Rojava’ya ‘bitti’ demek: Yeni bir ‘Tarihin Sonu’ anlatısı mı?
“Tarihin sonu” ilan edilmişti; alternatiflerin bittiği söylenmişti. Rojava ise devlet merkezli devrim modelinin krizinden sonra tarihin kapanmadığını ve kadın öncülüğünde yeni bir siyasal ufkun açıldığını ortaya koydu.
FERİDE YILMAZ
Haber Merkezi - Ortadoğu’da siyaset hala büyük ölçüde devletlerin diliyle okunur: kim nerede güç kazandı, hangi kenti kim kontrol ediyor, hangi güç masada daha güçlü, hangi anlaşma kime ne verdi. Bu dil, askeri ve diplomatik dengeleri anlamaya yarasa da tarihsel hakikatin tamamını açıklamaz. Çünkü Ortadoğu’da iktidar yalnızca sınırlar ve ordular üzerinden değil; toplumun örgütlenme biçimleri, cinsiyet rejimi ve kültürel anlam dünyası üzerinden kurulur. Bu nedenle Rojava’nın bugününü yalnızca Şam yönetimi ile yapılan anlaşma çerçevesinde ‘yenilgi mi kazanç mı?’ tartışmasına indirgeyerek okumak, devrimin gerçek anlamını dar bir anlayışa sıkıştırmaktır.
Bugün “yenilgi” yorumlarının bu kadar hızlı dolaşıma sokulması, yalnızca sahadaki yeni bir dengeyi işaret etmiyor; aynı zamanda daha derin bir ideolojik reaksiyonu görünür kılıyor. Zira devrimler yalnızca askeri yenilgiyle sona ermez; çoğu zaman anlam yenilgisiyle dağıtılır. Bir devrim yenilgiye uğramasa bile “yenilmiş gibi” anlatıldığında, onun ürettiği siyasal imkan toplumsal tahayyülden silinmek istenir. Bu nedenle burada tartıştığımız şey yalnızca Rojava’nın bugünkü politik hamleleri değil; “tarih nasıl okunur?” sorusudur: Devrimler hangi koşullarda biter, hangi biçimlerde sürer ve yenilgi denen şey aslında neyi ifade eder?
Rojava aynı zamanda dünya devrim tarihinin reel sosyalizm sonrası evresinde ortaya çıkmış bir deneyimdir. Bu nedenle bugün Rojava’ya dönük “yenilgi” yorumlarını anlamak için 20. yüzyıl devrimlerinin çözülüşüne ve ardından ortaya çıkan “tarihin sonu” tezine bakmak gerekir. Reel sosyalizmin çöküşü, yalnızca bir siyasal blokun dağılması olarak değil, alternatif arayışların sona erdiği iddiasıyla yorumlandı. Francis Fukuyama’nın ileri sürdüğü ‘Tarihin Sonu Tezi’, liberal demokrasi ve kapitalizmin insanlığın ulaşabileceği son siyasal form olduğunu öne sürüyordu. Bu iddia, devrim fikrini geçmişe ait bir hatıra haline getirmeyi amaçlayan ideolojik bir söylemdi. Bu teze göre büyük ideolojilerin dönemi bitmiş, alternatif sistem arayışları anlamsızlaşmıştı.
Ancak devrim tarihi, hiçbir zaman bu kadar doğrusal olmadı. Paris Komünü’nün yenilgisi devrim fikrini ortadan kaldırmadı; 1968 hareketleri özgürlüğün devlet iktidarına indirgenemeyeceğini gösterdi; reel sosyalizmin çözülüşü ise eşitlik arayışını bitirmek yerine, bu arayışın yeni biçimler alacağını ortaya koydu. Çöken şey eşitlik ideali değil, onun devlet merkezli örgütlenme biçimiydi.
Reel sosyalizmin çözülüşünden sonra ortaya çıkan ideolojik atmosfer alternatif arayışların da tarih dışına itilmesini hedefliyordu. Ancak bu dönemde geliştirilen en önemli teorik müdahalelerden biri, devrimlerin neden tıkandığını devlet formu üzerinden yeniden tartışan yaklaşımlardı. Bu tartışma hattında Abdullah Öcalan’ın savunmalarında geliştirdiği kapitalist modernite eleştirisi, Rojava deneyimini anlamak açısından özel bir önem taşır. Abdullah Öcalan, 20. yüzyıl devrimlerinin yaşadığı krizi yalnızca politik yenilgilerle açıklamaz; asıl sorunun devrimlerin devlet merkezli örgütlenme biçiminde yattığını vurgular. Ona göre modern devlet, yalnızca bir yönetim aygıtı değil, aynı zamanda iktidarın tarihsel olarak kurumsallaşmış biçimidir ve bu kurumsallaşmanın köklerinde kadın üzerindeki tahakküm yer alır. Kadının toplumsal yaşamdan dışlanması, hiyerarşinin, sınıflaşmanın ve devletin ortaya çıkışının ilk halkasıdır. Bu nedenle kadın özgürlüğü, demokratik toplumun kurucu şartıdır.
Bu yaklaşım, devrim fikrini devlet iktidarının ele geçirilmesinden toplumun yeniden örgütlenmesine doğru kaydırır. Reel sosyalizmin eşitlik hedeflerine rağmen bürokratik devlet aygıtlarıyla bütünleşmesi, devrimlerin toplumla arasına mesafe koymasına yol açmıştı. Abdullah Öcalan’ın geliştirdiği demokratik modernite perspektifi, bu ve benzeri tarihsel deneyimlerin eleştirisi olarak şekillenir: siyasal karar süreçlerinin yerelleşmesi, toplumsal örgütlenmenin güçlenmesi ve kadın özgürlüğünün kurumsallaşması, devletçi modernitenin krizine verilen yanıt olarak ortaya konur. Bu çerçevede kadın özgürlüğü, demokratik toplumun sürekliliğini sağlayan temel güvence olarak görülür.
Bu dönüşümün en radikal boyutu ise kadın özgürlüğünün devrimin merkezine yerleştirilmesidir. Ortadoğu’da devlet yalnızca siyasi bir aygıt değil; aynı zamanda erkek egemenliğin kurumsallaşmış biçimidir. Kadının özel alana çekilmesi, aile ve namus üzerinden denetlenmesi, siyasal iktidarın en eski dayanaklarından biridir. Rojava’daki kadın öncülüğü bu tarihsel düzeni kırdı. Kadınlar karar veren, yöneten, savunan, hukuk üreten, kurum inşa eden bir kolektif iradeye dönüştüğünde; sadece kadınların statüsü yükselmez, aynı anda bütün bir iktidar düzeni sarsılır.
HTŞ’li yetkili: YPJ’nin evine dönmesini istiyoruz
Bu sarsıntı özellikle YPJ’nin ortaya çıkışıyla tarihsel bir eşik haline geldi. Çünkü Ortadoğu’da savaş ve güvenlik, neredeyse mutlak biçimde erkekliğin tekeline yazılmıştır. Ordu, erkek egemen düzenin hem maddi gücü hem de kültürel meşruiyetidir. Kadının silahlı örgütlenmesi bu nedenle salt askeri bir olgu değildir; bir zihniyet kırılmasıdır. YPJ, “kadın korunur, erkek korur” denklemine karşı bir kopuş üretmiş; kadının yalnızca hayatta kalma mücadelesini değil, toplumun geleceğini kurma iradesini görünür kılmıştır.
HTŞ’li bir yetkiliye, “YPJ hakkında ne düşünüyorsunuz?” diye sormuşlar. O da, “Evlerine dönmelerini istiyoruz. Bunu düşünüyoruz” demiş. Bu yüzden YPJ’ye dönük her saldırı, her itibarsızlaştırma, her “evine dön” çağrısı Ortadoğu’nun patriyarkal sevdasını ele verir. “Evlerine dönsünler” cümlesi kadını yeniden özel alana, yeniden itaat ilişkisine, yeniden görünmezliğe itme girişimidir. Başka bir ifadeyle bu, kadın devriminin kalbine yönelmiş bir saldırıdır.
Yaşam biçimi olarak devletsiz sistem
Bu bağlamda Rojava’nın “devletsiz sistem” iddiası romantik bir ütopya değil, Ortadoğu’nun tarihsel çıkmazlarına verilmiş siyasal bir yanıttır. Ulus-devlet formu bu coğrafyada çoğu zaman farklılıkları bastıran, siyaseti daraltan, toplumu disipline eden ve güvenliği özgürlüğün tasfiyesi için bir gerekçe olarak kullanan bir yapıya dönüştü. Devlet, kendisini toplumun üstünde konumlandırarak toplumun nefesini kesti. Rojava’nın ortaya koyduğu şey ise siyaseti topluma geri verme iddiasıdır: yönetimi tek bir merkezden değil, yerel iradelerden ve komünal örgütlenmeden üretmek. Ancak bu iddia, kadın öncülüğü olmaksızın sürdürülebilir değildir. Çünkü patriyarkanın geri dönüşü, her zaman merkezileşmenin ve hiyerarşinin geri dönüşünü de beraberinde getirir. Kadın devriminin kurumsallaştığı ölçüde, devletsiz sistem bir yönetim tekniği olmaktan çıkar; bir yaşam biçimine dönüşür.
Abdullah Öcalan’ın geliştirdiği demokratik ulus fikri de bu yaşam biçiminin siyasal ve sistemsel adıdır. Ortadoğu’daki tekçi ulus-devlet mantığı, birliği çoğu kez zorla sağladı; kimlikleri bastırdı, farklı olanı tehdit olarak kodladı. Rojava ise Kürt özgürlüğünü başkalarının yokluğu üzerinden değil, halkların birlikte yaşayabileceği bir toplumsal sözleşme üzerinden kurmaya çalıştı. Bu, aynı zamanda siyasal çoğulluktur. Farklı kimliklerin varlığı, devletin tolerans alanına sıkıştırılmadığında; toplum kendi siyasal zeminini kurabildiğinde, “birlik” artık bastırmanın değil, ortaklaşmanın adı olur. Kadın öncülüğü burada da belirleyicidir: çünkü kadınlar, halkların birlikte yaşamını yalnızca siyasi bir hedef değil, gündelik hayatın pratik gerçeği haline getiren en güçlü toplumsal bağdır. Erkek egemen siyaset çoğu zaman sınır çizer; kadın devrimi ise hayatı yeniden örer.
Bugün Şam merkezli yeni yönetimle yürütülen temaslar, işte bu tarihsel çerçevenin içinde değerlendirilmelidir. Bu görüşmeleri otomatik biçimde “yenilgi” diye okumak, devleti siyasal kazancın tek ölçütü haline getiren bir bakışın sonucudur. Oysa Rojava’nın özgünlüğü zaten “devlet” hedefli bir siyaset olmamasıdır; onun özgünlüğü, devletin dışında ve devletin karşısında toplumu örgütleme kapasitesi yaratmış olmasıdır. Burada mesele, masaya oturulup oturulmadığı değil; masada kadın devriminin akıbetinin ne olacağıdır. Çünkü anlaşmalar, gerçekte iki farklı aklın çatışma alanıdır: bir yanda merkezi egemenliği yeniden tesis etmek isteyen devletçi restorasyon; diğer yanda kadın özgürlüğü ve toplumsal demokrasi üzerine kurulmuş devrimci yaşam.
Rojava bir ‘kaybetti-kazandı’ hesabına sıkıştırılamaz
Bu nedenle Rojava’yı bir “kazandı-kaybetti” hesabına sıkıştırmak yerine şunu görmek gerekir: On yılı aşan süreçte Rojava, Ortadoğu’da kadın gerçeğini değiştirdi. Kadın artık yalnızca zulmün nesnesi, savaşın mağduru, geleneklerin kurbanı olarak değil; savunmanın, yönetimin ve toplumsal yeniden kuruluşun öznesi olarak kendini yazdı. Bu, bir askeri dengeyle ölçülemez. Bu, sınır çizgileriyle silinemez. Çünkü devrimlerin en kalıcı etkisi, kurumlarda değil, insanın kendini algılayışında ve toplumun “mümkün olanı” yeniden tanımlamasında ortaya çıkar.
Rojava Kadın Devrimi kazanılmış tarihsel bir mevzidir
Rojava’nın geleceği üzerine yürütülen her tartışmada temel ölçüt şu olmalıdır: Kadın özgürlükçü paradigma yaşayacak mı, kurumsallaşması büyüyecek mi, toplumda kökleşmesinin önündeki engeller nasıl aşılacak? Ortadoğu’da devrimlerin çoğu devlete çarparak tükenir; Rojava ise devlete çarpmadan önce, devletin kurduğu zihniyet düzenine çarpmış ve onu kırmıştır. Bu nedenle bugün “yenilgi” diye sunulan her şey, gerçekte bir hakikatin üstünü örtme çabasıdır: Rojava kadın devrimi, Ortadoğu’da iktidarın en eski formu olan erkek egemenliğine karşı kazanılmış tarihsel bir başarıdır.
Ve tam da bu nedenle, Rojava’nın en büyük kazanımı tek cümlede özetlenebilir: Kürt kadını Ortadoğu’da yeni bir zihniyet açığa çıkardı; bu zihniyet, devleti değil hayatı merkeze alan, iktidarı değil özgürlüğü kuran ve toplumu kadın öncülüğünde yeniden inşa eden bir tarihsel gerçekliktir.