Kolektif yara ve çöküş hayali: Toplumun totalitarizmle psikolojik yüzleşmesi

İran'da çöküş hayalleri umut, öfke ve korkuyla iç içe geçmiş olup, kolektif ruhu ve sosyal sermayeyi etkiliyor. Tarihsel deneyim, otoriter rejimlerin dönüşümünün karmaşık, çok katmanlı ve uzun bir süreç olduğunu göstermektedir.

KEZİ KURDİSTANÎ

Haber Merkezi - 20. yüzyıl ve bu yüzyılın başlarında, otoriter rejimlerin çöküşü sık rastlanan ancak oldukça heterojen bir deneyim olmuştur. Nazizmin yıkılmasından Hitler’in düşüşüne, Saddam ve Kaddafi’nin devrilmesine kadar, her birinin kendi süreci ve maliyeti olmuştur. Bu örnekler, otoriter rejimlerin çöküşünün doğrusal veya anlık bir süreç olmadığını gösteriyor.

Ekonomik yapıları, güvenlik ağlarını, yönetimin sembolik sermayesini ve elitlerin dağılımını aynı anda ve karmaşık biçimde hedef alan çok katmanlı, maliyetli ve uzun soluklu bir süreç söz konusu. Mucizevi bir çöküş veya “bir gecede devrilecek devlet” beklentisi, çoğu zaman kolektif fantezilerin ve medya anlatılarının ürünüdür. Siyasi psikanalitik açıdan bakıldığında, bu yanlış beklentiler doğrudan devlet baskısı kadar yıkıcı olabilir. Hızlı yeniden yapılanma umudu, alternatif bir kurumsal programın yokluğu ve farklı sınıflar arasındaki kimlik karmaşası, sosyal sermayeyi hızla aşındırır ve psikolojik yaraları derinleştirir.

Kurtarıcı çöküş imgesi

Bugün İran’daki kamusal söylemin merkezinde, gelecek, adalet ve intikam mesajları taşıyan birkaç “çöküş” imgesi öne çıkmaktadır. Bunlardan biri, kurtarıcı çöküş olarak adlandırılabilir: Yeni liderlerin gelişi veya yabancı müdahale ile iktidar boşluğunun hızla doldurulması ve siyasi düzenin bir anda canlanması fikri. Bu imge, başta rahatlatıcı görünse de tarihsel olarak nadirdir; yabancı otoriter devletlerin devrilmesi bile genellikle yıkıcı şiddet ve hizipsel rekabeti beraberinde getirmiştir. Böyle bir beklenti, kurumsal yeniden yapılanmaya hazırlığı engellerken, psikolojik düzeyde empatik bir yeniden yapılanmayı da zorlaştıran “kalıcı aşağılanma” ve intikam duygusu yaratabilir.

Özgürleştirici şiddet

Savaş ve çatışma çöküşü (şiddetli patlama): Tarihsel veriler, çöküşün genellikle sivil altyapının yıkılması ve büyük kolektif travmalar pahasına gerçekleştiğini gösteriyor; bu senaryo, iç savaş veya bölgesel saldırganlıkla birlikte ortaya çıkıyor. Bu fantezide, özgürlük “kanlı bir arınma” sonrası elde edilir. Ancak psikanalitik bakış açısına göre, bu “arınma mantığı” çoğu zaman birikmiş öfkenin ve bastırılmış kimliklerin yeniden üretilmesi fantezisinden kaynaklanır ve nesiller boyu kalıcı etkiler bırakabilir. Fanon’un sömürgecilikten kurtulma süreçlerindeki şiddete dair analizleri, özgürleştirici şiddetin hem ahlaki açıdan karmaşıklığını hem de derin psikolojik sonuçlarını net bir şekilde ortaya koymaktadır.

Aşamalı çöküş ve yeniden yapılanma

Aşamalı çöküş ve yeniden yapılanma (yavaş demokratikleşme): Bu senaryo, kurumların, yasaların ve sosyal bağların kademeli olarak değiştiği, yapıcı ama uzun vadeli bir süreçtir. Toplumsal aktörlerin geçişe dayanıklılık göstermesi, sivil kapasite geliştirmesi ve sağlam yasal temeller oluşturması gerekir. Psikanalitik açıdan bakıldığında, bu yol travmayı en az şiddetle yaşatan seçenek olarak öne çıkar; ancak baskı döneminde zarar görmüş kolektif direnç ve sembolik sermaye gerektirir. Bu imgelerin her biri, İran’ın kolektif psikolojik alanında umut, öfke, intikamcılık ve korku ile doludur. Grup teorisi perspektifinden bakıldığında, popülasyonların grup dinamikleri, psikolojik aktarım, makro grup özdeşleşmesi ve seçilmiş anılar gibi mekanizmalar da dahil olmak üzere, bu imgelerin nasıl pekiştiğini ve eyleme dönüştüğünü açıklar.

Bu imgelerin kolektif zihne taşınmasının birkaç temel nedeni vardır. On yıllar süren baskı, infazlar, sürgünler ve sosyal diyalog eksikliği, kolektif bilinçaltında bir dizi sembolik ve psikolojik yara bırakmıştır. Bu travma stoğu, intikamcı veya kurtarıcı anlatılar üretme eğilimini güçlendirir. Fanon ve sömürgecilikten arınma kuramcıları, bu süreci açıklamada önemli bir çerçeve sunar; yapısal şiddet, kolektif hayal gücünde şiddet içeren tepkilerin ortaya çıkmasını kolaylaştırır.

Muhalefetin kapasitesini parçalayan umut üretimi

Hukuk, basın ve sivil kurumlar yok edildiğinde veya zayıflatıldığında, insanlar hızla basit fantezilere veya ideal, acil alternatiflere umut bağlamaya başlar. Siyasi psikanalitik bir bakış açısından, güvenilir bir kurumsal ufkun yokluğu, bu fantezileri besleyen ve yavaş, gerçekçi yeniden yapılanma süreçlerinin oluşmasını engelleyen sembolik bir boşluk yaratır.

Yerli ve yabancı medya, siyasi aktörler ve sosyal ağlar, bu beklentilerin şekillenmesinde aktif rol oynar. Bazı projeler, çöküş fantezilerini teşvik ederek siyasi çıkar elde etmeyi amaçlarken; diğerleri, belirli siyasi akımları vurgulamak için kasıtlı olarak yüzeysel umutları güçlendirir. Bu "umut üretimi" süreci, kimi zaman koalisyonları pekiştiren, kimi zaman ise muhalefetin kapasitesini parçalayarak kontrolü artıran bir araç olarak işlev görür.

Yeni nesil, dijital araçlarla devrimin sembolik imgelerini yeniden okur ve yeniden üretir; ancak eski nesil, yenilgilerin ve baskıların anılarını taşır. Bu anıların kesişimi, rasyonel arabuluculuk olasılığını azaltan ve aşırılık ve fazlalığa yer bırakan karmaşık bir psikolojik alan yaratır.

Çöküş hakkındaki heterojen hayal gücü, sonuçsuz çatışmalara yol açan zehirli bir alan yaratır; bir yanda “hızlı ve özgürleştirici bir çöküş” vaaz edenler, diğer yanda ise “ihtiyatlı ve kademeli önlem” teorileri geliştirenler vardır. Psikanalitik açıdan, bu çatışma savunma mekanizmalarının çatışması olarak değerlendirilebilir: Şizoid eğilimler parçalanma fantezisine yönelirken, döngüsel kişilikler intikam ve arınma arzusuna saplanır; kolektif gruplar ise süreklilik kaygısından kaçmak, rakiplerini inkar etmek veya aşağılamak için bu mekanizmalara başvurur. Sonuç olarak, bu dinamikler kimlik mücadelelerinin, derin nefretin ve aceleci siyasetin üretimini yoğunlaştırır.

Yapıları değiştirmede gerçek bir etkinliği olmayan “sonsuz tartışma” mekanizması, politik psikanaliz perspektifinden, kaygının temsili bir eylemi olarak görülebilir. Yetersizlik ve titiz planlamayla yüzleşmek yerine, halk hayal ve suçlama döngüsünde kalır. Bu döngü yalnızca siyasi sermayenin israfına yol açmakla kalmaz, aynı zamanda toplumsal bölünmelerin ve sınıflar ile milliyetler arasındaki gerilimlerin yeniden üretilmesine de katkıda bulunur. Özellikle de “yabancı müdahale” veya dış aktörlere güvenmenin kaçınılmaz bir çözüm olarak öne sürüldüğü durumlarda bu etki daha belirgindir. Afganistan, Irak ve Libya deneyimleri, yabancı müdahalenin sivil toplumun organik çöküşüne ve şiddetle beslenen bir boşluğun oluşmasına yol açabileceğini göstermiştir. Psikanalitik açıdan bu olgu, kolektif öz temsilin termik gerilimini yoğunlaştırır ve yeni bağımlılık ilişkilerini doğurur.

Toplumsal bölünme sorunu

Daha az araştırılan ve gerekli olan şey, sınıflar, etnik gruplar, içeridekiler/dışarıdakiler ve hükümet yanlısı/karşıtları arasındaki toplumsal bölünmelerin psikanalitik analizidir. Her toplumsal bölünme, çeşitli aktörler tarafından istismar edilebilecek kolektif bir travma veya fantezinin alanıdır. Önemli siyasi-psikanalitik soru şudur: “Çöküş hayallerinden” kim faydalanır? Cevap basit değildir; Bazı yerel siyasi gruplar, sürgündeki muhalefet ve bölgesel veya uluslararası aktörler, genellikle halkın özlemleriyle örtüşmeyen, dengesiz çıkarlar peşindedir.

Çıkış yolu, ikili bir çaba gerektirir: operasyonel düzeyde sivil ve yasal kurumları yeniden inşa etmek ve aynı zamanda travmaları işlemek ve ortak sembolik sermayeyi yeniden inşa etmek için sosyo-terapötik çalışmalar yürütmek. Psikanalitik bir bakış açısıyla, gerçek diyalog alanları yaratmak, parçalanmış anlatıları ortak bir tarihe geri döndürmek ve empati bağını güçlendiren semboller yaratmak, siyasi yeniden yapılanmanın ön koşullarıdır. Patlayıcı fantezilere karşı çıkmak ve dış çözümlere güvenme cazibesine bilinçli bir şekilde direnmek, siyasi rasyonellik ve kolektif ruh sağlığı için elzemdir.

Sonuç olarak, totaliter bir rejimin çöküşü sadece siyasi bir olay değildir; bu tarihsel olgu, bir halkın psikolojik yeniden yapılanma alanıdır. Bu nedenle, herhangi bir siyasi değişim programına psiko-sosyal bir program eşlik etmelidir; Zorlu, kışkırtıcı ve zaman alıcı bir görev, ancak nüfusu yıkıcı fantezilerin tuzağından kurtarmanın ve daha adil bir kolektif yapının tohumlarını ekmenin tek yolu bu.