Kürt soykırımı: Enfal’den bugüne hafıza politikaları (2)
Enfal soykırımında Kürt halkına ve kadınlara yönelik sistematik katliamlar ve kadınların maruz kaldığı cinsiyete dayalı şiddet gün yüzüne çıkıyor. Toplu mezarlar ve hukuki sessizlik, adalet ve hafızanın nasıl gömüldüğünü gözler önüne seriyor.
ŞİLAN SAQİZÎ
Haber Merkezi – Dosyamızın bu bölümünde, Enfal soykırımının kadınlar üzerindeki özgül etkilerine odaklanarak, kadınların toplu mezarlarını, maruz kaldıkları toplumsal cinsiyete dayalı şiddeti ve bu gerçekliğin resmi tarih anlatıları ile adalet mekanizmalarından bilinçli biçimde dışlanmasını ele alıyoruz. Raporlara göre inkar politikaları ve yapısal sessizlik, Enfal’i geçmişte kalmış bir suç olmaktan çıkarıp bugün de süren kalıcı bir duruma dönüştürüyor.
Haber dosyamız, Enfal soykırımının bir imha projesi olarak nasıl işletildiğini inceliyor. Kürt halkının fiziksel ve sembolik olarak yok edilmesinde sistematik katliamlar, zorla kaybetmeler, evlerinden uzak yerlere gömülme pratikleri ve toplu mezarların merkezi rolü ele alınıyor. Cenazelerin Irak’ın güneyine taşınması politikasından adli tıbbın etkisizliğine, hukuki sessizlikten Baas sonrası Irak’ta hafızanın siyasi olarak yönetilmesine kadar uzanan bu analiz, adaletin, hakikatin ve kolektif hafızanın nasıl aynı anda toprağa, laboratuvara ve iktidar yapılarına gömüldüğünü ortaya koyuyor. Dolayısıyla haber dosyamız Enfal’in en fazla görmezden gelinen boyutlarından birine odaklanıyor: Kadınların toplu mezarları ve maruz kaldıkları cinsiyete dayalı şiddet. Dosyada bu gerçekliğin yalnızca fiziksel olarak değil, aynı zamanda anlatısal ve hukuki düzeyde de sistematik biçimde dışlandığına dikkat çekiliyor.
İşaretsiz toplu mezarlar
Dosyanın temel sorusu, Enfal projesi kapsamında kadınlara ait toplu mezarların kapsamı ve kanıtlarının ne olduğu ve bunun tarihsel ile hukuki adalet açısından nasıl bir anlam taşıdığıdır. 1980’lerin sonlarında yürütülen Enfal operasyonu sırasında kadınlar, yalnızca hedef alınan ailelerin üyeleri olmaları nedeniyle değil, aynı zamanda Kürt toplumunun hayatta kalma, hafıza ve sürekliliğinin taşıyıcıları olarak da cinsiyete özgü ve sistematik şiddetin hedefi haline getirildi. Enfal soykırımında 182 bini aşkın kurban arasında yer alan binlerce kadın, çoğu zaman herhangi bir resmi kayıt, ölüm belgesi ya da kimlik tespitine olanak tanıyacak veri olmaksızın işaretsiz toplu mezarlara gömüldü. Bu durum, kadınların hem fiziksel olarak yok edilmesini hem de hukuki ve tarihsel hafızadan silinmesini amaçlayan çok katmanlı bir imha politikasına işaret ediyor.
Katliam öncesi cinsel şiddet
Adli raporlar ve mevcut veriler, Aralık 2024’te Tell el-Şêxiyê (Tell al-Sheikhiyah) bölgesinde ortaya çıkarılan son bulgular da dahil olmak üzere, kadınlara özgü göstergeler taşıyan iskeletlerin varlığını açık biçimde ortaya koymaktadır. Bu göstergeler arasında doğurganlık çağında olunduğuna işaret eden bulgular, belirli kemik izleri ve kadınlara ait giyim kalıntıları yer almaktadır. İnsan Hakları İzleme Örgütü (HRW), Avrupa Adli Antropoloji ve Ateşkes Ağı (EAAF) ile Uluslararası Kayıp Kişiler Komisyonu (ICMP) gibi kuruluşlar, yalnızca bombalama ve diri diri gömülme vakalarına değil, aynı zamanda katliam öncesi cinsel şiddet, kadın ve çocukların erkeklerden sistematik biçimde ayrılması ve genç kadınların hedefli şekilde kaçırılması gibi insanlığa karşı suçlara işaret eden bulgulara da defalarca dikkat çekmiştir.
Ancak Enfal’in cinsiyet boyutu, adalet süreçlerinde, tarihsel yeniden yazımlarda ve kamuoyu anlatılarında endişe verici biçimde görünmez kılınmaktadır. Keşfedilen toplu mezarların büyük bir kısmı, katledilen kadınların kimliği, cinsiyeti ve yaşadıkları özgül deneyimler dikkate alınmaksızın, yalnızca sayısal ve istatistiksel bir çerçevede ele alınmıştır. Bu anlatısal boşluk, dışlanmayı derinleştirmekte ve adaletsizliği yeniden üretmektedir. Böylesi bir bağlamda, kadınlara ait mezarların tespit edilmesi ve onların deneyimlerinin kayıt altına alınması yalnızca bir insan hakları meselesi değil, aynı zamanda ölümden sonra dahi tarihsel inkarın hedefi haline gelen susturulmuş kadınlara seslerini iade etme çabasıdır. Bu tür bir tespit ve titiz adli takip olmaksızın adalet eksik kalır, tarih ise bir kez daha iktidar tarafından, bu kez silahlarla değil, anlatının silinmesi yoluyla yeniden yazılır.
Cezasızlık kalıcı hale geldi
Enfal suçunun üzerinden otuz yılı aşkın bir süre geçmesine rağmen, katledilenlerin aileleri açısından adalet, hesap verebilirlik ve tazminata ulaşmayı sağlayacak açık, kapsamlı ve bağlayıcı bir mekanizma hala oluşturulmuş değildir. Uluslararası Kayıp Kişiler Komisyonu (ICMP), İnsan Hakları İzleme Örgütü (HRW) ve Bağdat Adli Tıp Merkezi (MLD) gibi kurumların yürüttüğü çalışmalara rağmen, Enfal bağlamında uluslararası adalet, siyasi uzlaşmalar, yapısal yetersizlikler ve Irak’ın yerel ile merkezi yönetimleri arasındaki zayıf siyasi irade nedeniyle tıkanmış durumdadır. 2000’li yıllarda Irak Yüksek Ceza Mahkemesi dahil olmak üzere bazı eski Baasçı komutanlara karşı açılan davalar ise, bütünlüklü bir adalet sürecinin parçası olmaktan çok, siyasi hesaplaşmanın araçları haline gelmiştir. Bu süreçte, Enfal’in uygulanmasında kilit rol oynayan çok sayıda orta düzey ve yerel yetkili hiçbir zaman yargı önüne çıkarılmamış, cezasızlık kalıcı hale gelmiştir.
Federal Kürdistan Bölgesi’nde, açık bir ahlaki sorumluluk bulunmasına rağmen, siyasi kısıtlamalar, partizan ayrışmalar ve dış baskılar, adaletin resmi ve kurumsal hafızanın kalıcı bir parçası haline gelmesini engellemiştir. Cenazelerin teşhis edilmesi ve mağdurların kimliklerinin ailelerine iade edilmesi süreci dahi ciddi kaynak yetersizliği, sınırlı teknik uzmanlık ve yargısal engellerle karşı karşıya kalmış, bu nedenle binlerce aile hala kaybettikleri yakınlarından haber beklemektedir.
Benzer şekilde, uluslararası hukuk da tüm kararlar ve sözleşmelere rağmen, Irak hükümetini Enfal suçları için kapsamlı ve bağlayıcı bir adalet mekanizması işletmeye fiilen zorlamakta başarısız olmuştur. Ortadoğu’daki soykırımları yargılayacak özel bir uluslararası mahkemenin bulunmaması ise, Enfal’in tüm kapsamı ve belgelenmiş niteliğine rağmen resmi insan hakları tarihinin kenarında kalmasına yol açmıştır. Bu bağlamda adalet yalnızca gecikmiş değil, aynı zamanda seçici ve eksik bir karakter taşımaktadır. Enfal kurbanları sadece toplu mezarlara değil, uluslararası hafızaya da gömülmüştür, ulus-devlet sınırlarını aşan güçlü bir siyasi irade onları yeniden anlatının ve savunuculuğun merkezine taşımadıkça bu durum değişmeyecektir.
Meşrulaştıran medya anlatısı
Irak ve Suriye’deki çatışmalar bağlamında Enfal’in kolektif hafızası, özgür ve gerçek temelli bir yüzleşmeden ziyade, kontrollü anlatı kurguları, siyasi uzlaşmalar ve jeopolitik çıkarlar üzerinden şekillenmiştir. Bu süreçte hem yerel hem de uluslararası medya belirleyici bir rol oynamakta, kimi zaman hafızanın taşıyıcısı, kimi zaman ise planlı unutmanın bir aracı olarak işlev görmektedir. Kürt kadın ve çocuklarına ait toplu mezarların keşfine dair son haberler, AFP, Kürdistan2 ve Der Spiegel dahil, bu anlatısal kırılmayı açık biçimde ortaya koymaktadır. Uluslararası medyada çoğu zaman duygusal ve dramatize edilmiş temsiller öne çıkarken, yerel medyada anlatı kimi durumlarda siyasi ya da partizan meşrulaştırma zeminine çekilmektedir.
Bu anlatı pratikleri sonucunda mağdur, adaletin öznesi olarak değil, “güncel siyasi kimliğin” inşasında kullanılan bir araç olarak temsil edilmektedir. Federal Kürdistan Bölgesi, merkezi Irak hükümeti ve uluslararası toplumun Enfal’e dair anlatıları arasındaki farklılıklar, bu gerilimi daha da derinleştirmektedir. Hangi anlatının resmi kabul edileceği, kimin anlatma hakkına sahip olduğu ve hangi seslerin bilinçli biçimde dışlandığı soruları bu noktada merkezi bir önem kazanmaktadır. Özellikle cinsel şiddete maruz kalan kadınlara odaklanan anlatılar, ataerkil medya yapılarının daha radikal bir yüzleşmeden kaçınması nedeniyle çoğu zaman sansürlenmekte ya da etkisizleştirilmektedir.
Medya, karmaşık tarihsel gerçekliği bütünlüklü biçimde kaydetmek yerine, sıklıkla hafızayı “tüketilebilir klişelere” indirgemektedir: yas tutan kadın, evsiz çocuk, kahraman ya da suçlu erkek figürü. Bu yaklaşım, yapısal şiddetin çok katmanlı tarihsel ağını görünmez kılmakta, adalete hizmet etmek yerine kamuoyunu yöneten ve statükoyu yeniden üreten eksik ve siyasallaştırılmış bir hafıza rejimi yaratmaktadır. Medya bağımsızlığının yokluğunda Enfal’in anısı ya partizan arşivlerde gömülü kalmakta ya da kısa, bağlamdan kopuk uluslararası raporlarla sınırlanmaktadır. Kolektif, radikal ve uzlaşmaz bir yüzleşme projesi, anlatıyı siyasallaştırmanın tahakkümünden kurtarana kadar bu durum değişmeyecektir.
Siyasi sessizlik, yerine getirilmeyen vaatler
Enfal operasyonundan kırk yıl sonra, soykırımın açtığı yaralar hala iyileşmiş değildir ve hayatta kalanlar siyasi sessizlik, yerine getirilmeyen vaatler ve çarpıtılmış hafıza arasında sıkışıp kalmıştır. Bu durum, yalnızca faillerin yargılanmasının yeterli olmadığını, tarihsel, adli ve onarıcı boyutları içeren kapsamlı bir adalet programına acil ihtiyaç olduğunu göstermektedir. Böyle bir program, toplu mezarların bağımsız ve şeffaf biçimde kazılmasını, katledilenlerin resmi olarak kimliklerinin tespit edilmesini, DNA analiz sonuçlarının kamuoyuyla paylaşılmasını ve hayatta kalanların hukuki ile psikolojik iyileşme süreçlerine sistemli biçimde dahil edilmesini gerektirmektedir.
Irak ve Federal Kürdistan’da adalet arayışının bugün gelinen noktada çıkmaza girdiği, parçalı ve sınırlı adli ile yargısal girişimlerin yetersiz kaldığı dikkate alındığında, tam bağımsızlık ve şeffaflık sağlanmadığı sürece katledilenlerin ve hayatta kalanların ailelerinin haklarının bir kez daha göz ardı edilmesi kaçınılmazdır. Bu nedenle, adli soruşturmaların güvenilir ve sağlam kanıtlar temelinde yürütülebilmesi için tüm adli incelemelerin bağımsız denetime açık ve uluslararası standartlara uygun biçimde gerçekleştirilmesi zorunludur. Aynı zamanda, hayatta kalanların haklarını etkin biçimde takip edebilmeleri için katledilenlerin doğrulanmış kimlik bilgilerinin yer aldığı tam listenin kamuya açık ve erişilebilir olması gerekmektedir. Özellikle kadınlar ve çocuklar başta olmak üzere en savunmasız gruplar için kapsamlı sosyal, hukuki ve psikolojik destek politikaları geliştirilip hayata geçirilmedikçe, Enfal’a dair adalet arayışı eksik ve gecikmiş kalmaya devam edecektir.
Belgelemedeki ciddi boşluklar
Son olarak, hem psikolojik hem de sosyal boyutları kapsayan onarıcı adalet programları, kolektif hafızanın yeniden inşası ve tarihsel hakların gerçekleştirilmesinde kritik bir rol oynayabilir. Bu konular görmezden gelindiğinde, yalnızca baskı döngüsü tekrar etmekle kalmayacak, aynı zamanda resmi inkar ve tarihsel sessizlik güçlenecektir. Temel adımlar atılmadığı sürece, adalet yalnızca bir slogan olarak kalacak ve hayatta kalanlar yapısal şiddet ile çifte unutma riskiyle karşı karşıya bırakılacaktır. Irak’tan Federal Kürdistan dağlarına kadar yüzlerce toplu mezar tespit edilmiş olmasına rağmen, belgelemede ciddi boşluklar bulunmaktadır ve katledilenlerin cinsiyete dayalı sayımları çoğu raporda yer almamaktadır. Örneğin “X mezarında Y kadın ve Z çocuk gömüldü” gibi güvenilir toplu istatistikler henüz yayımlanmamıştır. Bu boşluk, yasal yapıların soykırımın cinsiyet boyutlarını görme yetersizliği veya isteksizliğini ortaya koymaktadır. Enfal’de cinsel şiddete dair kanıtlar, tanıklıklar ve nitel veriler (örneğin Choman Haredi’nin çalışmaları) mevcut olmasına rağmen, halen resmi kayıtlara ve istatistiksel analizlere yansıtılmamıştır. Bu durum, kadınlara yönelik şiddetin yapısal olarak inkarının ve tarihsel göz ardının devam ettiğini göstermektedir.
Cenazelerin uzağa gömülmesi
Cenazelerin gizlenmesi ve katledilenlerin Irak’ın güneyine nakledilmesine ilişkin çalışmalar halen karmaşık ve parçalıdır. Baas rejiminin, katledilenleri uzak bölgelere gömme nedenleri sistematik olarak analiz edilmemiş, çoğunlukla varsayım ve betimleme düzeyinde kalmıştır. Katledilenlerin kimlik listeleri ve DNA test sonuçları birçok durumda ya yayımlanmamış ya da ailelere yalnızca ara sıra sunulmuştur. Bu durum, kamuoyu hesap verebilirliği ve şeffaflık sürecini engellemektedir. Bu eksiklikler, yapısal ve siyasi iradeyle ele alınmadıkça ne adalet sağlanabilir ne de kolektif hafıza özgürleşebilir. Belgeler konusundaki bu sessizlik, 1980’lerde gaz ve kurşunla başlayan inkar politikasının devamını temsil etmektedir.
Enfal’in boyutlarıyla gerçekten yüzleşmek ve onlarca yıl süren inkar, unutma ve tarihsel çarpıtmayı sona erdirmek için yalnızca sempati göstermek yeterli değildir, siyasi ve hukuki yapılar da hesap verebilir olmalıdır. Bu bağlamda, Uluslararası Kayıp Kişiler Komisyonu (ICMP), bağımsız adli tıp merkezleri ve tarafsız insan hakları gözlemcilerinin katılımıyla, bağımsız bir uluslararası gerçeği ortaya çıkarma komisyonunun kurulması zorunludur. Komisyon, özellikle kadın ve çocukların toplu mezarlarını araştırmak, belgelemek ve raporlamak için tam yargısal ve saha yetkilerine sahip olmalıdır.
Kadınlara özel onarıcı adalet projeleri
Bir diğer zorunluluk, katledilenlerin isim, cinsiyet, yaş, gömülme yeri ve ölüm nedeni gibi bilgilerini kaydeden ve hayatta kalanlara sunan bir kamu kimlik veri tabanının kurulmasıdır. Bu veriler, yalnızca katledilenlerin kimliklerinin belirlenmesi için değil, aynı zamanda soykırımın tarihsel gerçeğinin yeniden inşası ve gelecekteki adli süreçler için de hayati önem taşımaktadır. Kadınlara özel odaklanarak onarıcı adalet programlarının uygulanması, mağdurların iyileşmesi ve toplumsal hafızanın yeniden inşası açısından kritik önemdedir. Aynı zamanda, üniversiteler, medya ve sivil toplum kuruluşlarının aktif katılımıyla mağdur merkezli tarih yazımının kurumsallaştırılması gerekmektedir, böylece resmi anlatı bir inkar ve çarpıtma aracı olmaktan çıkarılabilir. Hiçbir isim mezar taşı olmadan kalmayana kadar, gerçeğin ortaya çıkarılması ve adaletin sağlanması bugünün görevi olmalıdır, geleceğe bırakılacak bir vaad değil.
Bölgede Kürtlere yönelik katliamlar ve soykırımlar, izole ya da tesadüfi olaylar değildir, aksine tarihsel olarak tekrar eden, yapısal ve süreklilik arz eden süreçlerdir. Asıl sorun, bu suçların yaşanmış olması kadar, yeniden tekrarlanma ihtimalinin hala güçlü biçimde varlığını korumasıdır. Kürtlerin neden sürekli soykırım ve katliamlara maruz bırakıldığı sorusu, bu noktada temel bir yüzleşmeyi zorunlu kılmaktadır. Soykırım ya da kitlesel katliamlar bir anda gerçekleşmez, bu süreçler, önce söylemsel düzlemde insanlıktan çıkarma ile başlar. Irk ya da din temelli bu insanlıktan çıkarma mekanizması derinleştikçe, egemen ulus-devletin toplumu, “öteki” olarak tanımlanan Kürtlere yönelik şiddete pasif kalmaya, hatta bunu kabullenmeye hazır hale getirilir. Bu mekanizma, bölgedeki farklı hükümetler tarafından defalarca işletilmiştir.
Araçsallaştırılan din ve ırkçılığın etkisi
Irkçılık ve dinin araçsallaştırılması, Kürt soykırımlarının iki temel kolaylaştırıcısı olmuştur. Örneğin, Türk ırkçılığı uzun yıllar boyunca Kürtleri değersizleştiren ve onları yok edilebilir bir unsur olarak gören bir anlayışı kurumsallaştırmıştır. Diğer yandan, Kürtlerin İslam’ı kabul etme, yayma ve içselleştirme süreçlerinde tarihsel olarak önemli bir rol oynamış olmalarına rağmen, birçok İslami yorumda ve Müslüman ülkede Kürtler “öteki”, “mürted”, “kâfir” ya da yok edilmesi gereken bir unsur olarak sunulmuştur. Kürt Êzidîlere yönelik soykırım başta olmak üzere, pek çok Kürt soykırımının dini meşrulaştırma zemini bu anlayıştan beslenmiştir. Günümüzde dahi, kendilerini İslam adına konumlandıran bazı devletler ve silahlı gruplar içinde yer alan Kürt aktörler, bu ideolojik çerçeve içinde Kürtlere karşı düşmanlık üretmekte ve şiddet uygulamaktadır.
Tekrarlayan soykırımlar
Bu ideolojik zeminle birlikte, tarihsel olarak Kürtlerin güçsüz bırakılması, örgütsel parçalanmışlık ve uluslararası düzeyde korunmasızlık da soykırımların tekrarında belirleyici olmuştur. IŞİD’in yükselişi döneminde olduğu gibi, bugün Colani liderliğindeki yapının Kuzey ve Doğu Suriye’ye yönelik saldırıları sürecinde de ABD, İngiltere, Almanya ve Fransa gibi küresel güçlerin Kürtleri desteklemekten kaçınması dikkat çekicidir. Bu aktörler, tarihsel olarak devlet dışı aktörler yerine mevcut hükümetleri, hatta bazı durumlarda terörist yapıları tercih etmiş, Kürtler ise varoluşları üzerinden pazarlık yapılabilen, farklı aşamalarda “elden çıkarılabilen” bir unsur muamelesi görmüştür.
Kürt özgürlük mücadelesinin yaklaşık yarım asırlık tarihinde, bu süreci yavaşlatan, Kürtleri savunan ve bazı denklemleri değiştiren önemli mücadeleler de yaşanmıştır. Ancak gelinen aşamada, Kürdistan’daki tüm siyasi partiler, hareketler ve toplumsal yapılar, soykırımın tekrar etme riskini köklü biçimde yeniden değerlendirmek zorundadır. Önceki dönemlerden farklı olarak, daha derin bir farkındalık ve öz eleştiri geliştirilmediği sürece, Kürtlere yönelik bu tarihsel şiddet döngüsünün kırılması mümkün olmayacaktır.