yoğunlukla yükseltildi. Bir kadın sanatçıdan beklenti artık sadece profesyonellik veya işe bağlılık değil, ahlaki bir taleptir: Bu varlık egemen düzende bir boşluk mu yaratıyor yoksa onu sürdürmeye mi yardımcı oluyor?
Tarafsızlık da bir tutum mu?
Oyun dünyasından çekilmeyi resmi festivallerdeki varlıkla karşılaştırmak ortak bir noktayı açıkça ortaya koyuyor: Bu “kişisel” bir mesele değil, bireyin kolektif acıyla olan ilişkisidir. Toplum kahramanlık beklemez, ancak sanatçının tarafsızlığın da bir pozisyon olduğunu bilmesini bekler. Sanatçının aktivizmi mutlaka bir çığlık veya doğrudan bir açıklama değildir; bazen bu yokluk, sahnenin sessizleştirilmesi veya faaliyetin geçici olarak durdurulması, normalliğin imajını bozabilir. Ve tam da bu noktada güç savunmasız hale gelir; çünkü her şeyden çok, zorlanmadan görülmekten beslenir.
Kriz çağında sanatın yeniden tanımlanan rolü
Bugün söz konusu olan, şu veya bu sanatçının bireysel seçimi değil, kriz zamanlarında sanatın rolünün yeniden tanımlanmasıdır. Tarih ve teori bize sanatın, özellikle kadınların bedenleri ve sesleriyle bağlantılı olduğunda, asla politikanın dışında olmadığını hatırlatır. Bu gibi anlarda, reddetme, yokluk veya geri çekilme bir zayıflık işareti değil, sembolik bir direniş biçimidir. Bu eylemler tek başlarına egemen düzeni devirmeyebilir, ancak bir bedel yaratabilirler; normalliğin imajını kıran bir bedel. Ve belki de bu yüzden bugün, sanat eserlerinin kendilerinden ziyade, sanatçıların, özellikle de kadın sanatçıların ahlaki seçimleri mercek altında.