Kız kardeşliğin siyaseti: ‘Jin, Jiyan, Azadî’den radikal demokrasiye
Tahliye olan siyasi tutsak Anisha Asadollahi’nin Evin Cezaevi önünde Pexşan Ezîzî ve Werişe Muradi’nin isimleri olan pankartla eylem yapması, kız kardeşliğin yalnızca bir dayanışma duygusu değil, kurucu bir siyasal strateji olabileceğini hatırlatıyor.
PARSHANG DOLATYARİ
Haber Merkezi - 20 Şubat 2026’da, Evin Cezaevi önünde yaşanan sahne, yalnızca bir tutuklunun serbest bırakılması değildi; bir siyasal ufkun yeniden hatırlatılmasıydı.
Anisha Asadollahi, cezaevinden çıktığında elinde Pexşan Ezîzî ve Werişe Muradi’nin isimlerinin yazılı olduğu bir bez taşıyordu. Bu görüntü bir dayanışma jestinden fazlasıydı: Kız kardeşlik siyasetinin somutlaşmış haliydi.
Cezaevi duvarlarının dışında henüz egemen bir siyasal ufka dönüşmemiş olan bu siyaset, içeride - iktidarın en çıplak biçimiyle tecrübe edildiği yerde - ahlaki ve stratejik bir zorunluluk olarak beliriyor. Bu nedenle söz konusu an, sembolik olduğu kadar kurucu bir anlam da taşıyor.
Neden kız kardeşlik?
Bu sahne bizi temel bir soruya götürüyor: Toplumsal cinsiyet, sınıf ve milliyet kesişimlerinde ezilen kadınlar arasındaki özgürleştirici bağ neden hala İran kamusal alanında hegemonik bir güç haline gelemedi? 2022’de sokakları titreten “Jin, Jiyan, Azadî” değerleri neden zamanla sağcı otoriter söylemlerin gölgesinde silikleşti?
“Jin, Jiyan, Azadî” sloganı, Kürt kadın hareketinin düşünsel ve pratik birikiminden doğdu; Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın teorik çerçevesi ve PKK çevresindeki akımlar içinde formüle edildi. Bu yaklaşımda kadın yalnızca baskıya uğrayan bir özne değil, toplumun yeniden inşasının başlangıç noktasıdır. “Jineoloji” ise bilgiyi erkek egemen ve devlet-merkezli aklın tekelinden çıkarma iddiasıyla ortaya çıkar; tarihi bastırılmış bedenler ve yaşamlar perspektifinden yeniden kurmayı hedefler.
Slogan, Tahran ya da İsfahan’da yankılanmadan önce Kürdistan’ın dağlarında, Kuzey ve Doğu Suriye’deki özerk yönetim deneyimlerinde ve Avrupa diasporasında dolaşıyordu. İran bağlamında ise Jîna Emînî’nin katledilmesiyle birlikte ülke çapında bir isyanın merkezi göstergesine dönüştü. Ancak bu söz, yalnızca sokakta değil, cezaevlerinde de yaşıyordu. Yıllar önce Şirin Elemhuli’nin bu sloganı ranzasına yazması, küçük ama tarihsel bir hafıza eylemiydi.
Cezaevi bu anlamda bir bastırma mekanı olmanın ötesinde, özgürlük hafızasının arşivine dönüşür. Dışarıda henüz söylenemeyen içeride yazılır; risk ve cesaretle.
Kuramsal çerçeve: Ekonomi politikten epistemolojiye
Marksist feminizm, toplumsal cinsiyet baskısının kapitalist üretim ve yeniden üretim ilişkilerinden bağımsız düşünülemeyeceğini savunur. Ev içi emek, emek gücünün yeniden üretimi ve kadın bedeninin tarihsel sömürüsü, sermaye düzeninin görünmez temellerindendir. Kesişimsel feminizm ise baskı biçimlerinin birbirini güçlendirdiğini gösterir: Kürt bir işçi kadın aynı anda cinsiyetçi, sınıfsal ve etnik baskıya maruz kalır.
Jineoloji bu çerçeveyi genişletir; ulus-devleti erkek egemen ve otorite-merkezli tarih anlatısının taşıyıcısı olarak eleştirir. Kadın özgürleşmesini marjinal bir reform değil, epistemik ve kurumsal bir dönüşüm olarak kavrar. Marksist feminizm bedenin ekonomi politiğine işaret ederken, jineoloji bilginin ve siyasal ahlakın yeniden inşasına odaklanır. Bu iki yaklaşımın kesişimi, özgürlüğü yalnızca hukuki eşitlik değil, toplumsal ilişkilerin köklü dönüşümü olarak düşünmeye imkan verir.
Kız kardeşlik: Sadece bir duygu değil, strateji
Bu bağlamda kız kardeşlik, romantik bir dayanışma fikri değil, siyasal bir stratejidir. Farklılıkları inkar etmeden tanımak ve yaşanmış baskı deneyimleri üzerinden ittifak kurmaktır.
İran’da milliyet, sınıf ve ideoloji fay hatları birçok hareketi zayıflattı. 2022 ayaklanmasında kısa bir an için bu ayrımlar askıya alındı; Kürt kadın figürü ulusal özgürlük talebinin sembolüne dönüştü. Fakat zamanla sağcı otoriter söylemler bu radikal içeriği boşaltmaya yöneldi.
Tam da burada kız kardeşlik bir koruyucu ilke olabilirdi; çünkü kadın özgürlüğü ile radikal demokrasi arasındaki bağı görünür kılar. Zeyneb Celaliyan, Pexşan Ezîzî ve Werişe Muradi’nin cezaevine rağmen direniş ve mücadeledeki ısrarı, bu bağın içeride korunmaya devam ettiğini gösteriyor.
İçerisi ve dışarısı
Paradoks şudur: En güçlü dayanışma biçimleri çoğu zaman baskının kalbinde şekillenir. Cezaevi, disiplin ve izolasyon mekanı olsa da, bağların yeniden tanımlandığı bir alan haline gelebilir. Anisha Asadollahi’nin iki Kürt kadının adını taşıması, bu bağı içeriden dışarıya taşıyan bir eşik anıdır.
Dışarıda ise söylem rekabeti, medya gücü ve otoriter nostalji özgürlükçü değerleri gölgeler. Cezaevinde “ya birlikte mücadele ya da ayrı ayrı tükenmek” gibi keskin bir hakikat vardır; dışarıda ise rekabetçi siyasal mantık çoğu zaman ortaklığı aşındırır.

Kurumsallaşma meselesi
Kız kardeşlik kamusal ve kurumsal bir siyasete dönüşmediği sürece, özgürlük enerjisi ideolojik çekişmelerde dağılma riski taşır. Eğer bu ilke sivil ağlarda, sendikalarda ve kültürel alanlarda kalıcı biçimler kazanırsa, radikal bir demokrasinin temeline dönüşebilir.
Sorun, kız kardeşliğin çoğu zaman etik bir ideal olarak kalmasıdır. Oysa ihtiyaç duyulan şey, onu örgütsel bir mantığa dönüştürmektir: İşçi, Kürt, öğrenci ve öğretmen kadınlar arasında sürdürülebilir ağlar; deneyimi meşruiyet kaynağı sayan yatay karar mekanizmaları; farklılıkları bastırmayan, onları kolektif güce çeviren ittifaklar.
Ancak bu koşullarda “Jin, Jiyan, Azadî” slogan olmaktan çıkıp siyasal alanın yeniden inşasının altyapısına dönüşebilir.
Merkezde kadın özgürlüğü
Bugün Anisha Asadollahi’nin elindeki isimler bize bir ihtimali hatırlatıyor: Kız kardeşlik en karanlık mekanlardan doğabilir ve yeni bir siyasal ufku işaret edebilir. Bu ufukta kadın özgürlüğü siyasetin kenarında değil, merkezindedir.
“Jin, Jiyan, Azadî”nin kalıcılığı belki de buradan gelir. O yalnızca bir slogan değil; yaşamı yeniden kurma, siyaseti yeniden tanımlama ve kız kardeşliği istisna değil kural haline getirme çağrısıdır. Eğer bu çağrı kurumsal ve kolektif bir biçim kazanırsa, İran ve Kürdistan’da siyasal tahayyülün yönünü değiştirme potansiyeline sahiptir.