‘Ortak talep aynıydı: İslam Cumhuriyeti gitmeli’
İran ve Rojhilat Kürdistan’da protesto eylemleri büyüyerek devam ederken, insan hakları aktivisti Sholeh Zamini, katliamların arttığına dikkat çekerek, “Her yerde dile getirilen ortak talep aynıydı: İslam Cumhuriyeti gitmeli” dedi.
ŞAHLA MUHAMMED
Haber Merkezi – İran ve Rojhilat Kürdistan’da Protestolar hala devam ediyor ve bu süreç birçok açıdan ele alınmayı gerektiriyor. Özellikle insan hakları bağlamında büyük önem taşıyan bu konu, dünyanın farklı ülkelerinin protestolara verdiği tepkileri ve uluslararası toplumun tutumunu da kapsıyor. Donald Trump’ın geçmişte defalarca insanları protestoya çağırmış olmasına rağmen bugün tamamen farklı ve yeni bir yaklaşım sergilemesi, bu çelişkiyi daha da görünür kılıyor.
Bu tür tutumlar ve talepler, İslam Cumhuriyeti’ni daha sert yöntemlere yöneltmiş; protestoların “terörizm” söylemiyle bastırılmasının önünü açmıştır. Bunun sonucunda İran sokaklarında protestocuların öldürülmesinde ciddi bir artış yaşanırken, uluslararası toplumun tepkisi büyük ölçüde sessizlik ve kayıtsızlıkla sınırlı kalmıştır.
İnsan hakları aktivisti Sholeh Zamini bu süreçte İran’da yaşanan isyanın neden ve sonuçları üzerine ajansımızın sorularını yanıtladı.
Protestoları ve protestocuların taleplerini nasıl değerlendiriyorsunuz? Temelde meşru olan bu taleplerin bazı gruplar, hareketler ve hükümetler tarafından istismar edilmesi hakkında ne düşünüyorsunuz?
İran halkına baktığımızda, taleplerini hem attıkları sloganlarla hem de sokaklardaki kitlesel varlıklarıyla son derece açık bir biçimde ortaya koyduklarını görüyoruz. Halk eşit haklar talep ediyor. 2022 yılında Mahsa Amini’nin öldürülmesinin ardından, ülkenin kuzeyinden güneyine, doğusundan batısına kadar insanlar sokaklara çıktı ve itirazlarını güçlü bir şekilde dile getirdi.
Bu süreçte çok sayıda insan hayatını kaybetti, yüzlercesi yaralandı ve bir kısmı kalıcı sakatlıklarla karşı karşıya kaldı. Tüm bu bedeller, yalnızca “Jin Jiyan Azadi” (Kadın, Yaşam, Özgürlük) sloganının pratikte hayata geçirilmesini talep ettikleri için ödendi.
Halkın verdiği mesaj son derece nettir: “Bu hükümeti istemiyoruz.” Çünkü mevcut yönetim, kadınlara eşitlik ve özgürlük sunamadığı gibi, yurttaşlarına insana yakışır ve normal bir yaşam da sağlayamamaktadır. İran halkı ne istediğini çok iyi bilmektedir ve bugün dile getirdiği en temel talep, İslam Cumhuriyeti’nin istifa etmesidir.
Buna karşılık İslam Cumhuriyeti, taleplere cinayetler ve ağır baskılarla yanıt verdi; insanları zorla ve şiddet kullanarak evlerine geri gönderdi, çok sayıda kişiyi tutukladı ve ölüm cezası da dâhil olmak üzere ağır yaptırımlar uyguladı. Bugün ise bu kez ekonomik krizlerin ardından protestoların yeniden alevlendiğine tanık oluyoruz. Çarşı esnafı ve işçileri, para birimindeki istikrarsızlığa ve hükümetin güvenilir bir piyasa düzeni kuramamasına karşı greve çıktı.
Ancak baskı yine gecikmedi. Grevin ikinci gününde protestoculara ateş açıldı, çok sayıda kişi yaralandı. Buna rağmen, yaşanan baskılar hakkında konuşmaya cesaret edenlerin sayısının giderek azaldığı görülüyor; çünkü korku iklimi topluma bilinçli bir şekilde dayatılıyor.
İslam Cumhuriyeti, İran halkını korku ve şiddet yoluyla kontrol altında tutmaya çalışıyor. Ancak çarşı protestoları kısa sürede ülke geneline yayılan gösterilere dönüştü. Küçük kasabalardan büyük metropollere kadar her yerde dile getirilen ortak talep aynıydı: İslam Cumhuriyeti gitmeli.
İran halkını bugün bir arada tutan temel gerçek, ezici çoğunluğunun bu rejimi artık istememesidir. Pratikte İslam Cumhuriyeti’ni destekleyenler yalnızca paralı güçler ve rejime bağlı çıkar çevreleridir. Bu kesimlerin geçimi ve ayrıcalıkları sistemin devamına bağlıdır; varlıklarını ise halkın kanı ve acısı üzerine inşa etmektedirler.
Bu hükümet yıllardır meşruiyetini yitirmiş durumda ve halk da uzun süredir sokaklara çıkarak “İslam Cumhuriyeti istemiyoruz” talebini açık ve yüksek sesle dile getiriyor. Ancak ne yazık ki, hükümetin bilinçli ve planlı politikaları sonucunda bu yeni halk eylemleri de yeniden şiddetle bastırıldı. Halkın kitlesel biçimde sokaklara çıkmasının hemen ardından, baskı güçleri daha önce “Jin, Jiyan, Azadî” devrimi sırasında uygulanan yöntemlere benzer şekilde av tüfeği saçmalarıyla ateş açtı.
Bu saldırılar, toplanmaları dağıtmak ya da insanları sözde “stratejik alanlardan” uzaklaştırmak amacıyla değil; protestocuları kör etmek, ağır biçimde yaralamak, sakat bırakmak ve hatta öldürmek için gerçekleştirildi. Amaç, insanları korku yoluyla sindirmek ve onları sokaklardan, en temel hakları olan protesto etme hakkından uzaklaştırmaktı.
Bugün çok büyük ölçekli ve örgütlü bir suç dalgasıyla karşı karşıyayız. Bazı kaynaklar, öldürülenlerin sayısının 12 ila 20 bin arasında olduğunu belirtirken, teyit edilmiş veriler de mevcuttur. Örneğin İran İnsan Hakları Örgütü, bugüne kadar en az 3 bin 400 kişinin ölümünü belgeledi. Ayrıca yalnızca tek bir hastanede 400’den fazla kişinin gözünün çıkarıldığına dair raporlar bulunuyor. Bununla birlikte, yaralılara müdahale eden doktorların tutuklanmasına ve güvenlik güçlerinin hastanelere yönelik doğrudan saldırılarına da tanıklık ediyoruz.Bu noktada temel soru şudur: Bu denli büyük çaplı ve organize suçlar uluslararası düzeyde nasıl gündeme taşınabilir? Bazı ülkeler geçmişte, protestocuların öldürülmesi hâlinde İslam Cumhuriyeti’nin sorumlu tutulması gerektiğini açıkça ifade etmişti. Ancak bugün bu yönde herhangi bir siyasi ya da hukuki sorumluluk mekanizmasının işletildiğine dair somut bir işaret görülmüyor.
Uluslararası toplumun bu sessizliği ve eylemsizliği nasıl açıklanabilir? Bu kayıtsızlık, insanlığa karşı işlenen suçların sürmesine nasıl zemin hazırlıyor?
İslam Cumhuriyeti’nin bugün yaptıkları, açıkça insanlığa karşı suç kapsamındadır ve bunun başka bir tanımı yoktur. Ortada bir halk katliamı vardır. İslam Cumhuriyeti, uluslararası platformlarda ve resmi medya aracılığıyla protestocuları “terörist” olarak göstermeye çalışsa da bu söylem gerçeklerle örtüşmemektedir. Nitekim Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Yüksek Komiseri, kalabalık içinde şiddet içeren davranışlar sergileyen kişiler bulunsa dahi protestocuların büyük çoğunluğunun sıradan sivillerden oluştuğunu açıkça ifade etmiş; sivillere ateş açmanın hiçbir koşulda meşrulaştırılamayacağını vurgulamıştır. Barışçıl gösteriler ya da çöp kutularının yakılması gibi münferit eylemler dahi, öldürmek amacıyla ateş açmanın gerekçesi olamaz.
Yaşananlar rastgele gelişmiş bir baskı süreci değildir. İslam Cumhuriyeti bu katliamı önceden planlamış, sistematik biçimde ve bilinçli bir şiddet politikasıyla hayata geçirmiştir. Bu uygulamaların insanlığa karşı suç dışında herhangi bir tanımı yoktur. Hükümet, işlediği bu suçları “terörle mücadele” söylemiyle meşrulaştırmaya çalışsa da gerçekler uluslararası kamuoyu açısından açıktır.
Her ne kadar uluslararası toplumun büyük ölçüde hareketsiz kaldığı yönünde yaygın bir kanaat olsa da, sınırlı da olsa bazı tepkiler ortaya çıkmıştır. Birçok ülke İslam Cumhuriyeti büyükelçilerini dışişlerine çağırmış, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi İran’daki durumu ele almak üzere bir toplantı düzenlemiştir. İnsan hakları savunucuları ise Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Konseyi’nin olağanüstü bir oturum toplaması için girişimlerde bulunmaktadır.
İran’daki insan hakları durumu üzerine görev yapan BM Özel Raportörü, grevlerin ilk gününden itibaren süreci yakından ve ciddiyetle takip etmektedir. Yeni yıl tatili süresince dahi Birleşmiş Milletler bünyesindeki ilgili mekanizmaların çalışmalarını sürdürdüğü belirtilmektedir. Ayrıca BM Bağımsız Gerçekleri Araştırma Komisyonu, daha önce “Jin, Jiyan, Azadî” protestolarının bastırılmasının insanlığa karşı suç teşkil ettiğini kamuoyuna açıklamış; halen belge, görüntü ve tanıklık toplamaya devam etmektedir.
İnternetin yaygın biçimde kesilmesi, uydu ekipmanlarının toplanması ve çeşitli merkezlere yönelik saldırıların temel amacı açıktır: Bu katliama ilişkin belge ve kanıtların kamuoyuna ulaşmasını engellemek. Ancak tüm engellemelere rağmen videolar ve açık tanıklıklar yayımlanmaya devam ediyor. Halk, ateş açanların iddia edildiği gibi “teröristler” değil, bizzat İslam Cumhuriyeti’nin güvenlik güçleri olduğunu kendi gözleriyle görmüştür.
İran İslam Cumhuriyeti yıllardır yalan söylemeye ve gerçeği çarpıtmaya alışkın bir rejimdir. İşlemeyi planladığı ya da işlediği her suçu sistematik biçimde muhalefetin üzerine yıkmaya çalışmıştır. Soğuk silahlarla gerçekleştirilen saldırılardan organize askeri operasyonlara kadar, her durumda kendi rolünü gizlemeyi hedeflemiştir. Ancak bugün bu gerçek hem İran halkı hem de uluslararası toplum açısından apaçık ortadadır.
Sonuç olarak, yaşanan tüm bu cinayetlerden doğrudan İslam Cumhuriyeti sorumludur. Bugün hesap vermekten kaçsa bile, yarın İran halkına karşı mutlaka hesap vermek zorunda kalacaktır.
Ele alınması gereken son derece önemli bir konu, Halk Seferberlik Güçleri’ne (PHG) bağlı unsurların İran’a olası girişi yönündeki haberlerdir. Eğer İslam Cumhuriyeti’nin vekil güçleri, İran halkının baskı altına alınması ve öldürülmesi gibi eylemlerde rol alıyorsa, bu aktörlerin nasıl hesap verebilir hale getirileceği ve söz konusu suçların kovuşturulması için hangi uluslararası mekanizmaların mevcut olduğu sorusu gündeme gelmektedir. Bu eylemlerin açık biçimde insanlığa karşı suçlar kapsamına girdiği ve yalnızca İran’la sınırlı kalmayıp Orta Doğu’nun farklı bölgelerinde de tekrarlandığı dikkate alındığında, failleri sorumlu tutacak etkili ve işlevsel mekanizmaların var olması beklenirdi. Ancak bugüne kadar görülen tablo, gerçek ve pratik bir hesap verebilirlikten ziyade, büyük ölçüde açıklamalar ve sözlü kınamalarla sınırlı kalındığını göstermektedir. Bu duruma ilişkin değerlendirmeniz nedir?
Uluslararası toplumun sadece pişmanlık ifade ettiğini söylemek doğru olmaz. Günümüzde birçok kişi bu izlenime sahip olsa da, eğilimler hesap verebilirliğe giden yolun yavaş da olsa şekillendiğini gösteriyor. Örneğin, 2009’da milyonlarca insanın sessiz gösterilerinin bastırılmasının ardından, Viyana’daki Birleşmiş Milletler önünde oturma eylemi düzenledik ve İran hükümetinin insanları öldürmesi gerekçesiyle İran için insan hakları özel raportörü atanmasını talep ettik. O dönemde talebimiz kabul edilmedi; ancak birkaç yıl sonra özel raportör onaylandı.
Bugün BM’de yalnızca birkaç ülkenin özel raportörü bulunuyor ve İran da bunlardan biri. Bu tesadüf değil; İran hükümetinin işlediği ağır, yaygın ve sistematik insan hakları ihlalleri bu durumu açıklıyor. Huzistan protestolarından ve ardından benzin protestolarından sonra, sivil toplum kuruluşları, cinayetleri belgelemek ve gelecekteki davalar için kayıt altına almak üzere bağımsız bir araştırma misyonunun kurulmasını talep etti; bu misyonun amacı hem suçların faillerini tespit etmek hem de onları yargılamaktı.
“Jin, Jiyan, Azadî” ayaklanması sırasında bu talep başarıyla karşılandı ve bağımsız bir BM araştırma misyonu kuruldu. Bugün ise insan hakları örgütleri, II. Dünya Savaşı sonrası faşist rejimlerin liderlerine uygulanan yöntemlere benzer şekilde, İslam Cumhuriyeti yetkililerinin Uluslararası Ceza Mahkemesi’nde yargılanmasını özellikle talep ediyor. Çünkü İslam Cumhuriyeti’nin gerçekleştirdikleri ve yapmaya devam ettikleri, insanlığa karşı işlenen suçların açık bir örneğidir.
Bunun en somut örneklerinden biri İran’daki cinsiyet ayrımcılığıdır. Zorunlu başörtüsü takmadıkları için hayatlarını riske atan ve sokaklara dökülen kadınlar, hükümetin geri adım atmadığını, aksine gücü olsaydı herkesi tutuklayıp baskı altına alacağını gösteriyor. Değişen şey, artık bu düzeyde şiddete maruz kalmayan İranlı kadınların ve halkın direncidir.
İran’da sistematik, yaygın ve geniş çaplı katliamlar—tek bir şehir veya bölgeyle sınırlı kalmamak kaydıyla—BM araştırma misyonu tarafından belgelenmiştir. Umudumuz, çok uzak olmayan bir gelecekte, İslam Cumhuriyeti liderlerinin ve bu suçları emreden ve işleyen herkesin Lahey’deki Uluslararası Ceza Mahkemesi önüne çıkarılmasıdır.
Peki, İran’a bağımsız bir araştırma heyetinin girip protestoculara karşı işlenen suçları belgelemesi için herhangi bir gerekçe var mıdır? Yayınlanan videolar ve hatta İslam Cumhuriyeti’nin kendisinden sızan bazı görüntüler, hangi suçların işlendiğini ve hükümetin bunları nasıl örtbas ettiğini göstermektedir. Ancak bu belgelerin resmi ve bağımsız bir kaydı, uluslararası hesap verebilirlik açısından son derece önemlidir.
İran’da böyle bir araştırma heyetinin bulunması mümkün müdür? Ayrıca, uluslararası kurum ve kuruluşlar ile yurt dışında yaşayan İranlılardan bu yönde herhangi bir talep gelmiş midir?
BM Özel Raportörü genellikle yılda iki kez İran’ı ziyaret etme talebinde bulunur ve bu talepler, İslam Cumhuriyeti’nin BM’deki misyonuna iletilir. Araştırma misyonu ziyareti takip eder ve aynı şekilde belgeler, ancak bugüne kadar bağımsız olarak ülkeye giriş yapabilmiş değildir. Bana göre, gerçek hesap verebilirliğin sağlanabilmesi için BM mekanizmalarının gözden geçirilmesi şarttır.
“Jin, Jiyan, Azadî” devriminden önce, İslam Cumhuriyeti Birleşmiş Milletler’de kadınların statüsüne ilişkin karar alma komisyonunun bir üyesiydi ve küresel düzeyde kadın hakları konusunda kararlar alabiliyordu. Ancak bu hareketin ardından, Birleşmiş Milletler, İslam Cumhuriyeti’ni komisyondan çıkardı; bu, BM tarihinde eşi benzeri görülmemiş bir adımdır. Umudumuz, İslam Cumhuriyeti’nin Suç Önleme ve Adalet Komisyonu dahil olmak üzere diğer karar alma komisyonlarından da en kısa sürede çıkarılmasıdır. Zira yaygın suçlar işleyen bir hükümetin uluslararası karar alma mekanizmalarında yeri olamaz; işleyişi adeta bir mafya hükümetini andırmaktadır.
İslam Cumhuriyeti iktidarı korumaya ve yandaşlarının ceplerini İran halkının kanıyla doldurmaya çalışsa da, gerçek şu ki, bu kişiler bir gün hesap verecek ve cezalandırılacaktır.
Umudumuz, İranlı kadınların yakında gerçek eşitliğe ve adil yasalara kavuşması, tüm İranlıların ise yoksulluktan ve insan hakları ihlallerinden uzak, onurlu bir yaşam sürebilmesidir. Bugünün sorunlarının çok uzak olmayan bir gelecekte çözüleceğine inanıyorum.