Sanam Ahmadi: İran’da ‘milli güvenlik’ sivil hakları askıya alma aracına dönüştü

İran’da savaş sürecini değerlendiren avukat Sanam Ahmadi, “güvenlik” gerekçesiyle hakların askıya alındığını, yargının denetim işlevini yitirdiğini ve kadın tutuklulara yönelik uygulamaların yapısal olduğunu söyledi.

ŞİLAN SAQZİ

Haber Merkezi – İran’da son savaşla birlikte siyasi tutuklular, gözaltına alınanların aileleri ve sivil aktivistler üzerindeki baskı yeni boyutlar kazandı. Son haftalar ve aylarda; yaygın gözaltılar, tutukluların yasal haklarından mahrum bırakılması, avukata erişim kısıtlamaları, zorla alınan ifadeler, ağır cezalar ve ayrıca mal varlıklarına el konulması, serbest bırakılma için yüksek kefaletler ve aileler üzerinde ekonomik baskı gibi konularda çok sayıda rapor yayımlandı. Bu süreç, birçok hukukçu tarafından, güvenlikçi bakış açısının adil yargılama ilkelerinin önüne geçmesinin bir göstergesi olarak değerlendiriliyor. Bu koşullarda, “yargı sistemi toplumun kontrol edilmesi ve baskılanması mekanizmasının bir parçası haline mi geldi?” sorusu her zamankinden daha fazla gündeme geliyor.

Ajansımızın sorularını yanıtlayan Rojhilat Kürdistan’da avukat Sanam Ahmadi, siyasi tutukluların durumu, mal varlığına el koyma, savaş koşullarında sanıkların hakları, zorla alınan ifadeler, güvenlikçi yaklaşımın yargı sistemi üzerindeki toplumsal etkileri ve müvekkilleriyle yaşadığı deneyimler hakkında değerlendirmelerde bulundu.

*Son savaş süreci ve ardından gelen güvenlik atmosferinde, muhalifler ve siyasi aktivistlerin yaygın şekilde gözaltına alınmasının yanı sıra; mal varlıklarına el konulması, banka hesaplarının dondurulması ve tutuklu aileleri üzerinde ekonomik baskı kurulmasına dair çok sayıda rapor yayımlandı. Bu süreç bir hukuk uygulaması mıdır?

Kesinlikle hayır. Son savaş sürecinde ve sonrasında yaşananlar, hukukun uygulanmasından çok, yargı ve güvenlik yapılarının toplum üzerinde kontrol aracı olarak kullanılmasıyla benzerlik göstermektedir. Savaş koşullarında devletler genellikle kamusal alanı tamamen kontrol altına almaya çalışır, ancak İran’da bu kontrol yalnızca güvenlik alanıyla sınırlı kalmamış, muhaliflerin ve siyasi tutukluların ailelerinin ekonomik ve geçim hayatına da yayılmıştır. Pratikte, güvenlik atmosferinin yoğunlaşmasıyla birlikte gözaltına alınan kişilerin aileleri üzerinde ekonomik baskının da arttığı görülmüştür. Yani devlet yalnızca muhalif kişiyi gözaltına almakla yetinmemiş, onun tüm yaşam çevresini istikrarsızlaştırarak toplumsal muhalefetin maliyetini artırmayı hedeflemiştir. Bu durum, yargı mekanizmasının adalet çizgisinden çıkarak toplumsal kontrol aracına dönüştüğü noktayı göstermektedir.

 

Örneğin, savaşın başlamasından sonraki haftalarda Rojhilat’ın bir şehrinde gözaltına alınan Kürt bir gencin ailesi, çocuklarının tutuklanmasının ardından banka hesaplarının incelemeye alındığını ve kısıtlandığını, babasının ise iş yerini sürdürürken güvenlik baskısıyla karşılaştığını belirtmiştir. Başka bir dosyada ise siyasi bir tutuklunun ailesi, çok yüksek kefalet bedelini karşılayabilmek için tüm tarım arazilerini satmak zorunda kalmış, ancak buna rağmen baskılar sona ermemiş ve mal varlığına el koyma tehdidi devam etmiştir. Ayrıca, savaşın yarattığı güvenlik ortamında gözaltına alınan bir muhalifin ailesi, iş yerlerinin defalarca güvenlik birimlerince ziyaret edilerek tehdit edildiğini ve bu nedenle çocuklarının durumu hakkında konuşmamalarının istendiğini aktarmıştır.

Bu örnekler, ekonomik baskının yalnızca yan bir sonuç olmadığını, aksine bir cezalandırma ve sindirme mekanizmasının parçası olduğunu göstermektedir. Hukuki açıdan bakıldığında da bu uygulamalar açıkça masumiyet karinesiyle çelişmektedir, çünkü birçok dosyada henüz kesin bir hüküm verilmemişken ekonomik yaptırımlar fiilen uygulanmaktadır. Bu koşullarda verilen mesaj açıktır: siyasi muhalefet ya da tutuklamalar hakkında bilgi paylaşmak yalnızca hapis riski doğurmaz, aynı zamanda ailenin ekonomik güvenliğini de ortadan kaldırabilir. Bu tür bir yönetim anlayışı, toplumda sürekli bir korku üretimi üzerine kuruludur.

*Bazı yetkililer son savaş sürecinde, savaş koşullarının sanık ve mahkumların bazı haklarının kısıtlanmasını gerektirebileceğini vurguluyordu. Böyle bir iddianın yasal bir dayanağı var mıdır?

Hayır. Aksine, son savaş sürecinde en tehlikeli eğilimlerden biri, “savaş koşulları” gerekçesiyle hukukun ihlallerinin normalleştirilmeye çalışılmasıydı. Oysa hukukun varlık nedeni tam da bu tür durumlar içindir; yani hukuk, kriz anlarında iktidarın keyfiliğini sınırlamak için vardır, kriz tarafından ortadan kaldırılmak için değil.

İran hukukunda, Ceza Muhakemesi Kanunu’ndan Cezaevleri Teşkilatı Yönetmeliği’ne ve Meşru Özgürlüklere Saygı ve Yurttaş Haklarının Korunması Kanunu'na kadar hiçbir düzenleme, savaş zamanında avukata erişim hakkının, aileye bilgi verilmesinin, sağlık hizmeti alma hakkının veya adil yargılanma ilkelerinin askıya alınabileceğini öngörmez. Ancak pratikte savaş atmosferi, bu hakların aşamalı olarak ortadan kaldırılmasının bir aracına dönüştü.

 

Örneğin, savaş günlerinde bazı Kürt siyasi tutuklu aileleri uzun süre boyunca yakınlarının nerede tutulduğundan haberdar olmadıklarını, hatta avukatların dosyalara tam erişim sağlayamadığını ve yasal başvuru süreçlerini gerçekleştiremediğini belirtmiştir. Bir dosyada, hasta bir tutuklunun ailesi defalarca tıbbi sevk talebinde bulunmuş, ancak bu talep, sağlık durumu ağır olmasına rağmen reddedilmiştir. Başka bir dosyada ise bir siyasi sanığın avukatı, davanın kararının etkili bir savunma imkanı ve dosyaya tam erişim sağlanmadan verildiğini ifade etmiştir.

Bu durum kritik bir noktayı ortaya koymaktadır: Hukuk resmen değiştirilmeden, uygulama biçimi değiştirilmekte ve sanık fiilen hak öznesi olmaktan çıkarılmaktadır. Böylece yargılama süreci özünden boşaltılmaktadır. Bu tür “fiilî hukuk askıya alınması”, kriz dönemlerinde hukuk devleti ilkesinin aşınmasının en belirgin göstergelerinden biridir. Sorun yalnızca bireysel hak ihlalleriyle sınırlı değildir, toplumun geneline, kriz anlarında temel hakların kolaylıkla askıya alınabileceği mesajı verilmektedir. Bu da kamu güveni ve adalet sistemine duyulan inancı ciddi şekilde zedelemektedir.

*Özellikle son savaş ortamında siyasi davalarda yargı sürecinin fiilen anlamını yitirdiğini söylüyorsunuz. Bununla neyi kastediyorsunuz?

Normal bir hukuk sisteminde mahkeme, gerçeğin ortaya çıkarıldığı yerdir; ancak son savaş süreciyle bağlantılı birçok siyasi davada mahkemeler, daha çok güvenlik birimlerinin aldığı kararların onaylandığı bir mekana dönüşmüştür. Yani önce güvenlik kurumları bir karar alıyor, ardından yargı yapısı bu kararı hukuki bir forma sokmakla görevlendiriliyor. Birçok dosyada önce gözaltı gerçekleşiyor, ardından bu gözaltıyı meşrulaştıracak hukuki bir anlatı oluşturulmaya çalışılıyor. Bu da hukuki sürecin doğal işleyişinin tersine çevrilmesi anlamına geliyor. Hukukta önce suçun ispat edilmesi, ardından yaptırım uygulanması gerekirken; burada önce ceza fiilen başlıyor, sonra dosya oluşturuluyor.

Örneğin son savaş sürecinde bazı resmi medya organları, yargılama süreci başlamadan önce gözaltına alınan kişileri “ajan”, “düşmanla bağlantılı” ya da “güvenliği bozan unsur” gibi ifadelerle kamuoyuna sundu. Bu durum özellikle bazı Kürt gençlerinin gözaltına alınmasıyla ilgili dosyalarda da görüldü; aileler çocuklarının durumundan habersizken, resmi medya onları çoktan suçlu ilan etmişti. Uzun süreli gözaltı, tek kişilik hücre, aileyle iletişimin kesilmesi, psikolojik baskı ve belirsizlik, tüm bunlar sanığı daha yargılama başlamadan yıpratan araçlara dönüşüyor. Böyle bir ortamda sanık gerçek anlamda savunma yapma imkanını kaybediyor ve mahkeme de bir yargılama merciinden çok güvenlik sürecinin bir parçası haline geliyor. Bu yalnızca bir yargı krizi değildir, aynı zamanda toplumsal bir krizdir. Çünkü insanlar davaların sonucunun önceden belirlendiğini ve mahkemelerin bağımsız hareket etmediğini düşündüğünde, hukuk artık bir güvence değil, tersine bir baskı mekanizması olarak algılanmaya başlar.

*Savaş sürecinde ve sonrasında yayımlanan zorla alınmış itiraflar nasıl bir rol oynadı?

Savaş ve savaş sonrası dönemde zorla alınmış itiraflar, güvenlikçi anlatının üretilmesinde daha belirgin bir araç haline geldi. Sağlıklı bir hukuk sisteminde itiraf, ancak kişinin özgür iradesiyle ve adil koşullarda verildiğinde hukuki değer taşır. Ancak uzun süreli tecrit, belirsizlik ve yoğun psikolojik baskı altında kalan bir kişinin beyanı gerçek anlamda “özgür irade ürünü” olarak kabul edilemez. Buna rağmen, bazı savaş bağlantılı siyasi dosyalarda, yargı süreci tamamlanmadan önce televizyonlarda yayımlanan itiraflar ya da güvenlik merkezli anlatıların kamuoyuna sunulduğu görüldü. Bu da temel amacın yalnızca suçun ispatı olmadığını, aynı zamanda topluma yönelik bir siyasi anlatı inşa edildiğini gösteriyor.

Örneğin bazı gözaltına alınan kişilerin aileleri, çocuklarının haftalarca süren tecrit ve psikolojik baskı sonrasında ruhsal olarak kırılgan bir halde, daha sonra devlet medyasında yayımlanan bazı ifadeleri kabul etmeye zorlandığını aktarmıştır. Bazı vakalarda ise ailelere diğer aile bireylerinin de gözaltına alınacağı tehdidinin, itiraf almak için bir baskı aracı olarak kullanıldığı ifade edilmiştir. Bu tür itiraflar yalnızca bireye yönelik bir baskı değildir, aynı zamanda toplumsal bir korku üretme mekanizmasıdır. Hükümet, her türlü muhalefetin sonunda yenilgiye uğrayacağı ve her türlü direnişin boşuna olduğu mesajını vermek istiyor.

Daha da kritik olan nokta, bu tür itirafların zaman zaman ağır cezaların, hatta idam kararlarının dayanağı haline getirilmesidir. Yani insan hayatı, ağır psikolojik baskı altında üretilmiş olabilecek beyanlara dayanarak belirlenebilmektedir. Sonuç olarak, itiraf gerçeğin yerine geçtiğinde, mahkeme artık gerçeği arayan bir kurum olmaktan çıkar ve iktidar anlatısını onaylayan bir yapıya dönüşür.

*Kadın siyasi mahkumlar üzerindeki baskının artmasına dair raporlar; aileyle iletişimin kesilmesi, tıbbi tedaviye erişimin sınırlandırılması ve ailelere yönelik gayriresmi baskılar gibi uygulamaları kapsıyor. Bu durum, İran İslam Cumhuriyeti’nde daha geniş ve yapısal bir modelin parçası olarak değerlendirilebilir mi?

Eğer meseleye yalnızca resmi açıklamaların düzeyinden bakarsak, savaşın mevcut durumu kökten değiştirmediğini, yalnızca şiddetini artırdığını söylemek gerekir. Kadın hapishanelerinde savaş döneminde yaşananlar, aslında daha eski bir mantığın, yani siyasi hayatın güvenlik merkezli hale getirilmesinin doğrudan devamıdır. Bu mantıkta hapishane, yalnızca cezanın infaz edildiği bir yer değildir, aynı zamanda toplumsal davranışın kontrol edildiği bir araçtır. Bu nedenle siyasi bir kadın mahkum, gözaltı anından itibaren normal bir hukuk statüsüne girmez. Daha çok “hakların askıya alındığı” bir alana dahil olur. Yani ne tüm haklardan tam anlamıyla yararlanabilir ne de hukuk onu açık ve şeffaf biçimde koruyabilir. Bu gri alan, güvenlikçi yorumların neredeyse sınırsız biçimde uygulanmasına imkan verir.

Savaş döneminde bu durum daha da belirginleşmiştir. Telefon görüşmelerinin kısıtlanması, dosya bilgilerine erişimin gecikmesi, avukatla görüşme hakkının sınırlandırılması ve sağlık hizmetlerine erişimde yaşanan aksaklıklar birçok kadın tutuklu dosyasında rapor edilmiştir. Ancak önemli olan, bunların tekil ve rastlantısal olaylar olmamasıdır; tekrar eden bir örüntü göstermeleridir. Örneğin bir Kürt kadın tutuklunun ailesi, savaşın ilk haftalarında onun durumu hakkında net hiçbir bilgiye ulaşamadıklarını, telefon görüşmelerinin sıkı şekilde kontrol edilip sınırlandığını, tedavi sürecinde ciddi gecikmeler yaşandığını ve bağımsız tıbbi değerlendirme imkanının ortadan kalktığını belirtmiştir. Aynı zamanda, aileye medya ve insan hakları kuruluşlarıyla iletişimi kesme yönünde gayriresmi baskılar uygulandığı ifade edilmiştir.

Bu örnekler birlikte değerlendirildiğinde, kadın hapishanelerinin yalnızca bir “tutma alanı” değil, aynı zamanda bedenin ve iletişim ağlarının siyasi olarak yönetildiği bir alan olduğu görülür. Yani kontrol yalnızca bireyin özgürlüğünü değil, ailesiyle, avukatıyla ve dış dünya ile kurduğu tüm ilişkileri kapsar. Buradaki temel mesele şudur: Böyle bir sistemde “hak” sabit bir kavram değildir, güvenlik mantığıyla uyumlu olduğu sürece var olan, aksi durumda geri çekilebilen koşullu bir kavrama dönüşür. Savaş ise bu mekanizmanın hızla ve daha az hukuki denetimle devreye sokulduğu bir zemin yaratır. Bu nedenle savaş döneminde kadın mahkumların yaşadığı durum, tek başına olağanüstü bir dönem pratiği olarak değil, mevcut yapısal düzenin bir yansıması olarak değerlendirilmelidir. Savaş sadece bu yapının görünürlüğünü artırmış, kriz anlarında nasıl daha sert işlediğini açığa çıkarmıştır.

*Resmi makamlar genellikle savaş ya da güvenlik koşullarında uygulanan kısıtlamaları “milli güvenlik zorunluluğu” ile gerekçelendiriyor. Bu kavram modern hukukta hala istisnai bir durum mu, yoksa İran İslam Cumhuriyeti’nde hukukun kalıcı olarak askıya alınmasının bir aracına mı dönüşmüş durumda?

Teorik olarak “milli güvenlik”, modern hukukta istisnai bir kavramdır; yani yalnızca çok sınırlı, geçici ve denetime açık durumlarda bazı hakların kısıtlanmasına izin verir. Ancak İran İslam Cumhuriyeti’nin yapısında bu kavram giderek bir istisna olmaktan çıkıp “hukukun yerine geçen bir ana gerekçe” haline gelmiştir. Son savaş sürecinde bu durum oldukça açık biçimde görülmüştür. Kadın tutuklulara yönelik kısıtlamalar, aileyle iletişimin kesilmesi, avukata erişimin sınırlandırılması ve sağlık hizmetlerinin geciktirilmesi neredeyse her durumda “güvenlik zorunluluğu” gerekçesiyle açıklanmıştır. Ancak bu “zorunluluk” ne net tanımlara sahiptir ne de ölçülebilir ya da bağımsız şekilde denetlenebilir. Bu belirsizlik, onu son derece esnek ve genişletilebilir bir yönetim aracına dönüştürmektedir.

Örneğin, bir kadın mahkumun ailesi savaş döneminde ziyaretlerin tamamen iptal edildiğini ve durum hakkında hiçbir resmi bilgi verilmediğini aktarmıştır. Bir avukat, müvekkilinin dosyasına erişimin ciddi şekilde kısıtlandığını ve savunma imkanlarının fiilen ortadan kaldırıldığını ifade etmiştir. Bazı vakalarda ise ağır sağlık sorunları olan tutukluların tedaviye sevk edilmediği veya geç müdahale edildiği görülmüştür. Bu örnekler birlikte değerlendirildiğinde ortaya çıkan tablo şudur: “Güvenlik” burada hukuku sınırlandıran bir çerçeve değil, hukukun nasıl uygulanacağını belirleyen bir üst ilkeye dönüşmüştür. Yani hukuk güvenliği tanımlamak yerine, güvenlik hukuku tanımlamaktadır. Bu durum çok katmanlı bir kontrol mekanizması yaratır: iletişimin kontrolü, bilgiye erişimin kısıtlanması, beden üzerindeki tıbbi kontrol ve dosya şeffaflığının ortadan kaldırılması.

Sonuç olarak, “hak” kavramı fiilen zayıflar, çünkü hak, evrensel ve sabit bir ilke olmaktan çıkar, güvenlik değerlendirmesine bağlı geçici bir ayrıcalığa dönüşür. Buradaki temel mesele, yalnızca savaş koşullarında geçici kısıtlamaların olup olmaması değildir. Asıl mesele, “güvenlik zorunluluğu” söyleminin istisna olmaktan çıkıp kalıcı bir yönetim biçimine dönüşmesidir. Bu durumda hukuk görünürde varlığını sürdürse bile içeriği boşalır ve işlevini büyük ölçüde kaybeder.