Kahrizak ve dayatılan sessizlik: Kadınların ölümleri anlatılmadığında…

Kahrizak’ta protesto eden kadınların kimliği belirsiz cenazelerine dair rapor, anlatılmasına ve yas tutulmasına bile izin verilmeyen ölümleri; sokakta başlayıp kolektif hafızada süren bir silinme sürecini ortaya koyuyor.

ŞEİLA GHASEMKHANİ

Haber Merkezi- Tarbiat Modares Üniversitesi Öğrenci Bilimsel Birliği’nin Tahran eyaletinda yer alan Kahrizak’taki protestolarda hayatını kaybeden kadınların kimliği belirsiz cenazeleriyle ilgili saha raporu, yalnızca bir haber değil, aynı zamanda derin bir toplumsal travmanın belgesidir. Rapora göre, Kahrizak’ta hala kimliği tespit edilememiş 50 Tahranlı protestocu kadının cenazesi bulunuyor. Raporun özellikle “protestocu kadınlar” ifadesine vurgu yapması, istatistiksel bir tesadüften ibaret değildir. Totalitarizmin egemen olduğu toplumlardaki protestolarda kadın bedeni, her zaman çatışmanın sembolik bir alanı olmuş; özgürlük, meydan okuma ve yaşamın anlamını taşıyan bir simge olarak öne çıkmış ve bu nedenle çifte şiddetin hedefi olmuştur.

Anonimlik bir tesadüf değil: Siyasi-cinsiyet tekniği

Katledilen kadınların anonimliği, onların fiziksel olarak sokaktan uzaklaştırılması ve ardından sembolik olarak kolektif hafızadan silinmesi anlamına gelir. Son protestolarda öne çıkan kadın bedeni, yalnızca bir bireye ait değildir, on yıllardır kadınların görme, duyma ve yaşama biçimlerinin kontrolüne dayanan “kurulu düzeni” bozan bir simgedir. Bu nedenle, protesto eden bir kadının ölümü sadece bireysel bir kayıp değil, aynı zamanda bedenini sessizliğe dönüştürme yönünde yapısal bir girişim olarak değerlendirilir. Bu sessizlik, kadının daha önce sokaktaki varlığıyla iktidar söyleminde bıraktığı izi örtmeyi hedefler.

“Protesto eden kadınların anonim bedenlerinden” bahsettiğimizde, burada basit bir tesadüf veya idari bir hatayla karşı karşıya değiliz. Kadın bedeninin anonimliği, bir “siyasi-cinsiyet tekniği” olarak işlev görür. Ölümden sonra bile, kadın bedeni erkek bedenine kıyasla daha sıkı kontrol ve kısıtlamaya tabi tutulur, çünkü iktidarın en çok korktuğu şeyi taşır: özgürlüğe anlam kazandırma olasılığını.

Sessizliğin zorunlu kılınması ve ailelerin susturulması

Egemen söylemde erkek bedeni, ölümde bile siyasi bir anlatıya sahiptir. Öldürülen erkeğin ailesi çoğu zaman ne pahasına olursa olsun onun adını geri alır ve bu kişi “öldürülen”, “kurban” veya “şehit” gibi kategorilere yerleştirilebilir. Ancak kadın bedeni, “ahlaki-özel” kavramlarla iç içe geçmiş olduğu için, özellikle itaatsizlik gösterdiğinde, bu imkandan mahrum bırakılır. Bir kadın katledildiğinde, siyasi anlatı bozulur ve ailesi; “itibar”, yoğun sosyal denetim, güvenlik tehditleri ve gizli toplumsal suçlama gibi baskılar altında sessizliğe zorlanır. Bu sessizlik bir tercih değil, bir “yapısal dayatma”dır.

Biyogüç: Ölümden sonra da süren denetim

Katledilen protestocu, görülmemesi, adı anılmaması ve yas tutulmaması gereken bir bedendir. Anonimlik, bu ihmalin nihai biçimidir, çünkü onun unutulması, iktidar yapısı için “daha az maliyetli” görünür. Michel Foucault’nun perspektifinden bakıldığında, yalnızca bedenlerin yaşamı değil, ölümünü de yöneten bir “biyogüç” ile karşı karşıyayız. Ölümden sonra kadın bedeni soğuk bir idari döngüye girer: kayıt, depolama ve askıya alma süreçleri uygulanır. Ancak bu idarileştirme hiçbir şekilde tarafsız değildir, kadın bedeni siyaset alanından dışlanır ve bir “vakaya” indirgenir. Bir kadının ölümü politik olarak adlandırılırsa, tüm cinsiyet düzenine meydan okur ve bu nedenle sıkı kontrol altında tutulması gerekir.

Yas tutulabilir hayatlar: Kimin ölümü kamusal?

Giorgio Agamben’e göre bu durum, insanın “saf yaşam”a indirgenmesi olarak tanımlanır. Bu bağlamda protesto eden kadının bedeni ne bir vatandaş ne bir hak sahibi ne de kamusal olarak yas tutmaya hakkı olan bir beden olarak kabul edilir. Yaşıyordu, ancak şimdi sadece bir “ceset”tir; tarihsel anlatıya girmesine izin verilmeden bir yerde tutulması gereken bir beden haline gelir. Raporun bir bölümünde şöyle deniyor: “İsimsiz beden, hayatlarımızın sayılara teslim edilmesi arasında, numaralandırılmamış kalan en önemli anlatıcıdır.” Bu cümle, derin bir tersine çevirme yaratıyor; resmi anlatıda tarafsız istatistikler ve raporlar yer alırken, bu metin isimsiz bedenin sessizliği aracılığıyla mevcut düzenin yalanını ortaya koyuyor.

Kahrizak: Devlet şiddetinin kurumsallaşmış hafızası

Kahrizak yalnızca bir coğrafi konum değil, devlet şiddetinin kurumsallaşmış hafızası ve ölüm ile siyaset arasındaki bir noktadır. Bu kadınların hala Kahrizak’ta olduğu söylendiğinde, aslında davanın kapanmadığı, ölümlerin çözülmediği ve toplumsal yasın askıda kaldığı ilan edilmiş olur. Yas tutamayan bir toplum ya patlar ya da mutlak bir uyuşukluğa gömülür.

Peki, kadın bedeni neden bu kadar tehlikeli kabul ediliyor? Çünkü kadın bedeni, özellikle protesto anlarında, arzu, ses, bakış ve kamusal alanda otoriter bir varlık taşır. Bu bedenin ölümü adlandırılıp anlatılırsa, kolektif bir talep haline gelir ve cinsel şiddet ile beden üzerindeki yapısal kontroller de dahil olmak üzere gizli şiddetleri ortaya çıkarabilir. İşte bu noktada Judith Butler’ın “yas tutulabilir hayatlar” kavramı önem kazanır: Siyasi güç, hangi hayatların kamusal yas tutmaya değer olduğunu, hangilerinin anonimleştirilip törensiz bir şekilde ortadan kaldırılabileceğini belirler. Yas tutmak, doğal bir eylem değil, siyasi-söylemsel bir kurgudur.

Bu bağlamda, özellikle toplumsal cinsiyet normlarını reddeden protestocu kadının bedeni, çoğu zaman yas çemberinin dışına itilmektedir. Ancak tam da bu isimsiz beden, yas tutma hakkından mahrum bırakıldığı için, resmi anlatıda ne inkar edilebilen ne de tamamen sindirilebilen bir “söylemsel boşluk” haline gelir.

Küresel örnekler: Kaybolan kadınların ortak kaderi

Küresel deneyimler, bu modelin tekrarlandığını göstermektedir; Latin Amerika’daki diktatörlüklerden bölgesel baskılara kadar kaybolan kadın örnekleri mevcuttur. Arjantin’de “Plaza de Mayo Anneleri” başlangıçta oğullarını ararken, daha sonra kayıp kız çocuklarının sayısının çok daha yüksek olduğu ortaya çıkmıştır. İç savaşlar ve büyük baskılar sırasında, kadınlar genellikle yalnızca “öldürülmez”, aynı zamanda “kaybolurlar”, çünkü kaybolma, anlatılamayan bir beden üzerindeki kontrolün en uç biçimlerinden biridir.

Korku, utanç ve dayatılan sessizlik

Bilinmeyen kadının bedeninin en korkunç yönü, katledilmiş olması değil, kimsenin onu aramaya cesaret edememiş olmasıdır. Bu, ailenin sevgisizliğinden değil, eve korku, topluma utanç ve kadınların hayatına dışlanma aşılayan bir düzenin işleyişinin yoğunluğundan kaynaklanmaktadır. Burada iktidar sadece bedeni öldürmekle kalmaz, önceden talep etme olasılığını da boğar. Kadının bilinmeyen bedeni, yapısal şiddetin, toplumsal yargıların ve dayatılan sessizliğin suç ortaklığının sonucudur.

Ölümde bile süren savaş: Kadın bedeni ve direniş

Sonuçta, bu sadece kadınların ölümleri meselesi değil, hangi bedenlerin kolektif hafızada kalmasına izin verildiği meselesidir. Bilinmeyen kadının bedeni, bu temel ayrımcılığa tanıklık eder. Düzeni korumak için ortadan kaldırılan bir beden, ancak tam da bu "ortadan kaldırma" ile o düzenin doğasını ortaya koyar. Ölümde bile kadın bedeni bir savaş alanı olarak kalır ve Kahrizak'taki bedenlerin direnişi, iktidarın sessizliğinin nihai yenilgisini işaret eder.