Protestocuların mülklerine el koyma politikası: Hukuk cezalandırma aracına dönüşüyor

İran’da savaş ve ekonomik krizle birlikte protestoculara yönelik mülk müsaderelerinin arttığı belirtiliyor. Uzmanlara göre bu uygulamalar, hukukun hakları korumak yerine siyasi baskı aracı olarak kullanılmasına yol açıyor.

PERŞENG DEVLETYARİ

Haber Merkezi - İran’da savaş ve ekonomik kriz ortamında, özellikle protestocuları hedef alan mülklere el koyma uygulamalarında artış yaşandığı ifade ediliyor. Uzmanlar, bu politikaların hukukun koruyucu işlevini zayıflattığını ve siyasi cezalandırma mekanizmasına dönüştürüldüğünü belirtiyor. Bu durumun, yönetim yapısındaki derin krizin göstergesi olduğu ve devlet ile toplum arasındaki gerilimi daha da artırdığı vurgulanıyor.

Savaş koşullarına eşlik eden ekonomik baskılar; üretimde gerileme, tedarik zincirlerinde aksama, enflasyonun yükselmesi ve yaşam standartlarının düşmesi gibi sonuçlar doğuruyor. Ancak İran’da dikkat çeken unsurun, ekonomik krizin siyasi kontrol aracı olarak kullanılması olduğu değerlendiriliyor. Bu çerçevede mülklere el koyma uygulamalarının istisnai bir önlem olmaktan çıkıp yönetim mekanizmasının parçası haline geldiği ifade ediliyor.

Toplum ağır ekonomik ve psikolojik baskı altındayken, el koyma işlemlerinin “tazminat” ya da “güvenliğin korunması” gibi gerekçelerle meşrulaştırıldığı belirtiliyor. Oysa mülkiyet hakkının temel bir vatandaşlık hakkı olduğu ve yalnızca hukuki gereklilik, orantılılık ve adil yargılama güvenceleri çerçevesinde sınırlandırılabileceği vurgulanıyor.

Hukuk ihlalleri meşrulaştıran bir mekanizmaya dönüşüyor

Uygulamada ise el koyma kararlarının çoğu zaman muğlak suçlamalarla, yeterli delil olmadan ve sanıkların bağımsız avukata erişimi sağlanmadan alındığı ifade ediliyor. Bu durumun, hukukun hakları koruyan bir araç olmaktan çıkıp ihlalleri meşrulaştıran bir mekanizmaya dönüşmesine yol açtığı değerlendiriliyor. Böylece hukukun uygulanması ile kötüye kullanılması arasındaki sınırın giderek belirsizleştiği belirtiliyor.

Uzmanlar bu süreci “hukuki yağma” olarak tanımlıyor. Buna göre hukuki mekanizmalar, adaleti sağlamak yerine kaynaklara el konulmasını meşrulaştırmak ve bunları iktidar lehine yeniden dağıtmak için kullanılıyor. Hukuki dilin bu uygulamalara meşruiyet görüntüsü kazandırdığı, aynı zamanda itiraz yollarını sınırladığı ifade ediliyor.

Siyasal ekonomi açısından ise bu durum “el koyma yoluyla birikim” süreci olarak değerlendiriliyor. Kriz dönemlerinde kaynakların tabandan tepeye zorla yeniden dağıtıldığı, savaş ve ekonomik krizlerin bu süreci hızlandırdığı belirtiliyor. Bu modelin üretime dayalı ekonomi yerine rantın çıkarıldığı ve yeniden dağıtıldığı bir yapıyı güçlendirdiği kaydediliyor.

Ekonomik cezalandırma

Mülklere el koyma uygulamalarının siyasi baskıyla doğrudan bağlantılı olduğu da vurgulanıyor. Özellikle protestocuların hedef alınmasının “ekonomik cezalandırma” anlamına geldiği, vatandaşların yalnızca siyasi faaliyetleri nedeniyle değil ekonomik olarak da baskı altına alındığı ifade ediliyor. Bu durumun çok boyutlu güvensizlik yarattığı ve toplumsal güveni zedelediği belirtiliyor.

Hukuki açıdan bu uygulamaların sürmesinin, hukukun üstünlüğünde ciddi bir zayıflamaya işaret ettiği değerlendiriliyor. Hukukun iktidarı sınırlamak yerine genişletmek için kullanıldığı sistemlerde, yargı kurumlarının tarafsızlığını yitirdiği ve kontrol mekanizmasına dönüştüğü ifade ediliyor. Bu durumun krizlere dayalı bir siyasal ekonomi yarattığı ve uzun vadede toplumsal temelleri aşındırdığı belirtiliyor.

Uzmanlara göre protestocuların mülklerine el konulması yalnızca ekonomik bir uygulama değil, muhalefeti caydırmayı amaçlayan daha geniş bir cezalandırma politikasının parçası. Vatandaşların protestonun mülklerini kaybetme riski doğurduğunu görmesiyle kamusal alanın daraldığı ve siyasi katılımın maliyetinin arttığı ifade ediliyor.

Bu yaklaşımın “korkutmaya dayalı siyasal ekonomi” olarak tanımlandığı, mali ve hukuki araçların toplumsal disiplin sağlamak için kullanıldığı belirtiliyor. Bu kontrolün bireylerin ekonomik varlıklarına kadar uzandığı ve bu nedenle doğrudan baskıdan daha kalıcı etkiler yarattığı değerlendiriliyor.

Uluslararası hukuk açısından ise bu uygulamaların mülkiyet hakkının korunması, keyfi el koymaların yasaklanması ve adil yargılanma güvenceleri gibi temel ilkelere aykırı olduğu ifade ediliyor. Bu durumun yalnızca iç meşruiyeti değil, uluslararası alandaki konumu da zayıflatabileceği belirtiliyor.

Sosyal istikrarsızlık riski artabilir

Toplumsal düzeyde ise mülklere el koyma politikalarının devlet ile toplum arasındaki uçurumu derinleştirdiği, adaletsizlik duygusunu büyüttüğü ve kamu güvenini aşındırdığı kaydediliyor. Uzun vadede bu durumun sosyal istikrarsızlık riskini artırabileceği ifade ediliyor.

Sonuç olarak İran’da mülklere el koyma uygulamalarının, hukukun koruyucu işlevinden uzaklaşıldığını ve yönetim mekanizmasının parçası haline geldiğini gösterdiği belirtiliyor. Bu sürecin yalnızca ekonomik ve siyasi değil, aynı zamanda adalet kavramının anlamını da aşındıran yapısal bir dönüşüme işaret ettiği değerlendiriliyor.