Kadınların eşit yurttaşlık kazanımı hedefte
Kadınların mücadelesiyle eşitlik maddeleri güçlenen Medeni Kanun, 100. yılına yeni düzenleme tartışmaları ve saldırı başlıklarıyla giriyor. Avukat Hülya Gülbahar müdahalelerin kadınların eşit yurttaşlık statüsünü doğrudan etkilediğini vurguluyor.
ELİF AKGÜL
Istanbul- Toplumsal hayatı düzenleyen ama en çok da kadınlara eşit yurttaş statüsü kazandıran Medeni Kanun 17 Şubat 1926’da yürürlüğe girdi. 2001 yılında kadınların mücadelesi sonucu yapılan değişiklikle “kocanın evin reisi” ifadesi kaldırıldı; eşlere evlilik birliğinde eşit söz hakkı tanındı; evlenme yaşı kadın ve erkek için 18 yaşından gün alma koşuluna bağlandı.
Aradan geçen 25 senede müftülüklere nikah kıyma yetkisinin verilmesi, kadının soyadı hakkına yönelik saldırılar, Diyanet İşleri Başkanlığı hutbeleriyle kadınların miras hakkının tartışmaya açılmaya çalışılmasıyla Medeni Kanun defaatle hedef haline getirildi.
Medeni Kanun 100. yaşına girerken, yasanın tarihsel rolü ve son dönemde gündeme gelen değişiklik tartışmaları yeniden gündemde. Nujinha’ya konuşan Avukat Hülya Gülbahar, Medeni Kanun’un laik hukuk düzeni ve eşit yurttaşlık açısından temel bir metin olduğunu söylüyor. Medeni Kanun’a yönelik tartışmaların laiklik ve eşitlik başlıklarıyla birlikte ele alınması gerektiğini dile getiren Hülya Gülbahar, “Medeni Kanun olmadan laiklik olmaz, laiklik olmadan medeni bir toplum ve aile düzeni olmaz” dedi.
Toplumu düzenleyen yasa: Medeni Kanun
“1926'da kabul edilen Medeni Kanun Türkiye'nin laik hukuk sisteminin temel kanunu, temel taşı, temel direği” diyen Hülya Gülbahar çünkü kanun bütün toplumsal hayatı düzenlediğinin altını çizdi:
“Medeni Kanun sadece aileyi değil, kadınların ve erkeklerin eşit yurttaşlar olarak toplumda yer almasını düzenliyor. O yüzden aslında sonraki toplumsal hayatı düzenleyen yasaların hepsinin mayasını yeni Medeni Kanun oluşturuyor. 1926'da düzenlenen Medeni Kanun’da 2000 yılında yürürlüğe giren yeni değişikliklerle dünyanın en güzel medeni kanunlarından birini yaratmış olduk Türkiye'de. Ama kabul edildiği günden itibaren Medeni Yasa’ya yönelik saldırılar sürdü ve son 30 yılda bu saldırılar daha da arttı ve Medeni Yasa’nın 100. yılını kutlamaya çalıştığımız 2026 yılında Medeni Yasa’ya saldırılarla laikliğe saldırıların eşzamanlı olarak artmış olması hiçbir şekilde rastlantı değil. Çünkü Medeni Yasay’la getirilen laik ve halkın egemenliğine ve yurttaşların eşitliğine dayalı toplum modeli topyekun saldırı altında. Laiklik saldırı altındaysa bilelim ki Medeni Kanun saldırı altındadır. Medeni Kanun saldırı altındaysa bilelim ki laiklik ilkesi saldırı altındadır.”
‘Medeni Yasa halkın bizzat kendisinin yasa yapabilmesi demektir’
Hülya Gülbahar, Medeni Kanun’un en önemli özelliklerinden birinin yasa yapma yöntemi olduğunu söyledi. Hukukun kaynağının halk egemenliği olduğunu belirtti. Bu ilkenin zayıflamasının Medeni Kanun’a yönelik müdahalelerle bağlantılı olduğunu ifade etti:
“Medeni Yasa’nın kadınlara ve bütün yurttaşlara getirdiği en önemli özelliği hukuku göksel birtakım otoritelere atfedilen düzenlemeler değil, halkın bizzat kendisinin yasa yapma yöntemiyle, parlamentosu eliyle yasa yapmasıdır. Egemenliği göklerden alıp bireylere ve topluma yaymasıdır. Bu çok önemli bir özellik. Mesela en büyük saldırıyı biz burada Türkiye'de parlamenter sistem konusunda görüyoruz. Neye dönüştü bizim parlamenter sistemimiz? Tek adamın kendi istediği düzenlemeleri tasdik ettirdiği bir düzene dönüştü. Gerçek anlamda yasa yapan bir parlamento olmadı. Yani, Medeni Yasa’ya saldırıların bir parçası da gerçekten halkın egemenliği meselesinin Türkiye'de artık tartışmalı hale getirilmesi.”
Eşit yurttaşlığın koşulu olarak Medeni Kanun
Hülya Gülbahar, Medeni Kanun’un tüm toplumsal yaşamı eşit yurttaşlık temeli üzerine kurduğunu ifade etti. Dini hukuktan laik ve evrensel hukuka geçişin bu yasa ile mümkün olduğunu söyleyen Hülya Gülbahar, yasanın değiştirilebilir olmasının kadın hareketi açısından belirleyici olduğunu vurguladı:
“İkinci nokta, bütün bir hayatı, siyasi hayat da dahil olmak üzere, eşit yurttaşlar temeli üzerinde kuran bir yapısı var Medeni Yasa’nın. Yani miras hakkı, evlenme hakkı, yurttaş olarak hukuki işlem yapabilme hakkı. Hani aile hukuku dışında hakları da eşitlik üzerine kuran ve dini hukuktan laik, çağdaş, evrensel hukuka çeviren ve dolayısıyla insanların değiştirebildiği bir düzen. O yüzden biz erkeğin reisliğini 2000 yılında Medeni Yasa’dan kaldırabildik. Çünkü değiştirebiliriz. Eğer kutsal bir metin olsaydı, değiştiremezdik. Değiştirilmesini teklif dahi edemezdik. Türkiye kadın hareketi de Medeni Yasa’daki reislik maddesine çok ciddi bir şekilde müdahale edip değiştirdi. Bu sayede değiştirebiliyoruz. Güne uyarlayabiliyoruz. İhtiyaçlarımıza göre dönüştürebiliyoruz. Bu çok önemli bir şey. Orada donmuş bir kalıp değil, değiştirilebilen bir kalıp.”
Medeni Kanun’a saldırılar
Hülya Gülbahar, kadın hakları ve eşitlik tartışmalarında 2010 sonrasını kritik bir dönemeç olarak değerlendirdi. Bu dönemde dönemin başbakanı Recep Tayyip Erdoğan’ın açıklamalarının ve atılan adımların kadın-erkek eşitliği alanında yeni bir sürecin başlangıcı olduğunu söyleyen Hülya Gülbahar, kadın hareketinin mücadeleyle bu saldırıların önüne geçebildiğini vurguladı:
“Türkiye'de 2010 yılından sonra, yani Dolmabahçe'de, kadın STK'larıyla Başbakan Erdoğan'ın yaptığı toplantıdan sonra, orada ‘Ben zaten kadın-erkek eşitliğine inanmıyorum’ deklarasyonu yapılmıştı. O tarihten sonraki adımlar Türkiye açısından çok hızlandı. 2010 yılına kadar parça parça kadın haklarına yönelik saldırılar oluyordu. Ama topyekun kadın-erkek eşitsizliğinin inşa edilmesi süreci 2010 yılından sonra başladı. Ajanda zorunlu kıldığı için 6284 ve İstanbul Sözleşmesi süreçleri ilerlediği için çıktı, ama onun intikamı da kürtaj kampanyasıyla alındı. Kürtaj yasaklanmak istendi. Rövanşını almak istediler. Çünkü 6284 daha yapılırken kabul edilmeyen bir kanundu. O yüzden şu anda uygulanmıyor bu kanun. 2010 sonrası hızlanan eşitsizlik sürecinde Medeni Kanun her zaman hedefti. Ama kadın hareketinin mücadelesi sonucunda ertelendi. Medeni Yasa’nın değişikliği konusunu EŞİK kurulduğundan beri bugüne kadar ertelettik. Yoksa boşanmaların hızlandırılması dahil olmak üzere iktidarın çekmecesinde nafakanın süreye bağlanması da dahil olmak üzere çeşit çeşit taslaklar var. Gündemdeki duruma göre bunu piyasaya sürmeye hazırlanıyorlar. Ve şu anda da 12. Yargı Paketi’yle biz Medeni Yasa’yla ilgili hükümlerin gelmesini bekliyoruz ama 5. paketten beri ertelettik biz bunu. Türkiye kadın hareketinin gücü sayesinde ertelendi.”
‘2026 yılında biz neden boşanan kadının yoksulluk nafakasını tartışıyoruz?’
Hülya Gülbahar, nafaka, arabuluculuk ve hızlı boşanma tartışmalarına dikkat çekti; aile arabuluculuğu gibi uygulamaların da bağımsız mahkemelerin dışına çıkma riski taşıdığını belirtti:
“2026 yılında biz neden boşanan kadının yoksulluk nafakasını tartışıyoruz? Neden çocuğun iştirak nafakasını tartışıyoruz? Neden aile arabuluculuğunu tartışıyoruz? Tam da bu yüzden aile arabuluculuğu şimdilik avukatlar ve benzeri tarafsız görünebilecek kişilere yönlendirilen, ama bir sonraki adımda kadılık sistemine doğru evrilebilecek, bağımsız mahkemelerin dışında hukuk ve adalet arayışını getiren bir sistem. Eşitsizler arasında güç eşitsizliği olan yerde patrona karşı işçiyi, erkeğe karşı kadını, yetişkine karşı çocuğu ezebilecek bir sistem.”
‘Hızlı boşanma erkekler için ‘boş ol sistemi’ demek’
2026’da tartıştığımız bir konu da “hızlı boşanma” diyen Hülya Gülbahar şu uyarılarda bulundu:
“Hızlı boşanma Türkiye koşullarında erkekler için tek taraflı ‘boş ol sistemi’ demek. Çünkü dilekçe üzerine boşanılacak. Nafaka dahil, bütün haklar daha sonra tartışılacak. Orada boşanma gerçekleştiği anda, aile konutu genellikle erkekler üzerine kayıtlı olduğu için, nafakalarının ne olduğu belli olmadan bir hafta içinde kadınlar ve çocuklar kendilerini sokakta bulacaklar. Onun için hızlı boşanma tuzağına kimsenin düşmemesi gerekiyor. Yani şu anda Medeni Yasa, Medeni Hukuk’ta değişiklik tartışmaları, hem hukuku daha dini esaslar üzerine oturtulması ve daha ataerkil, erkeğin ailenin reisi olduğu bir yapının oturtulması için hem de bağımsız hukuk mekanizmalarının dışına çıkarılması için müftü nikahı gibi iki ayaklı bir saldırıyla karşı karşıyayız. Bu aynı zamanda laik hukuk sistemine yönelik ciddi bir saldırıdır ve 2026 yılında Medeni Kanun'un 100. yılına bunun denk gelmesi hiç rastlantı değil. 1926 tarihli Medeni Kanun’un rövanşını bu yıl almak istiyorlar. O yüzden laiklik isteyen aydınlara, sanatçılara yönelik dava açmak istiyorlar. Bu saldırıların hepsi birbirine bağlı. Medeni Yasa’ya saldırı, laik sisteme saldırı içe geçen bir şey. İkisini birlikte gözlemek gerekiyor. Medeni Yasa olmadan laiklik olmaz. Laiklik olmadan medeni bir toplum ve aile düzeni olmaz.”
Medeni Kanun’un altını oyan düzenleme: Müftü nikahı
Müftü nikahı düzenlemesini laik hukuk sistemi açısından bir kırılma olarak değerlendiren Hülya Gülbahar, bu tür düzenlemelerin çok hukukluluğa kapı aralayabileceğini söyledi. Laik hukuk ilkesinin eşit yurttaşlık açısından vazgeçilmez olduğunu vurguladı:
“En çok saldırı altında olan konulardan bir tanesi. Neden 2017 yılında müftü nikahı getirildi? Tam da bu yüzden. Yani bu medeni hakları kullanmayı dini bir mekanizmaya bağlama girişimidir. Küçük bir adım değil, dev bir adımdı. Laik hukuk yargı sisteminden dini hukuk sistemine geçiştir. Bir ülkede tek hukuk olur. Tek hukuk da laik hukuk olmak zorunda. Çok hukukluluğa kapı aralayacak düzenlemeleri din ve inanç özgürlüğüyle karıştırmamak gerekiyor. Laik hukukun en önemli yanı dil, din, ırk, cinsiyet, cinsel yönelim ve cinsiyet kimliği ayrımı yapmaksızın bütün yurttaşları yasalar önünde ve fiili uygulamalarda eşit pozisyonda tutmaktır. Bu yapıyı çözen ve birtakım cemaatlere ve inançlara kendi hukukunu uygulama hakkı verirseniz, eşit yurttaşlığı ortadan kaldırırsınız.”