Sokaklardaki kadınlar karar alma süreçlerinden yoksun: Temsil ve güç açığı
İran’da savaş yoğunlaştıkça ve resmi söylem sokakları otorite üretiminin bir parçası olarak öne çıkardıkça, kamusal alanda kadınların görünürlüğü artıyor. Ancak bu görünürlük, devletin bilinçli olarak ürettiği ulusal birlik imgesi içinde sunuluyor.
Haber Merkezi- Askeri ve siyasi gerilimlerin arttığı dönemlerde medya görüntülerinde dikkat çeken bir tekrar ortaya çıkıyor: Başörtülü ve başörtüsüz kadınlar, sokaklarda yer alıyor, bayraklar taşıyor, sloganlar atıyor ve kameraya gülümseyerek İran İslam Cumhuriyeti’nin sembollerine destek verdiklerini ifade ediyor. Bu savaş günlerinde, devlet medyasından dijital platformlara kadar uzanan geniş bir alanda, daha önce giyim tarzları nedeniyle eleştirilen ya da suçlanan kadınların görüntülerine yer veriliyor. Ancak bu görüntüler, “ulusu” birlik içinde, uyumlu ve hazır bir yapı olarak yansıtma amacını taşıyor. Bununla birlikte, ortaya konulan bu çerçevenin gerçekliğin tamamını yansıttığı söylenemez. Görüntülerde yer alan kadınlar, sunulan bu anlatının bir parçası haline getirilse de, temsil edilen gerçekliğin oluşumunda ne ölçüde etkili oldukları tartışmalı kalıyor.
‘Sokak bir meşruiyet kaynağına dönüşüyor’
Yetkililerin son açıklamaları, bu tabloya dair önemli ipuçları sunuyor. “Meydan, sokak ve diplomasi”nin tek bir bütün olarak ele alınması ve “halk meydanı”nın askeri ile siyasi gücün temel dayanağı olarak görülmesi, sokakta bulunmanın yalnızca bir yurttaşlık pratiği olmadığını ortaya koyuyor. Bu yaklaşım, sokağın aynı zamanda bir otorite üretim alanı olarak kurgulandığını gösteriyor. Bu çerçevede sokak, bir meşruiyet kaynağına dönüşüyor. “Halk” imajının hem meydanda hem de diplomatik alanda kullanılabilir olması için burada sürekli olarak inşa edilmesi ve yeniden üretilmesi gerektiği vurgulanıyor.

Kadınlar karar mekanizmalarının dışında
Bu süreçte kadınların varlığı ikili bir anlam taşıyor. Bir yandan, özellikle örtülü ve örtüsüz kadınların yan yana ve belirli bir kurguyla sunulması, televizyon ve dijital ekranlarda ulusal birliğin sembolü olarak öne çıkarılıyor. Öte yandan ise bu kadınlar, güvenlik ve askeri kurumlardan üst düzey siyasi yapılara kadar gerçek karar alma mekanizmalarının dışında bırakılmaya devam ediyor; çoğu zaman yalnızca sembolik ya da dekoratif bir rol üstleniyor ve giyim tercihleri nedeniyle ağır bedellerle karşı karşıya kalıyor. Bu durum, bir tür “dışlamada eşitlik” olarak da tanımlanabilir: Kritik anlarda farklılıklar görünürde kabul ediliyor, ancak güç ve karar alma süreçlerine erişim yine de sınırlı tutuluyor.
Kadınlar daha görünür hale geliyor
Bu çelişki, son yıllardaki gelişmelerle birlikte daha da görünür hale geliyor. Özellikle “Jin, Jiyan, Azadî” olarak anılan süreçte kadınların yaygın biçimde baskıya maruz kalması, gözaltılar ve giyim üzerindeki yasal kısıtlamaların sürmesi bu tabloyu daha da derinleştiriyor. Böyle bir bağlamda, günlük yaşamlarında çeşitli sınırlamalarla karşılaşan kadınların resmi çerçevelerde aniden görünür kılınması, bir değişim işareti olarak değil, gücü yeniden üretmeye ve sürekliliğini sağlamaya yönelik bir temsil mekanizmasının parçası olarak değerlendiriliyor.
Kadınlarla uyumlandırılan şiddet
Medyadaki bu temsilin en dikkat çekici örneklerinden biri, kadınların pembe silahlar taşıması ya da şehirde pembe askeri araçlarla sergilenmesi gibi belirli görsel unsurların kullanılmasıdır. İlk bakışta marjinal gibi görünen bu detaylar, aslında savaş estetiğinin bilinçli bir parçası olarak öne çıkıyor. Bu çerçevede şiddet, renk ve biçim aracılığıyla yumuşatılıyor, daha kabul edilebilir ve daha az sert bir görüntüye dönüştürülüyor. Geleneksel olarak sertlik ve erkeklikle özdeşleştirilen silah imgesi ise, kadınların varlığıyla uyumlu hale getirilecek biçimde yeniden kurgulanıyor.
Bu yeniden kurgulama, kadınların iktidar alanına fiilen dahil olması anlamına gelmez, aksine kontrollü bir temsil biçimini ifade eder. Kadın görüntüde yer alır, ancak önceden belirlenmiş sınırlar içinde ve iktidarın baskın mantığıyla uyumlu bir çerçevede sunulur. Bu yer değiştirme, esasen görsel düzeyde kalır. Öte yandan, şenlikli unsurların, renklerin, balonların ve aile imgelerinin kullanımı, kriz atmosferini yeniden tanımlayan bir işlev görür. Gergin ve maliyetli bir durum olarak algılanabilecek tablo, ulusal birlik ve hatta kolektif bir ritüel biçiminde sunulur. Bu süreç yalnızca boşlukları örtmekle kalmaz, aynı zamanda bu boşlukların sorgulanma ihtimalini de sınırlar.
Medyanın rolü belirleyici
Bu süreçte medyanın rolü belirleyici bir önem taşıyor. Bu tür imgelerin sürekli yeniden üretilmesi, onları baskın bir gerçeklik haline getiriyor; öyle ki bu gerçeklikte görünür olmak, katılımın kendisi olarak algılanıyor, bu katılım yalnızca imge düzeyinde kalsa bile. Böylece “görünürlük” ile “güç sahibi olmak” arasındaki sınır giderek bulanıklaşıyor. Ortaya çıkan tablo, bir tür “bedenlerin araçsallaştırılması”na işaret ediyor. Belirli anlarda sahneye çıkarılan bedenler üzerinden anlam, birlik, meşruiyet ve otorite üretiliyor. Ancak karar alma süreçlerine gelindiğinde, aynı bedenler temel haklar ve yetki alanlarının dışında bırakılmaya devam ediyor.
Gerçek varlığın sağlanması
Bu koşullar altında, mesele sadece kadınların dışlanması değil, katılımın nasıl yeniden tanımlanacağıdır. Görüntüdeki varlık, karar alma sürecindeki varlığın yerini aldığında, katılım kavramı dönüşüme uğrar. Bu dönüşüm, kısa vadede resmi anlatıyı pekiştirmeye yardımcı olsa da, uzun vadede her kriz anında yeniden kapatılması gereken bir boşluğu yeniden üretir. Temsil, meşrulaştırma ve ortadan kaldırma döngüsü, karar alma yapılarında değişiklikler olana kadar devam edecektir. Bu arada, birlik olarak sunulan şey, toplumsal gerçekliğin bir yansımasından daha fazlasıdır; bazılarının mevcut olduğu, ancak gücün başka yerlerde yoğunlaştığı bir aşamadır.