Savaş ve baskı koşullarında İran’da sivil direniş stratejileri
İsrail ve Amerika Birleşik Devletleri ile yaşanan askeri gerilimler ve devam eden iç baskı bağlamında, temel soru şudur: İran halkı için gerçek ve ahlaki direniş yolları nelerdir ve protesto ile baskı döngüsü nasıl kırılabilir?
KAZİ KÜRDİSTANİ
Haber Merkezi – İran’ın İsrail ve Amerika Birleşik Devletleri ile yaşadığı gerilim, bir dizi ideolojik, jeopolitik ve güvenlik temelli gelişmeye dayanmaktadır. Batı ve bölgesel düzene yakın olan yönetimi deviren 1979 Devrimi, İslam Cumhuriyeti’nin bölgesel etki alanını inşa ederken, devlet dışı aktörlere Hizbullah, Husiler ve çeşitli paramiliter gruplara verdiği destek ve Tahran’ı İsrail’in açık bir düşmanı haline getiren saldırgan ve ideolojik İsrail karşıtı politikalar bu gerilimin temel unsurlarıdır. Öte yandan, karşılıklı müdahaleler, gizli operasyonlar ve bölgesel suikastlar buna Washington’un uyguladığı yaptırımlar ve siyasi baskılar da eklendiğinde çatışma çemberini giderek daraltmıştır. Son yıllarda bu rekabet, vekalet savaşları ve örtülü mücadele alanından doğrudan askeri çatışmalara doğru evrilmiş, hava saldırıları, siber operasyonlar ve füze çatışmalarıyla somutlaşan tırmanışlar yaşanmıştır.
Yeni askeri tehditler
Kapsamlı füze ve insansız hava aracı saldırıları ile önemli kayıplara yol açan “12 Günlük Savaş”, çatışma alanının sınırlarının değiştiğini ortaya koymuştur. Bu süreçte İran uzun menzilli füze ve insansız hava aracı kapasitesini kullanırken, İsrail ve Batılı ortakları büyük ölçüde hava savunma sistemlerine dayanmış, dönemin siyasi mesajı ise gerilimin kapsamının artık yalnızca komşu alanlarla sınırlı olmadığı yönünde olmuştur. Bunun ardından ortaya çıkan yeni askeri tehditler ve hareketlilik ile deniz ve hava kuvvetlerinin bölgeye transferi, doğrudan tırmanma olasılığının güçlendiğine işaret etmektedir.
Merkezi soru şudur: Eğer yabancı bir güç, Amerika Birleşik Devletleri ya da İsrail, İran’ın askeri veya nükleer tesislerine karşı etkili hava saldırıları düzenlerse, ancak kara tabanlı baskı ağı polis, Devrim Muhafızları, Basij ve yerel güçler yerinde kalırsa, halk bundan gerçekten fayda görür mü? Bu noktada iki düzey arasında ayrım yapmak gerekir: askeri ve pratik etkiler ile sosyo-politik etkiler.

Teknik hedefler sadece geçici gerilemelere neden olur
Hava saldırıları, askeri, savunma ve sanayi altyapısını tahrip edebilir ve rejimin belirli projeler için, örneğin füze kapasitesi ya da hassas tesisler bağlamında, meşru yeteneklerini azaltabilir. Ancak son deneyimler, İran’ın toparlanma kapasitesine sahip olduğunu, üretimi dağıtabildiğini ve parçalı bir yapı içinde insansız hava araçları ile füze yeteneklerini kullanmayı sürdürebildiğini göstermiştir. Dahası, kara üzerindeki kontrol mekanizmaları sarsılmadan gerçekleştirilen hava saldırıları, çoğu zaman yapısal bir çöküşe yol açmamakta ve yalnızca güç dengelerini geçici olarak zayıflatmaktadır. Askeri analiz açısından bakıldığında, hava saldırıları ancak istihbarat operasyonları, siber müdahaleler ve otorite zincirinin, yani elitler, polis ve yerel komutanlar arasındaki yapının zayıflatılmasıyla birlikte yürütüldüğünde etkili olmaktadır; yalnızca teknik hedeflerin bombalanması ise genellikle düzende köklü bir değişimden ziyade geçici bir gerilemeye neden olmaktadır.
‘Halkın yararı’ kavramı açık değildir
Yabancı saldırılar başarılı olsa bile, baskı aygıtlarının sahada kalması, protestoculara yönelik şiddetin sürmesi, kitlesel tutuklamaların devam etmesi ve yerel sivil güçlerin dolduramayacağı bir siyasi boşluğun oluşması anlamına gelmektedir. Böyle bir tablonun pratik sonuçları arasında artan yerel istikrarsızlık, büyüyen insani kayıplar ve rejimin “yabancı düşmanlar” söylemi ile güvenlik temelli meşruiyet anlatısının güçlenmesi yer alabilir. Bu nedenle “halkın yararı” kavramı koşullu olup kendiliğinden açık değildir, yabancı bir saldırı rejimin teknik kapasitesini zayıflatabilir, ancak tek başına vatandaşların özgürlüğünü ya da güvenliğini garanti etmez. Resmi stratejik kaynaklar da, böyle bir müdahalenin insani ve ekonomik maliyetlerinin yüksek olacağı ve bölgesel misilleme riskini artıracağı uyarısında bulunmaktadır.
Buna karşılık, İran’ın karşılık verme kapasitesi, İsrail’e yönelik füze ve insansız hava aracı saldırıları, bölgedeki ABD üslerinin hedef alınması, Hürmüz Boğazı’nın kapatılması ya da petrol tankerlerine saldırılar gibi seçenekleri içermektedir. Ancak bu seçeneklerin her biri uygulanabilir olmakla birlikte ciddi sınırlamalara ve yüksek maliyetlere sahiptir. Hürmüz Boğazı’nın kapatılması küresel ölçekte ekonomik zarara yol açacak ve güçlü bir askeri karşılığı tetikleyecektir. İsrail’e yönelik saldırılar, gelişmiş savunma sistemleri tarafından engellenebilir ya da sivil kayıplara neden olabilir. Bölgedeki ABD hedefleri ise yüksek düzeyde savunma önlemleriyle korunmaktadır. Bu nedenle, misilleme ve tırmanma döngüsü, halkın çıkarlarını daha da zedeleme potansiyeli taşımaktadır.
Protestocuların hayatlarını hangi mekanizma koruyabilir?
Ocak 2026 ve benzeri dönemlerde rejim, bastırma amacıyla kolluk kuvvetleri, yerel seferberlik unsurları, özel kuvvetler ve hava unsurlarının bir kombinasyonunu kullanmıştır. Bu baskı araçlarının çeşitliliği, hükümetin yaygın protestolar karşısında dahi sahada etkin biçimde faaliyet gösterme kapasitesinin olduğunu göstermektedir. Ahlaki ve stratejik soru şudur: Protestocuların hayatlarını hangi sivil ya da askeri savunma mekanizmaları koruyabilir? Kısa cevap nettir: Bu savunmalar son derece sınırlıdır.
İnsanlar ve sivil hareketler, yoğun baskıya karşı savunmasızlığı azaltmak amacıyla merkezi olmayan taktikler, izlenmesi zor sığınaklar, dağınık dijital ve fiziksel ağlar ile kapsayıcı koalisyonların oluşturulması gibi yöntemlere başvurabilir. Nitekim bu yöntemler uzun süredir, mümkün olduğu ölçüde, uygulanmaktadır; buna rağmen kitlesel protestolarda hayatını kaybedenlerin sayısı yüksek kalmıştır. Bununla birlikte, bu taktikler doğrudan silahlı direniş anlamına gelmemekte ve örgütlü devlet şiddeti karşısında ciddi sınırlamalara sahip bulunmaktadır.
Herhangi bir yabancı güce tam bağlılık hem boş hem de tehlikeli
Bölgedeki üç tarihi deneyim olan Irak, Afganistan ve Suriye, ‘özgürlük’ sloganı altında gerçekleştirilen yabancı müdahalelerin, mutlaka istenen sivil ve siyasi sonuçları doğurmadığını ve genellikle yıkıcı uzun vadeli etkiler bıraktığını göstermektedir. ABD ve İsrail açısından İran’a yönelik doğrudan müdahalenin de büyük jeopolitik ve ekonomik maliyetleri bulunmaktadır ve bu ülkelerin “sadece İran halkını desteklemek” gibi net bir motivasyonu yoktur, müdahaleler çoğunlukla halkın özgürlüğünden ziyade stratejik çıkarları gözetmektedir. Bu nedenle, herhangi bir yabancı güce tam bağlılık hem boş hem de tehlikeli bir yaklaşım olarak değerlendirilmektedir.
İran protesto topluluğu için daha pratik ve etik bir strateji, baskının maliyetini artıran uzun vadeli, merkezi olmayan örgütlenmeyi, rejimin meşruiyetini zayıflatmaya odaklanmayı (açıklama, gerçekler, suç kanıtları), uluslararası yasal platformlar oluşturmayı, yerel ve paralel koruma ağları (hukuki, tıbbi, medya) kurmayı, hedefli uluslararası sivil baskıyı (akıllı yaptırımlar, diplomatik baskı, meşruiyet kaynaklarının yoksun bırakılması) ve sivil toplumu yeniden üretme yeteneğini koruyan sembolik ve kültürel kapasitelere yatırım yapmayı birleştirmektir. Şiddetsiz direnişin tarihi ve stratejik analiz, askeri bir darbeden ziyade sosyal sürdürülebilirliğin ve sosyal sermayenin yeniden üretilmesinin yapısal değişime yol açtığını göstermektedir.
Eğer nihai amaç insanların hayatlarını korumak ve özgür bir siyasi alan yeniden inşa etmek ise, yargılar ve eylemler soyut yabancı müdahale umutlarına değil, ahlaki-araçsal ve analitik-stratejik hesaplamalara dayanmalıdır. Yabancı bir saldırı rejimin teknik temellerini zayıflatabilirken, insanları koruyacak alternatif yerel mekanizmaların yokluğunda, uzun vadede acıların ve meşruiyet kaybının yeniden üretilmesi olasılığı yüksektir. En iyi stratejik yol, akıllı sivil direnişin, sivil toplum ağlarının güçlendirilmesinin ve akıllı uluslararası baskının birleşimidir; bu, kolektif siyasi ve ahlaki zeka gerektiren zorlu, uzun vadeli bir görevdir.