Sanatın direnişi direnişin sanatı

Bir halk kendini anlatabildiği sürece yaşar. Anlatımın şiir, roman, sinema, resim, müzik biçimleri bir halkın kendi gerçeğini yeniden kurduğu alanlardır. Bu nedenle sanat, hem geçmişi korumanın hem de yeni bir geleceğe yer açmanın en güçlü yoludur.

FERÎDE RAPO

Sanat bazen ses olur; sessiz bırakılmak istenilen bir halkın içinden yükselir. Bazen bir renk olur; yıllarca silinmeye çalışılan bir kimliğin yeniden doğuşunu taşır. Sanata dair yaklaşım tam da bu noktada şekillenir: Sanat, yalnızca bir estetik uğraş değil, hakikatin ve özgürlüğün başka türlü dile gelemeyen sesi, rengidir.

‎Sanat, toplumun ruhudur. Ruhunu kaybeden bir toplumun adımları sendeler; hafızası yok olur, dili unutulur. Bu nedenle sanattan kopuş, bir halkın sesini de kısar. Sanatın politikayla iç içe geçişi bir zorunluluktur. Yaşamaya tutunan beden, bir noktadan sonra direnmeye; direnen beden ise kendisini anlatmaya başlar. İşte sanat burada doğar.

‎Direniş estetiği ‎

‎Sanat anlayışında güzellik, salt biçimsel bir mesele değildir. Bazen bir dağın tepesinde yankılanan bir gerilla şarkısıdır; bazen dağılmış bir köyün duvarında bırakılmış bir kelimedir; bazen de yasaklı bir dilin yeniden konuşulmasıdır. ‎Sanat burada bir “direniş estetiği” kazanır.

‎Hakikat çarpıtıldığında, sanat onu düzeltmenin çabasıdır. Kimlik silindiğinde, sanat onu yeniden kurmanın aracıdır. İnsan değersizleştirildiğinde, sanat onu yeniden insan kılmanın yoludur. Bu nedenle özgürlük paradigmasında estetik “tarafsız” değildir. Tarafsızlık çoğu kez baskının yanında durmak anlamına gelir. Sanat, halkının acısını, yükünü, sevincini taşımıyorsa; hakikatin sesini yükseltmiyorsa, eksiktir.

Kültürün savaş alanı olarak sanat

‎Kürt hareketi uzun yıllardır bir “kültürel yeniden doğuş” yaratmaya çabası üzerinden yükselir. Şiirler, şarkılar, ağıtlar, anılar, roman denemeleri, filmler… Bunların her biri siyasetin kaba dilini aşan bir başka hafıza hattı oluşturur. Bir savaşın içinden kültür çıkarmak zor bir iştir; ama kültürsüz bir mücadelenin de kalbi eksik olur.

‎Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın sıkça vurguladığı gibi, “kültürü olmayan direniş uzun yaşayamaz.” Çünkü kültür, mücadelenin duygusunu, hayalini ve anlamını taşır.

‎Bu nedenle sanat, yalnızca özgür bir toplumun değil; özgürlüğe yürüyen bir toplumun da temel direğidir.

‎Sanat için güncel bir örnek: Rojava Film Festivali

‎Halil Dağ ile başlayan ve Rojava Film Komünü’ne uzanan anlatma direnişi, Rojava Devrimi’nin yarattığı kültürel dinamizmin bugün ulaştığı noktayı göstermesi açısından dikkat çekici bir yerde duruyor. Devrimle birlikte gelişen ve diğer halklar tarafından da ilgiyle takip edilen Rojava Film Festivali bu yıl 5’incisini düzenledi. İlk gecede “Heval Brako” filmi izleyiciyle buluştu. Sûr ve Kobanê üzerine hazırlanan yapımlarla daha önce de ses getiren Rojava Film Komünü, bu kez de savaş gerçekliğini merkeze alan bir filmle sahne aldı. Filmin yönetmeni Numan Yiğit. Hikâyesi, geçen yıl Aralık ayında Tişrîn’de haber takibi yaptığı sırada meslektaşı Cihan Bilgin ile birlikte SİHA saldırısında katledilen Nazım Daştan tarafından yazılmıştı. Bu nedenle yalnızca filmin konusu değil, onu var eden ustalar da bu direnişin bir parçasıydı. Elbette filmin yapım tarzı, hedeflediği kitle ya da eksik bırakılan yönleri üzerine pek çok eleştiri yapılabilir. Ancak film henüz yeni gösterime girdiği için bunların detaylı biçimde ele alınması başka zamana kalıyor. Nihayetinde eleştiri, daha iyisini yaratmanın bir aracıdır.

‎Görülmesi gereken temel gerçek ise şudur: Bir halk artık kendi hikâyelerini kendisi yazıyor ve bu yolda ilerliyor. Devrimi yalnızca savaşla sınırlayan klasik bakış açısı burada yenilgiye uğruyor. Zira çoğu devrimin kaybı, savaşta değil, inşa sürecinde yaşanmıştır. Amacını devrime veren bir direniş, başarı elde edip amacından uzaklaştığında yenilir. Bu noktada Rojava, örnek bir inşa sürecini temsil ediyor.

‎Eksik olan yan ise hâlâ belirgin: Rojava’da izleme/seyir kültürü yeterince gelişmiş değil. Tıpkı konserlerde yalnızca halay çekmeye gelen, dinleme kültürü edinmemiş alışkanlıklarımız gibi… Buna rağmen film gösterimleri, kısa film seçkileri, seminerler ve dört parça Kürdistan ile Avrupa’dan gelen sanatçıların katılımıyla festival canlılığını sürdürüyor.

‎Festivalde dikkat çeken önemli yapımlardan biri de Serêkaniyê belgeseli. Yönetmeni Olmo Couto, Rojava ve özelde Serêkaniyê sürecine tanıklık etmiş bir İspanyol enternasyonal. Neden dikkat çekici derseniz, şunu söylüyor: “Serêkaniyê bizim annemiz gibi.” Belgeselde direniş ve saldırı anlarının içinde, çocuğunu yitirmiş bir anne ile yurtsever bir kadın direnişçi temel iki ekseni oluşturuyor. Müzikleri ise kadın devrimci Xwezan Harun’a ait. Belgesel “Anneme” cümlesiyle sona eriyor. ‎

‎Sanatı duygu olarak tanımlarsak, film bittiğinde salonda oluşan duygu şunu söylüyordu: Kimi yerlerinde gülünmüş, kimi yerlerinde ağlanmış; ama izleyen herkesin içine dokunan sıcak bir anlam bırakmış. Sanat dokunmuyorsa, zaten sanat değildir.

‎Sanat özgürlüğün estetiğidir

‎Nihayetinde şu basit ama güçlü cümlede toparlayıp sanat ve bunun devrim sahalarından örnekleriyle ele alırsak; ‎Bir halk kendini anlatabildiği sürece yaşar.

‎Anlatımın her biçimi - şiir, roman, sinema, resim, müzik - bir halkın kendi gerçeğini yeniden kurduğu alandır. Bu nedenle sanat, hem geçmişi korumanın hem de yeni bir geleceğe yer açmanın en güçlü yoludur. ‎Bir halk kendi hikâyesini yazmadığı sürece, başkalarının hikâyelerinde kaybolur. Sanat ise o hikâyeyi yazmanın, kurmanın, diriltmenin en özgür yoludur.