MSD Mısır Temsilcisi: Suriye’de toplumsal barış için kapsayıcı anayasa şart

MSD’nin Mısır Temsilcisi Leyla Musa, ülkede yaşanan son gelişmelerin istikrar değil, yeni kırılmalar ürettiğini belirterek; çözümün ise dış mutabakatlarda değil, tüm toplumsal bileşenleri kapsayan demokratik bir anayasa sürecinde yattığını söyledi.

ASMAA FATHI 

Kahire – Uzun ve yıkıcı bir savaşın ardından Suriye’de beklenen siyasi toparlanma gerçekleşmedi. Rejim değişikliğine rağmen demokratik dönüşüm sağlanamadı; toplumsal barış, ekonomik iyileşme ve güvenli geri dönüş koşulları oluşmadı. Artan kutuplaşma, nefret söylemi ve sahadaki ihlaller, ülkedeki güven krizini daha da derinleştirdi. Bu tabloyu değerlendiren Leyla Musa, geçiş sürecinin “tek renkli” bir anlayışla yürütülmesinin Suriye’yi istikrara değil, daha büyük kırılmalara sürüklediğini belirterek, kalıcı çözümün ancak katılımcı, adil ve anayasal bir yeniden yapılanma süreciyle mümkün olabileceğini ifade etti.

Bu çerçevede, Suriye Demokratik Konseyi’nin (MSD) Mısır Temsilcisi Leyla Musa, ajansımıza yaptığı değerlendirmede mevcut siyasi tabloyu, kışkırtıcı söylemlerin toplumsal barış üzerindeki etkilerini, ulusal diyalog perspektifini ve ortaklık, adalet ve tüm toplumsal kesimlerin adil temsiline dayanan bir geçiş sürecinin imkanlarını ele alıyor.

*Yıllar süren savaşın ardından, Suriye siyasi olarak nerede duruyor?

Suriye son dönemde son derece hızlı ve kapsamlı gelişmelere sahne oldu. Ancak bu değişimlerin büyük bölümü, yerel bir ulusal uzlaşı sürecinin ürünü olmaktan ziyade bölgesel ve uluslararası mutabakatların sonucu olarak şekillendi. Bu gelişmelerin bedelini ise en ağır biçimde Suriyeliler ödedi.

Geçiş hükümetine yakın bazı isimler ve medya figürleri de dahil olmak üzere çeşitli iç aktörlerin kışkırtıcı söylemleri, toplumsal dokuyu ve iç barışı doğrudan hedef aldı. Bu söylem hala güçlü biçimde varlığını sürdürüyor. Son aylarda yaşanan sahada infazlar, yağma ve talan olayları, cenazelere yönelik aşağılayıcı uygulamalar ve diğer hak ihlalleri, sosyal medya üzerinden ve hatta bazı resmi kanallar aracılığıyla yayılan açık kışkırtma dili eşliğinde gerçekleşti. Ortaya çıkan tablo, Suriye toplumunun farklı bileşenleri arasında ciddi bir güven krizine yol açtı. Aynı zamanda bu kesimlerle geçiş yönetimi arasındaki mesafe daha da derinleşti. Ülke bugün, farklı toplumsal kesimler arasında derin bir yarılma ve adeta bir ‘kan davası’ atmosferiyle karşı karşıya. Bu durum toplumsal güvenin temellerini sarstı ve bölünmeyi tehlikeli boyutlara taşıdı.

Resmi söylemde bu politikaların amacı ‘geçiş hükümetinin Suriye coğrafyasının tamamı üzerinde kontrol sağlaması’ olarak sunuldu. Ancak izlenen yöntem sağlıklı değildi. Çünkü güce dayalı bir kontrol anlayışı istikrar üretmez; aksine mevcut krizleri derinleştirir. Gerçek kontrol ancak uzlaşıyla, ortaklıkla ve diyalogla mümkündür. Güven krizinin zaten var olduğu bir ortamda dayatma ve fiili durum yaratma politikaları, yalnızca daha fazla kuşku, reddiye ve bölünme doğurur. Bu yaklaşım Suriyelileri birleştirmek yerine toplumsal yarılmayı daha da derinleştirdi. Hatta bazı kesimlerde, bu dışlayıcı siyasetin doğrudan sonucu olarak kendi kaderini tayin hakkı taleplerinin dillendirilmesine yol açtı.

*Bazı çevreler mevcut yönetimin bu gerilimleri beslediğini ve Suriyelilerin karar alma süreçlerine gerçek anlamda katılımını ya da toplumsal bileşenlerin adil temsiliyetini sağlayacak bir alan açmadığını savunuyor. Bu değerlendirmeyi nasıl yorumluyorsunuz?

Şu ana kadar gerçek anlamda bir Suriye–Suriye diyaloğundan söz etmek mümkün değil. Tanık olduğumuz süreç, büyük ölçüde tek taraflı alınan kararlar ve yayımlanan kararnamelerle ilerliyor; diğer toplumsal bileşenler ise neredeyse tamamen dışlanmış durumda.

Geçiş hükümetinde bazı isimlerin ya da bileşenlerin sembolik biçimde yer alması, onların söz konusu toplulukların gerçek beklentilerini temsil ettiği anlamına gelmiyor. Bu kişilerin varlığı, ne siyasi geçiş sürecine dair farklı vizyonların ne de Suriye’nin gelecekteki yönetim modeline ilişkin toplumsal taleplerin gerçekten yansıtıldığı anlamına gelir. ‘Tek renk’ anlayışına dayalı bu yaklaşımın sürmesi, kapsayıcı ve demokratik bir devlet inşa etme ihtimalini ciddi biçimde tehdit ediyor.

Öte yandan, 29 Ocak’ta Suriye Demokratik Güçleri ile yapılan anlaşmanın gerçek bir dönüm noktası olmasını umut ediyoruz. Bu anlaşma, ulusal diyalog sürecinde niteliksel bir sıçramaya kapı aralayabilir. Ama bunun için sürecin istisnasız tüm Suriyelileri kapsaması, gerçek bir Suriye–Suriye diyaloğuna dönüşmesi ve ülkenin tüm toplumsal çeşitliliğini yansıtan bir anayasanın hazırlanmasına zemin oluşturması gerekiyor. Suriye’de kadınların yaşadığı deneyimi tek bir çerçevede değerlendirmek mümkün değil. Çünkü savaş yıllarında kadınların karşı karşıya kaldığı koşullar, kontrol alanlarına ve bu bölgeleri yöneten güçlerin niteliğine göre farklılık gösterdi.

*Suriyeli kadınlar, özellikle Siyasi İslam’ın etkisi altına giren bölgelerde savaş yıllarında zor deneyimler yaşadı. Son gelişmeler ışığında kadınların günümüzdeki gerçekliğini nasıl değerlendiriyordunuz?

Siyasi İslamcı grupların hakim olduğu birçok kentte kadınlara yönelik şiddet ‘doğal’ ya da ‘meşru’ gösterildi; hatta sistematik bir baskı düzenine dönüştürüldü. IŞİD ve El Kaide gibi yapıların kontrolündeki bölgelerde kırbaçlama, infaz, zorunlu yaşam biçimleri dayatma ve kamusal alandan dışlama gibi uygulamalar kadınların gündelik gerçekliği haline geldi. 8 Aralık sonrasında ise bu modelin Suriye genelinde yaygınlaştırılmasına dönük bir eğilim gözlemlendi. Kadınların kıyafetine, davranışlarına ve hatta günlük yaşamın ayrıntılarına müdahale eden uygulamalar gündeme geldi. Bazı vilayetlerde mesai saatlerinde makyajın yasaklanması ya da belirli bir kıyafet dayatılması gibi kararlar bu yaklaşımın örnekleri arasında yer aldı.

Ancak Suriye toplumu, tarihsel ve kültürel çeşitliliği nedeniyle bu tek tipçi anlayışı bütünüyle kabul etmiyor. Ülkenin toplumsal dokusu, farklılıkları barındıran bir yapıya sahip. Bu nedenle söz konusu dayatmalara karşı açık bir toplumsal direnç ve itiraz hali de ortaya çıkmış durumda.

Buna karşılık, Kuzey ve Doğu Suriye’de görece farklı bir deneyim yaşandı. Bu bölgelerde kadınların kamusal, siyasal ve toplumsal hayata katılımı daha görünür oldu. Ancak son dönemde yaşanan olaylarda kadınlara yönelik şiddetin ve intikam pratiklerinin boyutu da dikkat çekti.

Cenazelere yönelik aşağılayıcı uygulamalar, kadın savaşçılarla alay edilmesi, saç örgülerinin kesilmesi ya da cenazelerin yüksek yerlerden atılması gibi sarsıcı görüntüler, kadını tek bir kalıba indirgemek isteyen aşırı erkek egemen bir zihniyetin yansıması olarak değerlendiriliyor. Tüm bu zorluklara rağmen, pek çok kadın bu tabloyu kabullenmiyor ve toplum içindeki doğal rollerini geri almakta kararlı. Kamusal hayatın farklı alanlarında aktif biçimde yer alma iradesini sürdürüyorlar.

Bununla birlikte mevcut durumun ideal ya da kolay olduğu söylenemez. Kadın haklarının gelecekteki Suriye Anayasası’nda güvence altına alınması ve kadınlar için güvenli ve adil bir ortamın inşa edilmesi, uzun soluklu bir süreci ve hem kadın hareketinin hem de toplumun ortak çabasını gerektiriyor.

*Tarihsel olarak yeni bir otorite oluştuğunda kadınların çoğu kez geri plana itildiğini görüyoruz. Bu nedenle kadınların önümüzdeki dönemdeki katılımını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Gerçek bir kadın katılımından söz etmek şu aşamada mümkün değil; ne nicelik açısından ne de nitelik açısından. Kişisel olarak ben, sayısal temsilden çok nitelikli katılımı önemsiyorum. Ancak sayı bakımından da tablo iç açıcı değil. Tüm bir hükümetin kurulup yalnızca bir kadının yer alması, kadınların konumunda köklü bir değişim yaşandığını göstermiyor. Yeni hükümetin attığı ilk adımlardan biri Kadın İşleri Kurumu’na bir müdür atamak oldu. Ancak söz konusu isim, kadınlar için tek bir modelin benimsenmesi gerektiğine dair açıklamalar yaptı. Bu yaklaşım özellikle feminist çevrelerde geniş bir tepkiye yol açtı.

Öte yandan, atama komisyonlarında kadınlara en az yüzde 20 oranında yer verilmesi öngörülmesine rağmen, bu orana dahi uyulmadı. Bu durum, kadın temsiline ilişkin verilen sözlerle uygulama arasındaki çelişkiyi bir kez daha ortaya koydu. Halk Meclisi’nde ise kadın sayısı altıyı geçmiyor. Yeni atama listelerinde kadın temsilinin artırılacağına dair bazı açıklamalar yapılsa da bu, otomatik olarak gerçek bir dönüşüm anlamına gelmiyor. Geçmiş deneyimler, atamaların çoğu zaman kadınların sorunlarını temsil etmekten ziyade, iktidarın gündemini yansıttığını gösterdi.

2011 öncesinde Suriye parlamentosunda kadın temsil oranı Arap dünyasının en yükseklerinden biri olarak yaklaşık yüzde 12 seviyesindeydi. Ancak bu oran, kadınların günlük yaşamına ya da özellikle kişisel statü yasaları gibi temel alanlardaki mevzuata olumlu bir yansıma üretmedi. Bu durum, gerçek güçlenmenin yalnızca sayısal temsille sağlanamayacağını ortaya koyuyor. Nitelikli ve etkili bir kadın katılımı, atamalar yoluyla değil; kadınların kendi temsilcilerini özgürce seçebilmeleri, taleplerini açıkça dile getirebilmeleri ve karar alma süreçlerine gerçek anlamda dâhil edilmeleriyle mümkün olabilir.

*Mülteciler dosyasına gelince… Savaşın sona ermesinin ardından beklenen “güvenli geri dönüş” neden gerçekleşmedi?

8 Aralık sonrasında Suriye’de yaşanan dönüşümler, büyük ölçüde iç dinamiklerin ürünü olmaktan ziyade bölgesel ve uluslararası mutabakatların sonucu olarak ortaya çıktı. Bu nedenle de gerçek ve kalıcı bir istikrara yol açmadı. Rejim değişmiş olsa da demokratik bir dönüşüm yaşanmadı; ekonomik ve toplumsal iyileşme de sağlanmadı.

Bugün hâlâ yerinden edilme krizi devam ediyor. Kamplar varlığını sürdürüyor, ülkenin altyapısının yaklaşık yüzde 80’i yıkılmış durumda. Suriyelilerin yaklaşık yüzde 90’ı –hatta günlük protestolar ve yaşanan ağır koşullar dikkate alındığında belki daha fazlası– yoksulluk sınırının altında yaşıyor. Son sel felaketleri ise insani durumun ne kadar kırılgan olduğunu bir kez daha gösterdi; binlerce çadır sular altında kaldı ve alternatif çözümler üretilemedi.

Geri dönmeyi düşünen bir mülteci için asgari güvenceler hayati önemdedir: güvenlik, iş imkânı, çocuklar için eğitim ve temel yaşam istikrarı. Ancak bu koşullar henüz sağlanmış değil. Bu nedenle sınırlı sayıdaki geri dönüşler de çoğunlukla, kendileri de ağır krizler yaşayan ülkelerden gelen mültecilerle sınırlı kaldı. Örneğin son dönemde Lübnan’dan yaşanan dönüşlerde olduğu gibi, birçok kişi tercihten ziyade zorunluluk nedeniyle geri dönmek durumunda kaldı.

*Son olarak, Suriye Demokratik Konseyi’nin (MSD) Suriye’de siyasi, ekonomik ve toplumsal istikrarın sağlanmasına yönelik bir gelecek vizyonu var mı?

Elbette net bir vizyonumuz var ve bu konuda kısa süre önce bir açıklama da yayımladık. Ancak her fırsatta şunu vurguluyoruz: Gerçek bir siyasi geçiş süreci olmadan; kapsamlı bir Suriye–Suriye diyaloğu sağlanmadan ve halkın beklentilerini, ülkenin tüm toplumsal bileşenlerinin çeşitliliğini yansıtan bir anayasa hazırlanıp kabul edilmeden; istikrar, kalkınma ya da yeniden inşa üzerine yapılacak her tartışma eksik ve anlamsız kalır.

Ancak bu çerçevede ilerleyen bir siyasi süreç sayesinde yaptırımların kaldırılması mümkün olabilir, uluslararası toplumla ilişkiler yeniden inşa edilebilir, yatırım için cazip bir ortam oluşturulabilir ve hem ülke içindeki hem de diaspora’daki Suriyeliler yeniden inşa sürecine güvenle katılabilir.

Bu koşullar sağlanmadan ekonomik kalkınma ya da yeniden imar üzerine söylenenler, sahadaki gerçeklikle örtüşmeyen temenniler ve sloganlar olmaktan öteye geçemez.