Savaş ve halk: İran tarihte bir dönüm noktasının eşiğinde

Hiçbir siyasi koalisyon ve hiçbir diplomatik girişim, birleşik bir halkın gücünün yerini tutamaz. Yıpranmış düzenin bedenine nihai darbeyi vurabilecek olan şey, bilinç ve dayanışma düzeyine ulaşmış halkın kolektif iradesidir.

BESE ŞAMARİ

Haber Merkezi- Dünya, tarihinin yeni bir dönemine giriyor; Soğuk Savaş sonrası siyasi düzen yavaş yavaş aşınırken, dünya güçleri arasındaki rekabet uluslararası politikanın ana sahnesine geri dönüyor. Sovyetler Birliği’nin çöküşü, bir dönem birçok analiste dünyanın tek bir gücün egemenliği altında istikrarlı bir aşamaya girdiği izlenimini vermişti. Ancak son birkaç on yıldaki gelişmeler, bu izlenimin gerçekliğin yansıması değil, dünya sisteminin istikrarı hakkındaki erken iyimserliğin bir sonucu olduğunu ortaya koyuyor. Bugün, dünyadaki güç dengesinde kaymanın açık işaretleri görülüyor. Yeni güçler ortaya çıkıyor, jeopolitik rekabetler yoğunlaşıyor ve stratejik bölgeler bir kez daha büyük güçlerin çıkarlarının çatışma alanı haline geliyor. Bu koşullar altında Ortadoğu, enerji yolları, devasa ekonomik çıkarlar ve siyasi rekabetlerin iç içe geçtiği en hassas ve belirleyici bölgelerden biri olmaya devam ediyor.

Denklemin kalbindeki ülke

Bu denklemin kalbinde İran yer alıyor. Coğrafi konumu, doğal kaynakları ve özellikle dünyanın en önemli enerji koridorlarından biri olan Hürmüz Boğazı’nın yanında bulunması, çevresindeki herhangi bir krizin potansiyel olarak küresel sonuçlar doğurmasına yol açıyor. Boğaz, sadece basit bir deniz yolu değil, küresel ekonominin ana damarlarından biri; dünyanın petrolünün büyük bir kısmı buradan geçiyor ve yaşanacak herhangi bir aksama, küresel piyasaları ciddi şekilde etkileyebilir. Bu nedenle İran, bölgesel ve küresel rekabetin iç toplumsal gelişmelerle kesiştiği kritik bir noktada bulunuyor ve bu durum yalnızca jeopolitik değil, aynı zamanda tek bir ülkenin sınırlarının ötesindeki gelecekteki gelişmelerin seyrini belirleyebilecek tarihi bir dönüm noktası niteliği taşıyor.

Derin siyasi dönüşümlerin olasılığı

Ancak bu tür anları anlamak için yalnızca jeopolitik bir bakış açısı yeterli değil. Tarih, büyük krizlerin çoğu zaman sadece devletler arası rekabetin değil, aynı zamanda içlerindeki sosyal güçlerin ve bazen tarihin seyrini değiştiren dinamiklerin sonucu olduğunu gösteriyor. Savaşlar ve büyük krizler, mevcut siyasi yapıların aşındığı ve toplumun uyanış ve aktivizm sürecine girdiği belirleyici dönemler haline gelir. Önde gelen İtalyan düşünür Antonio Gramsci’ye göre, bu anlar eski düzenin çöktüğü ancak yeni düzenin henüz doğmadığı dönemlerdir; bu koşullar altında toplumda çeşitli ve bazen çelişkili olaylar ortaya çıkar, tarihsel alan son derece akışkan hale gelir ve derin siyasi dönüşümlerin olasılığı bu anlarda belirginleşir.

Askeri güç ve savaşın kaderi

Çağdaş tarih, birçok büyük siyasi değişimin aynı krizler tarafından şekillendirildiğini gösteriyor. Rus Devrimi, Çarlık İmparatorluğu’nun Birinci Dünya Savaşı’nın baskıları altında yıprandığı bir dönemde gerçekleşti. II. Dünya Savaşı’nın ardından Asya ve Afrika’da bağımsızlık hareketleri dalgası yükseldi ve dünyanın siyasi haritası yeniden şekillendi. Bölgemizde ise İran Devrimi, Soğuk Savaş’ın küresel rekabetinden etkilenen bir atmosferde ortaya çıktı. Benzer şekilde, Vietnam Savaşı deneyimi, büyük güçlerin toplumsal direniş karşısındaki sınırlılıklarını açık biçimde ortaya koyuyor; Amerika Birleşik Devletleri muazzam askeri gücüne güvenerek savaşa girdi, ancak bağımsızlık mücadelesi veren bir toplumla karşılaştı. Kısa sürmesi beklenen savaş, uzun ve yıpratıcı bir çatışmaya dönüştü ve sonunda dünyanın en güçlü ordularından biri geri çekilmek zorunda kaldı. Benzer deneyimler daha sonra Afganistan’da da tekrarlandı. Hem Sovyetler Birliği hem de Amerika Birleşik Devletleri, bu topraklarda başlangıçta hesapladıklarından çok daha uzun ve yıpratıcı bir savaşla karşılaştı. Bu örnekler, birçok durumda askeri gücün tek başına savaşın kaderini belirleyemeyeceğini ortaya koyuyor. Denklemi nihayetinde değiştirebilecek olan şey, toplumun direniş, örgütlenme ve kolektif eylem kapasitesidir.

Savaşların biçimi ve seyri

Ancak günümüz dünyasında savaşların biçimi de değişti. Yeni yüzyılın savaşları sadece geleneksel savaş alanlarında değil, ekonomik savaş ve yaptırımlardan medya, siber ve bilgi savaşlarına kadar çok katmanlı ve karmaşık alanlarda gerçekleşiyor. Güçler artık sadece toprakları değil, zihinleri ve kamuoyunu da etkilemeye çalışıyor. Büyük teknoloji şirketleri ve iletişim ağları, devasa verileri analiz ederek toplumların davranış kalıplarını belirleyebiliyor ve sosyal ile siyasi eğilimleri etkileyebiliyor. Böylece savaş alanı kara ve denizle sınırlı kalmayıp dijital alana ve bilgi arenasına da taşınıyor. Buna rağmen tarihsel gerçek değişmiyor: hiçbir kontrol mekanizması, bilinçli ve örgütlenmiş bir toplumun iradesini sonsuza dek kısıtlayamaz. İnsanlar, tarih boyunca, en karmaşık güç yapılarına bile meydan okuyabileceklerini defalarca göstermiştir.

İran ve dönüşümü

İran bugün böyle bir ortamın ortasında bulunuyor. Son yıllarda İran toplumu sosyal dinamizm ve uyanış belirtileri gösterdi. Genç nesiller, kadınlar ve çeşitli sosyal gruplar, siyasi kaderlerini belirlemede her zamankinden daha fazla yer almanın yollarını arıyorlar. Bu eğilim sadece dağınık protestoların bir toplamı değil, daha ziyade sosyal zihniyette daha derin bir dönüşümü yansıtıyor. Bu bağlamda, kadınların rolü özellikle dikkat çekici. Son yıllarda kadınların sosyal hareketlerdeki yaygın varlığı, İran'ın sosyal dönüşümlerinin geleneksel siyasi talepler çerçevesiyle sınırlı olmadığını, aynı zamanda derin kültürel ve sosyal değişimlerle de birlikte gerçekleştiğini göstermiştir. Birçok durumda kadınlar, farklı sosyal hareketler arasında bağlantılar kurmayı ve sivil dayanışma ağları oluşturmayı başarmıştır.

Bu sosyal gelişmelerle birlikte, bazı siyasi güçlerin zihniyetinde de bir değişim belirtisi var. Son aylarda, ülkenin farklı bölgelerindeki bazı siyasi akımlar arasında yeni koalisyonlar ve iş birliği oluşturma çabaları bildirildi. Kürt partileri arasındaki koalisyonun yanı sıra Huzistan, Belucistan ve Türk dili konuşulan bölgelerdeki bazı siyasi hareketler arasındaki koordinasyon çabaları, bazı siyasi güçlerin mevcut karmaşık koşullar altında işbirliği ve yakınlaşma olmadan gelecekte etkili bir rol oynayamayacaklarının farkına vardığını göstermektedir.

Bölgesel düzeyde, krizin ortasında sosyal örgütlenme örnekleri de görülmüştür.

Dikkat çeken örnek

Bu bağlamda en dikkat çekici örneklerden biri, Suriye'nin kuzeyindeki Rojava'nın deneyimidir. Bölgenin büyük bir bölümünün savaş ve devlet yapılarının çöküşüyle boğuştuğu bir durumda, bu bölgedeki sosyal güçler yeni öz örgütlenme ve demokratik katılım biçimleri yaratmaya çalışmıştır. Bu deneyimde kadınların sosyal ve siyasi yapılara geniş katılımı, en zor krizlerin ortasında bile yeni sosyal örgütlenme modelleri oluşturmanın mümkün olduğunu göstermiştir.

Tüm bu eğilimler, İran'ın bugün birkaç tarihi yolun kesiştiği bir noktada olduğunu gösteriyor: dünya güçlerinin rekabeti, yeni yüzyılın karmaşık ve çok katmanlı savaşları ve toplum içindeki sosyal dinamikler. Bu koşullar altında, gelecek yalnızca hükümetler veya dış güçler tarafından belirlenmez. Tarihin seyrini değiştirebilecek olan şey, toplumun bilinci örgütlenmeye ve hoşnutsuzluğu kolektif eyleme dönüştürme yeteneğidir.

Belirleyici olan halk

Hannah Arendt, güç ve şiddet analizinde temel bir noktaya değiniyor: gerçek güç, insanların kolektif eyleme katılımından gelir. Şiddet kısa vadede bir düzen görünümü yaratabilir, ancak sosyal gücün desteği olmadan sürdürülemez. Bu perspektiften bakıldığında, İran'ın bugün karşı karşıya olduğu en önemli soru sadece savaş veya güçler arasındaki rekabet değil, aynı zamanda toplumun kendini örgütleme ve geleceği şekillendirme kapasitesidir. Sonuç olarak, mevcut krizlerin yeni istikrarsızlık ve şiddet döngülerine yol açıp açmayacağını veya tarihsel bir açılım ve dönüşüm için bir fırsat olup olmayacağını belirleyebilecek olan halktır.

Tarihi eşik

Dünya, karmaşık ve çok katmanlı bir savaş çağına girdi. Ancak tüm bu karmaşıklığın ortasında basit bir gerçek geçerliliğini koruyor: hiçbir teknoloji, hiçbir algoritma, hiçbir kontrol mekanizması, bilinçli ve örgütlü bir toplumun iradesini sonsuza dek dizginleyemez. Tarih, belirleyici anlarda geleceğin seyrini belirleyebilecek olanın halk olduğunu defalarca göstermiştir ve belki de İran bugün bu tarihi anlardan birinin eşiğinde duruyor.

İran toplumunun bugün içinde bulunduğu keskin tarihsel dönüşte, artık gizlenemeyecek bir gerçek var: bu toprakların insanları artık geçmişe dönemeyecekleri bir noktaya ulaştılar. Yıllarca süren ekonomik baskı, siyasi baskı, yapısal ayrımcılık ve sosyal aşağılama, toplumu öfke ve farkındalığın birlikte tarihsel bir güç haline geldiği bir noktaya getirdi. Bu süreç ani bir olay değil, on yıllarca süren memnuniyetsizlik ve deneyim birikiminin sonucudur.

Bu değişimin ilk açık işareti 2018’de ortaya çıktı; ülkenin çeşitli şehirlerinde bir protesto dalgası yaşandığında, toplumun büyük bir kesiminin sadece hükümetin politikalarına değil, tüm iktidar yapısına da ilk kez geniş çapta karşı çıktığını gösterdi. Bu protestolar yeni bir dönemin başlangıcını işaret etti; toplumun artık sadece sınırlı reformlar aramadığı, yavaş yavaş iktidarın doğası ve ülkenin geleceği hakkında temel sorular sormaya doğru ilerlediği bir dönem.

‘Jin, Jiyan, Azadî’ ve hafıza

2022 yılında “Jin, Jiyan, Azadî” devriminde bu eğilim daha açık ve daha geniş bir biçimde kendini gösterdi. Bu hareket sadece siyasi bir protesto değil, toplumun özgürlük ve insan onuru idealine yönelik bir tür kamu dayanışması ilanıydı, bu mesaj sadece İran şehirlerinde değil, dünya genelindeki kamuoyunda da yankı buldu. Kadınlar, gençler, işçiler, öğrenciler ve toplumun çeşitli kesimleri bir araya gelerek özgürlük taleplerinin kapsamlı bir güç haline geldiğini gösterdi.

Ancak bu direnişin bedeli ağırdı. Son yıllarda, binlerce insan özgürlük yolunda hayatını kaybetti, binlercesi yaralandı veya kayboldu ve sayısız insan hapis ve baskıya maruz kaldı. Katledilenler sadece istatistiklerden ibaret değil, farklı bir gelecek için mücadele eden bir toplumun kolektif hafızasının bir parçasıdırlar. Bu yolda dökülen her damla kan, kaderlerini meşruiyetini yitirmiş yapılara emanet etmeye artık razı olmayan bir halkın kararlılığının işaretidir.

Hiçbir girişim, birleşik bir halkın gücünün yerini tutamaz

Ancak tarihin deneyimi, öfke ve protestonun tek başına değişim için yeterli olmadığını göstermektedir. Bir toplumun gidişatını değiştirebilecek olan şey, bu sosyal enerjinin bilinçli bir örgütlenmeye dönüşmesidir. İşte burada siyasi ve sosyal güçlerin rolü önem kazanmaktadır. Siyasi partilerin ve hareketlerin koalisyonları, diplomasi ve ezilen ulusların taleplerinin ifade edilmesi için önemli destekler olabilir ve seslerini bölgesel ve küresel arenada yansıtabilir. Bu tür koalisyonlar, yıllarca çeşitli ayrımcılık ve baskı biçimleriyle karşı karşıya kalan halklar arasında bir tür dayanışma oluşturmaya yardımcı olabilir. Ancak açıkça söylemek gerekirse, gerçek güç aktarımının kaldıraç noktası başka yerdedir. Hiçbir siyasi koalisyon ve hiçbir diplomatik girişim, birleşik bir halkın gücünün yerini tutamaz. Yıpranmış düzenin bedenine nihai darbeyi vurabilecek olan şey, bilinç ve dayanışma düzeyine ulaşmış halkın kolektif iradesidir.

Devrimlerin tarihi bu gerçeği defalarca göstermiştir. Devrimci anları analiz ederken Lenin, yöneticilerin artık eski şekilde yönetemediği ve halkın artık eski şekilde yaşamak istemediği anlarda devrimin mümkün hale geldiğini vurgulamıştır. Bu gibi anlarda, erteleme tarihsel bir fırsatın kaybı anlamına gelebilir. Devrim ne bir oyun ne de geleceğin provası, koşulları ortaya çıktığında, tüm ciddiyetle karşılık verilmelidir.

Che Guevara da konuşmalarında devrimin ertelenemeyeceğini veya pazarlık konusu yapılamayacağını defalarca vurgulamıştı. Ona göre, "Devrim, halkın değişim iradesinin hiçbir gücün durduramayacağı bir noktaya ulaştığı bir andır. Ancak bu, ancak kolektif örgütlenme ve disiplinle birlikte gerçekleştiğinde meyve verecektir."

Eylemler ve net mesajlar

Bugün İran toplumu böyle bir anın eşiğindeyse, sahnede olmak sadece sokak protestoları anlamına gelmez, özellikle baskı ve şiddetin herhangi bir toplanmayı tehlikeli bir alana dönüştürebileceği koşullarda. Sahnede olmak aslında sosyal örgütlenme ağları kurmak anlamına gelir: iş yerlerinde, mahallelerde, üniversitelerde ve insanların bir araya gelip ortak kaderlerine karar verebilecekleri her alanda komiteler, konseyler ve küçük komünler kurmak.

Bu yerel yapılarla birlikte, genel grevler de sosyal baskının en etkili araçlarından biridir. İşçiler, öğretmenler, kamu görevlileri ve toplumun diğer kesimleri koordineli bir şekilde çalışmayı bıraktığında, güç yapısı kaçınılmaz olarak yeni bir gerçeklikle karşı karşıya kalır: Kendi sesinin duyulması olmadan ülkenin ekonomisinin ve yönetiminin çarklarını döndürmeye artık istekli olmayan bir toplum.

Bu tür eylemler dünyaya da net bir mesaj göndermelidir. İran halkı savaş istemez, ülkesinin kaderinin yabancı güçler tarafından belirlenmesini de istemez. Savaşların çoğu zaman dışarıdan yeni düzenler dayatmak için bahane olduğunu çok iyi bilirler. İran toplumunun amacı, krizlerin ve dayatılan savaşların ortasında bile başka bir yol açmak olmalıdır: Tehditleri siyasi açıklık için fırsatlara dönüştürmek ve toplumun taleplerine artık cevap vermeyen yapılardan uzaklaşmak.

Geleceği belirleyecek halktır

Sonuçta, geleceği belirleyecek olan büyük hükümetlerin kararları veya güçlerin jeopolitik hesaplamaları değil, kaderlerini kendi ellerine almaya karar vermiş halkın iradesidir. Bu iradeye örgütlenme, dayanışma ve farkındalık eşlik ederse, hiçbir güç onun yolunu sonsuza dek engelleyemez. Tarih, bir toplumun beklemek ve harekete geçmek arasında seçim yapmak zorunda kaldığı anların defalarca gösterdiğini ortaya koymuştur. Belki de İran bugün böyle bir anla karşı karşıya; insanların birleşip örgütlenerek özgürlük ve adalete giden yeni bir yola doğru son adımı atabilecekleri bir an.

Yaşamak Direnmektir…