Çerçeve yasadan bölgesel denkleme: Ortadoğu’da yeni dönem
Siyaset bilimci Dr. Arzu Yılmaz, çerçeve yasa sonrası Ortadoğu’daki güç dengelerinin yeniden şekillendiğini belirterek, İran, İsrail ve Körfez ülkelerinin tutumlarının yeni dönemin seyrinde belirleyici olacağına dikkat çekti.
ELİF AKGÜL
İstanbul- Türkiye’de Meclis’te kabul edilen çerçeve yasa ile Kürt meselesinin çözümü ve demokratikleşme sürecinin hukuki zemini oluşturuldu. Yasanın kabulü, Türkiye’deki sürecin yanı sıra Suriye, Irak ve İran başta olmak üzere Ortadoğu’daki Kürt meselesi ve bölgesel güç dengeleri açısından da yeni bir dönemin kapısını araladı.
Ajansımıza konuşan siyaset bilimci Dr. Arzu Yılmaz, yasanın Ortadoğu’daki etkisinin yalnızca Türkiye ile Kürtler arasındaki ilişkiler üzerinden değerlendirilemeyeceğini belirterek, Türkiye’nin Kürtlerle kurduğu ittifakın bölgesel güç mücadelesindeki konumunu güçlendirdiğini söyledi. Arzu Yılmaz, İran ve İsrail başta olmak üzere bölgedeki aktörlerin Türkiye’nin Kürtlerle yakınlaşmasına tepkisinin, sürecin yalnızca bir “barış” meselesi olmadığını gösterdiğini ifade etti.

Arzu Yılmaz’a göre Türkiye açısından süreç, bölgede “istikrarlı ülke” imajı yaratırken Kürtler açısından aynı ölçüde kazanım sağlamış değil. Suriye’de SDG’nin entegrasyonu, Rojava’da siyasi parti kurulması ve Hewlêr’in karşı karşıya kaldığı saldırılar üzerinden sürecin Kürtler açısından eşitsiz ilerlediğine dikkat çeken Arzu Yılmaz, bundan sonraki aşamada Türkiye’nin Kürtlerle kurduğu ittifakın gereğini yerine getirip getirmeyeceğinin belirleyici olacağını söyledi.
‘İran ve İsrail Türkiye’nin güçlenmesinden rahatsız’
Sürecin çerçeve yasanın kabulünden çok daha önce başladığını ve bölgedeki aktörlerin tutumlarının da yaklaşık 1.5-2 yıllık süreç içerisinde şekillendiğini belirten Arzu Yılmaz, ilk dönemde Çin’den ABD’ye kadar genel bir memnuniyet havasının görüldüğünü, ancak süreç ilerledikçe bölgedeki tepkilerin özellikle Kürtlere yöneldiğini söyledi. Yasanın kabulünden hemen önce Hewlêr’de başbakanlık konutuna yapılan saldırı ile İsrail’in İdlib’e yönelik saldırısını da bu çerçevede değerlendiren Arzu Yılmaz, Türkiye’nin Kürtlerle ittifakının bölgesel güç dengelerinde yaratacağı etkiye dikkat çekti:
“Bu çerçeve yasa çıkmadan çok daha önce, yaklaşık 1.5-2 yıla yakın bir süre önce başladı bu süreç. Dolayısıyla aslında bu tepkiler çoktan ortaya kondu. En başta şunu teslim edelim. İlk ortaya çıktığında, bu süreç Çin’den Amerika’ya kadar genel bir memnuniyet yaratmıştı. Bölgede de aslında dile getirilmiş farklı net bir tepki olmamakla birlikte, biz sürecin ilerlemesiyle birlikte bu tepkilerin özellikle Kürtlere yöneldiğini de tecrübe ettik.
Tam da çerçeve yasa sonrasına spesifik olarak denk gelen tepkilere bakarsak, benim nazarımda bundan yaklaşık 24 saat önce Erbil’de başbakanlık konutuna yapılan saldırı ya da İsrail’in son günlerde Amerika’nın engellediğini söylediği ama günün sonunda bugün haberlere düşen İdlib’e saldırısı, İran ve İsrail’in etki anlamında bu gelişmelerden memnun olmadığını bize gösteriyor. Çünkü mevzu, Ömer Çelik’in de ifade ettiği biçimiyle, Kürtlerin ve Türklerin barışmasının ötesinde, Türkiye’nin aslında bölgede bir hegemonik güç olarak pozisyon almasına tekabül ediyor. Hal böyle olunca zaten halihazırda sert bir güç mücadelesinin sürdüğü bölgede diğer bölgesel güçlerin böyle bir Kürtlerin Türkiye ile, Türkiye’nin Kürtlerle hizalanmasına tepkisiz kalması beklenemezdi.”
‘Körfez ülkeleri şimdilik ‘bekle-gör’ politikasında’
Değerlendirmesinde Arap ülkelerine de değinen Arzu Yılmaz “Burada bir parantez açıp Arap ülkelerine de bir referans vermekte fayda var. Çünkü günün sonunda Ömer Çelik’in bahsettiği bu Irak, Suriye, Lübnan coğrafyası, Arap coğrafyası. Bunlar Arap ülkeleri ya da Arap nüfusun çoğunlukta olduğu ülkeler; özellikle Suriye ve Irak, Arap milliyetçiliğinin geçtiğimiz 50-60 yılda merkezi olmuş ülkeler. Şimdi böyle olunca Türkiye’nin Kürtlerle ortaklık üzerinden bu ülkelerde bir hegemonik güç olarak gövde gösterisi, deyim yerindeyse, yapmasının Arap ülkelerinde de muhtemel bir tepki uyandırması beklenebilir” şeklinde konuştu.
En güçlü sayılan Arap ülkelerinin bulunduğu Körfez’in tepkilerine işaret eden Arzu Yılmaz “Suudi Arabistan’ın bir kere çok ciddi bir güvenlik sıkıntısı içerisinde, endişesi, zafiyeti içerisinde olduğu ve hatta Türkiye, Pakistan ile bir ortaklık kurduğu dönemde tepkisini ya da bu konuda söyleyeceği bir itirazı varsa da şu aşamada gündeme getirmediğini varsayabiliriz. Birleşik Arap Emirlikleri’nin İsrail’le kurduğu yakın ilişki düşünüldüğünde, ondan da net bir tepki gelmese dahi, zamana yayılmış bir ‘bekle-gör politikası’ izlediğini varsayabiliriz” dedi.
Türkiye’nin elini güçlendiren faktör
Arzu Yılmaz, şöyle devam etti:
“Hiç kuşkusuz, Türkiye’nin günün sonunda bölgede hegemonik bir güç olup olmayacağı tartışmalı. Ama bugünkü Ortadoğu’da Kürtlerle ittifak yapması, Kürtlerin bölgede Türkiye ile birlikte hizalanması hiç şüphesiz Türkiye’nin elini son derece güçlendiren bir faktör. Buna karşılık, bölgede çıkarları için savaşan İran, savaşan İsrail ve halihazırda Körfez ülkeleri için doğal nüfus alanı olan bir yerde Türkiye’nin Kürtlerle ittifak üzerinden etkisini artırmasından rahatsız olması muhtemel bir Körfez coğrafyasını fotoğrafın içine dahil etmek mümkün.”
‘’Türk barışı’ söylemi bölgenin demografik gerçekleriyle örtüşmüyor’
Çerçeve yasanın Ortadoğu’daki yansımalarının yanı sıra MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin Suriye, Irak ve Lübnan’ı kapsayan “Türk barışı” tanımlamasını da değerlendiren Arzu Yılmaz, Devlet Bahçeli’nin vurguladığı “merkezileşme” söyleminin yeni bir yaklaşım olmadığını belirtti. Arzu Yılmaz, Devlet Bahçeli’nin kullandığı “Türk barışı” ifadesinin de ABD’nin Türkiye’ye biçtiği bölgesel rolle bağlantılı olduğunu ifade ederek, mevcut koşullarda bunun bir barış dönemi olarak nitelendirilmesine temkinli yaklaştı:
“Burada ilk dikkatimi çeken şu: Bir, bu sözler Devlet Bahçeli’nin ağzından dökülüyor olsa da, ‘merkezileşme’ ilk kez bölgenin gündeminde değil. Bu, IŞİD’in yenilmesi sonrası, 2017 sonrası, hatta daha geriye götürürsek Arap Baharı sonrası zaten başta Amerika’nın bölgede statükonun korunması için benimsediği politika. Hal böyleyken, Devlet Bahçeli’nin bunu tekrarlaması bu politikayı onayladığını gösterir. Yeni bir şey yok o konuda.
İkincisi ise, bunun bir Suriye ya da Bahçeli’nin söylediği biçimde söyleyelim, ‘Suriye ve Irak’ta bir Türk barışı’ demek de yine Bahçeli’nin bir ‘icadı’ değil. Bunu aslında Tom Barrack söylemişti ve bir bakıma Türkiye’ye biçilen misyonun haritasını bu sözleriyle göstermişti. Devlet Bahçeli bugün bunu tekrarlıyorsa, yine Amerika’nın Türkiye’ye biçtiği bu rolü, ki Türkiye’nin de buna hevesli olduğu ayrı bir konu şüphesiz, en azından onayladığını gösteriyor.
Üçüncüsü ise, bu bir ‘Türk barışı’ getirecek mi? Şimdi bu çok iddialı, çok ileri bir yorum diye düşünüyorum. Çünkü dediğim gibi, birincisi, bir Arap coğrafyasından bahsediyoruz. Gerçi bunu Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan ‘Türk-Kürt-Arap ittifakı’ olarak formüle etmişti, ama geldiğimiz aşamada bunu Arap coğrafyasında bir ‘Türk barışı’ olarak yorumlamak -ki Bahçeli’nin böyle bir tercih yapması anlaşılabilir bir şey- bir kere coğrafyanın demografik gerçekliğine aykırı ve biraz önce sözünü ettiğim riskleri aslında tetikleyen, tahrik eden bir yanı olduğunu teslim etmek gerekiyor.
Halihazırda gelinen aşamada bunun bir barışı getirip getirmeyeceği biraz tartışmalı. Bugün Suriye’de olmakta olan, Irak’ta olmakta olan bize bir barışın değil, tam da bir çatışmanın ortasında olduğumuzu gösteriyor. En basitinden şunu söyleyelim: Pakistan-Suudi Arabistan’la Türkiye’nin girdiği ortaklığın adı ‘savunma paktı’. Dolayısıyla ülkelerin bir barış değil, bir savaş döneminde pozisyon aldığını göz önünde bulundurmamız gerekiyor. Daha dumanı üstünde bir savunma paktına imza atan Türkiye’nin bunu Ortadoğu’daki pozisyonunu bir barış pozisyonu olarak tarif etmesi -umarım bu doğru çıkar- ama şu aşamada çok ileri bir yorum olarak değerlendirmek yanlış olmaz diye düşünüyorum.”
‘Şam fotoğrafı Türk-Kürt-Arap ittifakının fotoğrafıydı’
Türkiye’deki sürecin Suriye’deki Kürtlerin durumu ve Irak Kürdistan Bölgesi’nin konumuyla doğrudan bağlantılı olduğunu belirten Arzu Yılmaz, Neçirvan Barzani’nin Şam ziyaretini Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın ifadesiyle “Kürt-Arap-Türk ittifakı”nın bir göstergesi olarak değerlendirdi. Ancak bu ittifakın Kürtler açısından henüz karşılığını bulmadığını söyleyen Arzu Yılmaz, Suriye’de SDG’nin entegrasyonu, YPJ’nin sürece dahil edilmemesi, Rojava’da siyasi parti kurulmasının önündeki hukuki ve siyasi engeller ile Serêkaniyê’deki gelişmelerin Kürtler açısından ciddi sorunlar oluşturduğunu ifade etti:
“‘Şam ve Erbil nasıl tepki verdi?’ sorusuna cevaben, en yakın tarihte Kürdistan Bölgesel Yönetimi Başkanı Neçirvan Barzani’nin Şam’a yaptığı ziyareti gösterebiliriz. O fotoğraf, Erdoğan’ın ‘Kürt-Arap-Türk ittifakı’ dediği çerçeveye nihayetinde Kürtlerin de dahil olduğunun fotoğrafıydı, bana kalırsa.
Fakat şimdi bu tablo içerisinde bugüne kadar 1.5 yıldır silahların susması, Türklerle ittifakın ağır aksak da olsa yolunda gitmesi ve en son tahlilde dediğim gibi Şam’da verilen o fotoğraf ve sonrasında çerçeve yasanın çıkması nihayetinde bölgede Kürtlerin Türkiye ile hizalanmasının en başta Türkiye’ye kazandırdığı bir ‘istikrarlı ülke’ ve o Bahçeli’nin iddia ettiği ‘Türk barışı’ pozisyonunu besleyen bir yanı var.
Türkiye’nin Kürtlerle ittifakı Kürtler açısından eşitsiz ilerliyor
Ama Kürt tarafına baktığınızda, Kürtlerin bugüne kadar Türkiye’nin hesabına artılar olarak yazılan bu süreçten neler kazandığına baktığınızda, durumda ciddi bir eşitsizlik olduğunu, hatta Kürtlerin sürecin işlediği biçimiyle bugüne kadarki gelişiminin mağduru olduğunu pekala söyleyebilecek bir durumdayız. Bugün entegrasyon bağlamında Suriye’de yaşananlar, Türkiye basınına yansıyanlarla Rojava sahasında, Suriye sahasında olanlar arasında çok ciddi bir mesafe olduğunu gözden kaçırmamak gerekiyor.
Bir yandan entegrasyonun tamamlandığı, SDG’nin kendini feshedeceği ya da bir siyasi parti kurulacağı söyleniyor. Hatta bunun çok yakın bir takvime bağlandığı iddiaları da basında geçiyor. Ama öbür taraftan, geri dönüşlerde Serêkaniyê’de hala çok ciddi terör eylemleri karşımıza çıkıyor. Rojava’nın bir parti kuracağından söz ediliyor ama aslında Suriye’nin halihazırdaki siyasi sisteminde bir parti kurmaya imkan verecek yasal bir düzenlemenin olmadığı, bir parti kurulsa dahi özgür, eşitlikçi, şeffaf seçimlerin olmadığı, parlamentonun nasıl oluştuğu malum. Ve bu ‘SDG’nin entegrasyonu tamamlandı, kendini feshedecek’ denilen noktadaysa, henüz aslında YPJ’nin bu entegrasyona dahil olmadığı ve bununla ilgili çok ciddi sorunların yaşandığı bir tabloyla karşılaşıyoruz. Dolayısıyla da çok kabaca tarif etmeye çalıştığım gibi, bugüne kadar geldiğimiz biçimiyle gelişmelere bağlı olarak, Türkiye’nin bölge politikalarını destekleyen bir işlev görmüş olan sürecin Kürtler açısından bir hesabı yapılacak olduğunda bunun mağduru olduklarını görmek gerekiyor.”
‘Kürt-Arap-Türk ittifakının nihai fotoğrafı’
Durumun Güney Kürdistan için de geçerli olduğunu dile getiren Arzu Yılmaz, şunları ifade etti:
“Ben Neçirvan Barzani’nin Şam’a gitmesini, Erdoğan’ın bahsettiği ‘Kürt-Arap-Türk ittifakının’ nihai fotoğrafı olarak tanımladım. Ve fakat eğer bu bir ittifaksa, bugün Erbil’in karşı karşıya kaldığı saldırılar ya da Serêkaniyê’de geri dönüşlerin, tam da 29 Ocak Anlaşması’nın gereği ve entegrasyonun bir parçası olarak karşı karşıya kaldığı saldırılar bağlamında, Türkiye’nin nasıl bir pozisyon alacağını da soru işareti olarak önümüze koyuyor.
Yani, Kürtler bugüne kadar bu sürecin bana kalırsa net bir şekilde mağduru durumunda. Çerçeve yasadan sonra, Türkiye’nin bu ittifakın gereği olarak nasıl bir destek vereceğini artık görmenin zamanı geldiğini düşünüyorum. Bunu hem Rojava’da entegrasyonun aksayan, onun da ötesinde geri dönüşler bağlamında hala orada Kürtlerin hayatını tehdit eden konularda Türkiye’nin nasıl tavır alacağı hem de Erbil’de başbakanlık binası bile bir saldırı altındayken Türkiye’nin bu konuda nasıl tavır alacağı önemli soru işaretleri.
Dolayısıyla da bu haliyle geldiğimiz aşamada, eğer bir ittifak görüntüsü varsa, bu ittifak görüntüsünün gereğinin nasıl işleyeceğini ve dolayısıyla da günün sonunda bunun bir barışa evrilip evrilmeyeceğinin, bundan sonra Türkiye’nin alacağı pozisyonlar üzerinden daha net takip edilebileceğini söyleyebiliriz.”