Kamusal alanda genç kadınlar: Temsil yetmez, söz hakkı gerek

Onlarca yıldır Filistin ve Ürdün'de kadın haklarını savunan aktivist Suad Ebu Diyye'ye göre feminist hareket kendi içindeki kuşak uçurumunu kapatmadan ilerleyemez. Toplumsal baskı altında ezilen genç kadınlar için sembolik temsil artık yeterli değil.

ASMAA FATHI

Kahire- Arap dünyasında feminist ve insan hakları hareketleri onlarca yıllık bir birikime sahip olsa da bu birikimin taşıyıcıları çoğu zaman aynı yüzler, aynı isimler oldu. Konferans salonları, tartışma platformları ve savunuculuk ağları; deneyimi kuşaktan kuşağa aktarmak bir yana, yeni seslere kapılarını büyük ölçüde kapattı. Genç kadınlar bu yapıların içinde zaman zaman görünür kılındı, ancak nadiren gerçekten duyuldu.

Bu tartışma, aynı zamanda çeşitli Arap ülkelerinde kadınların yaşadığı daha geniş bir gerçeklikle bağlantılıdır. Hukuki ve toplumsal ayrımcılığın şiddetle iç içe geçtiği bu coğrafyada savaş ve silahlı çatışmaların etkileri de bu tabloya eklenince kadınlar ve kız çocukları en kırılgan ve en çok hedef alınan kesim haline gelmektedir.

Genç kadınların gerçekliği değişti

Feminist ve insan hakları aktivisti Suad Ebu Diyye, Filistin ve Ürdün'de kadınlar ve kız çocuklarıyla onlarca yıla yayılan çalışma yaşamını aktarmaktadır. Bu süreçte onların hukuki ve sosyal davalarını takip etme konusunda kapsamlı bir deneyim biriktiren Suad Ebu Diyye, siyasi, kültürel ve hukuki zorlukların iç içe geçtiği ortamlarda kadın haklarını savunmuştur. Saha çalışması ve eşitlik ile kadınların güçlendirilmesine odaklanan kurumlardaki deneyimi sayesinde genç kadınların gerçekliği, kamusal yaşama katılımlarının önündeki engeller ve ayrımcı yasaların, savaşların ile çatışmaların gündelik yaşamlarına etkileri üzerine eleştirel bir bakış açısı geliştirmiştir.

Suad Ebu Diyye ile feminist hareketin bölgedeki tablosunu, insan hakları kurumlarının adalet ve eşitlik mücadelesini sürdürebilecek yeni bir kadın öncü kuşağı yetiştirmedeki rolünü ve kendisinin uzun yıllara dayanan kadın hakları savunuculuğu deneyimini değerlendirdi.

*Kamusal alanda genç öncülüğün önemi giderek daha çok konuşulur hale geldi. Siz feminist ve insan hakları çalışmalarında genç kadınların güçlendirilmesini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Genç kadınlara odaklanmak son derece önemlidir; üstelik bu yalnızca kız çocukları ve genç kadınlar için değil, genel olarak tüm gençlik için geçerlidir. Zira toplumsal değişim, yeni nesiller ile birlikte çalışmadan, yıllar içinde biriken deneyim ve bilgiyi onlara aktarmadan gerçekleşmez.

Genç kadın ve erkeklerle çalışarak onlara savunuculuk ve kadın haklarına ilişkin bilgi ve deneyimi aktardığımızda, mücadeleyi sürdürebilecek, daha adil yasalar ve daha az ayrımcı toplumsal pratikler talep edebilecek yeni bir kuşak yetiştirilmiş olur.

Yasalar, toplumsal bakış açısı veya kadın-erkek eşitliği konusunda hedeflediğimiz değişim; bu davaları benimseyen ve ileride savunabilecek genç kadın ve erkekler olmadan gerçekleşemez.

Bu nedenle özellikle genç kadınlarla yürütülen çalışmanın son derece önemli olduğunu düşünüyorum. Bu çalışma, sivil toplum kuruluşlarının, özellikle de kadın örgütlerinin temel faaliyetlerinin ayrılmaz bir parçası olmalıdır. Çünkü bu kurumların geleceği ve bu yolun ilerleyen dönemlerde kim tarafından sürdürüleceğini düşünmesi gerekmektedir.

*Bazı yaş gruplarındaki kadın ve genç kızların kamusal alandan dışlandığına dair tartışmalar giderek yoğunlaşıyor. Feminist ve insan hakları kurumlarında genç kadınların dahil edilme sürecini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Kendi deneyimlerime dayanarak şunu söyleyebilirim: Genç kadınlar insan hakları ve feminist çalışmalardan uzun yıllar boyunca fiilen dışlandı. Bazı kurumlar artık genç nesilleri dahil etmenin öneminin farkına varmaya başlamış olsa da çok uzun süre boyunca aynı yüzler, aynı kişiler konferanslarda, etkinliklerde ve tartışma platformlarında yer aldı.

Bu, benim için gerçek bir sorun. Herhangi bir insan hakları ya da feminist hareket aynı çevreler ve aynı kişilerle kapalı kalmaya devam ederse sürdürülebilirliğini yitirir. Bu nedenle bazı kurumların genç kadın ve erkekleri insan hakları ve feminist çalışmalara dahil etme zorunluluğunun farkına varmaya başladığını düşünüyorum. Atılan adımlar henüz kırılgan ya da sınırlı olabilir; ancak bu, yine de olumlu bir gelişmedir.

Bugün Kahire'de bir grup genç kadın ve erkekle bir arada olmam, yeni nesillerin katılımının önemine dair artan bir bilincin göstergesi olarak değerlendirilebilir. Bununla birlikte sembolik ya da biçimsel bir temsilin çok ötesine geçmemiz gerekmektedir. Genç kadınların yalnızca izleyici ya da fotoğrafın bir parçası olarak yer alması yeterli değildir; onlara gerçek anlamda etki yaratma, katılma ve karar alma süreçlerinde yer edinme imkânı tanınmalı, yalnızca tamamlayıcı bir unsur olarak değil, bu çalışmanın gerçek ortakları olarak görülmelidirler.

*Arap toplumlarında erkek egemen yapının sürekliliği göz önünde bulundurulduğunda, bu yapının kadınlar ve genç kadınlar üzerindeki etkisini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Erkek egemenliğinin aile içinden iş piyasasına, kamusal alana uzanan pek çok düzeyde belirleyici olduğu ataerkil toplumlarda yaşamaya devam ediyoruz. Kadınlar genel olarak, genç kızlar ise özel olarak büyük ölçüde dışlanmış durumdadır. Buna ek olarak pek çok Arap ülkesinde kadınları etkileyen ayrımcı yasalar varlığını sürdürmektedir: Şahsi statü yasaları, ceza yasaları ve daha adil ve eşitlikçi bir hale getirilmesi için köklü değişiklikler gerektiren diğer mevzuat bunların başında gelmektedir.

Bu ortam genç kadınları doğrudan etkiliyor. Kamusal alana ya da insan hakları ve feminist çalışmalara adım atmaya çalışan genç bir kadın, kendini rolünü ve kapasitesini küçümseyen ya da onu henüz katılım ve etki yaratmaya hazır saymayan toplumsal bir bakış açısıyla yüz yüze buluyor. Bu nedenle bu erkek egemen zihniyetle yalnızca yasalar aracılığıyla değil, toplumsal çalışmalar, farkındalık oluşturma ve kadınlarla kız çocuklarının kamusal alana katılımını güçlendirme yoluyla da mücadele edilmesi gerektiğini düşünüyorum.

Gönüllü çalışmanın da bu süreçte büyük önemi olduğuna inanıyorum. Özellikle 1980'lerde gönüllülük, feminist hareketin ve kamusal çalışmanın temel bir bileşeniydi; ancak zamanla odak ücretli kurumsal çalışmaya kaydı. Herkesin bir gelir kaynağına ihtiyacı vardır elbette; fakat aynı zamanda genç kadınların toplumsal sorunlara ilişkin deneyim ve farkındalık kazanabilmesi için toplumsal katılım ve gönüllülük anlayışının yeniden güçlendirilmesine de ihtiyaç duyulmaktadır.

*Bölgede pek çok ülkede yasa ve krizlerin birbirine benzediği göz önüne alındığında, savaş ve silahlı çatışmalar ortamında farklı Arap ülkelerindeki kadınların durumunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Arap coğrafyasındaki kadınlar; hukuki, toplumsal, ekonomik ve iş piyasasındaki ayrımcılık ile şiddetten kaynaklanan büyük bir ortak acıyı paylaşmaktadır. Pek çok Arap ülkesindeki ceza yasaları ve şahsi statü yasalarına bakıldığında bunların birbirine ne denli benzediği, adeta ülkeden ülkeye küçük farklılıklarla tekrarlanan kopyalar olduğu görülmektedir. Bu durum, egemen erkek egemen zihniyetin Arap toplumlarının büyük çoğunluğunda hâlâ güçlü biçimde varlığını koruduğunu ortaya koymaktadır.

Mısır'da, Ürdün'de, Filistin'de ya da Suriye'de yaşayan kadınlar; gerek yasalar gerekse gündelik pratikler, toplumsal şiddet ya da iş piyasasındaki şiddet aracılığıyla benzer ayrımcılık biçimleriyle karşı karşıya kalmaktadır. Bu nedenle Arap coğrafyasındaki kadınların pek çok ortak davası olduğunu ve bu ülkelerdeki kadın mücadelesinin birbirinden bağımsız düşünülemeyeceğini savunuyorum. Çünkü hepimiz aynı zorluklarla, aynı yasa değişikliği ihtiyacıyla ve daha fazla adalet ile eşitlik talebiyle mücadele ediyoruz.

Silahlı çatışma ve savaş bölgelerinde kadınlar ile çocuklar en kırılgan ve ihlallere en açık kesimi oluşturmaktadır.

Filistin'de kadınlar askeri kontrol noktalarında doğum yapmak zorunda kalabiliyor; bu, son derece ağır bir hak ihlali biçimidir. Sudan'da ise kadınlar açlık, yoksulluk, yerinden edilme ve temel ihtiyaçlarına erişememe gibi ağır koşullarla boğuşmaktadır.

Dolayısıyla çatışma bölgelerindeki kadınlar yalnızca savaşın, işgalin ya da zorla göçün sonuçlarıyla değil, toplumlarda zaten var olan ayrımcılık ve şiddetle de eş zamanlı olarak yüzleşmek durumundadır. Bu durum, acılarını katmerleştirmekte ve çok daha karmaşık bir hal almaktadır.

*Mevcut zorluklara rağmen son yıllarda kadınların liderlik ve karar alma pozisyonlarındaki varlığının nasıl geliştiğini düşünüyorsunuz?

Son yıllarda gerçek bir ilerleme yaşandığı şüphe götürmez. Kadınlar artık yargıda, parlamentoda, karar alma mekanizmalarında ve iş piyasasında daha fazla yer bulmaktadır. Eğitim ve istihdama erişim bakımından da kayda değer bir ilerleme sağlanmış olup bu göz ardı edilemeyecek önemli bir gelişmedir.

Ne var ki bu durum, kadınların koşullarının artık tam anlamıyla adil olduğu anlamına gelmiyor. Kadınların kamusal alana gerçek anlamda entegrasyonu için hala çok daha büyük bir çabaya ihtiyaç duyulmaktadır.

Pozitif ayrımcılık ya da kadınlara belirli sayıda koltuk ayrılması fikri başlangıç aşaması için önemli bir adım olabilir; ancak bu, nihai hedef değildir. Benim açımdan gerçek hedef, kadının bu konumlara yalnızca kendisi için ayrılmış bir kota ya da oran olduğu için değil, kendi yetkinliği ve kapasitesiyle ulaşmasıdır.

Kadın meselesine toplumlar ve kurumlar nezdinde gerçek bir inanç duyulmasına hala ihtiyaç vardır; zira kadınların kamusal alana ve karar alma süreçlerine tam ve adil katılım hakkına ilişkin gerçek bir kanaate dayanmayan hiçbir ilerleme kalıcı olamaz.